Her şiir şairinin ayak sesidir. O ses el yordamıyla da olsa sizi şairine götürür. İyi şiir şairinden söz ettirendir. Şiirinden söz eden şairden çok şairinden söz ettiren şiir makbuldür. Sözcüklerle resim çizmektir şiir. Öyle bir resimdir ki o, kokuyu da hissederseniz renk ve ahengi de. Kuram yükü ve eylem yorgunluğu sinmemiş şiirlerde bu duyguyu hissetmek zordur.
Şiirden şaire ulaşma yolu, şairden şiire varış yolundan daha kısa ve kolaydır diye düşünenlerdenim. Amacım şiir ile şahsiyet arasındaki ilintiyi irdelemekten çok şiir-şair ilişkisinin mürettep/dizili metinlere etkisinin belirleyici konumuna dikkat çekmek. Şair mi şiirden doğar, şiir mi şairden doğar sorusunun cevabına ulaşmak adına usul-vusul hiyerarşisini tartışmaya açmak değil niyetim.
Haddini bilen şair olamaz demekle şair haddini bilendir iddiası arasında sıkışıp kalmak mıdır şairlik? Şiir bir karakter meselesidir. Şiirin akışı ve karakteristiği şairin ruh dünyasını yansıtır. Irmağın akışı coğrafya ile ne kadar ilgili ise şiirin akışı da şairinin karakter yapısı ile o kadar ilgilidir.
Şiir durağan değildir ama her yatağın da ırmağı değildir. Irmağına ve yatağına yabancı bir şiir köksüzdür. Değişim güzeldir ama her değişimin tedavülde bir karşılığı yoktur. Şiirdeki değişim, şairdeki dönüşümün tam karşılığı olmamakla birlikte şairdeki eş güdümlü düşünsel dalgalanmaların şiirine yansıması yadsınamaz.
Sezai Karakoç’tan devrimci şair, İsmet Özel’den derviş şair çıkaramazsınız. Karakoç’ta devrimcilik, Özel’de dervişlik yoktur demiyorum ama öne çıkan belirgin vasıfları bu değildir. Karakoç şiiri içe dönüktür, uhrevidir, dervişanedir, dervişçedir. Özel şiiri ise devrimcidir, dünyevidir, dışa dönüktür. Protest bir şiirdir, onun Münacat’ı bile bu özelliğinden payını fazlasıyla alır.
“Bu yaşa erdirdin beni, gençtim almadın canımı
ölmedim genç olarak”
Bazen şiir şaire çağırır sizi, bazen şair şiire. Şairin karakter kodlarını; kullandığı imgelerin kıta sahanlığında, tercih ettiği metaforların gölgesinde, hizaya dizdiği dizelerinin izleğinde bulabilirsiniz. Bahse konu şiirin devamındaki şu dizeler, İsmet Özel’in seciye atlasının merkez noktasına bizi doğrudan götürür. İç sesi, bıçkın derviş-bıkkın devrimci değer aralığında seyreden şair özenle seçtiği mantık önermeleri ile de bunu dizelerine yansıtır.
“Hata yapmak
fırsatını Adem’e veren sendin
bilmedim onun talihinden ne kadar düştü bana”
Yine aynı şiirin final dizelerinde, münacat formunun sınırları zorlanarak şairine dair filtresiz bir portrenin yumuşak dokunuşlardan uzak kavislerle örgülendiğine tanık oluruz. Özellikle şu dizeler, geleneksel yakarış ruhunun tercih edilen izlekte daha doğrudan taleplere dönüştüğünün kanıtıdır.
“Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana yarabbi
taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbelalemin
tütmesi gereken ocak nerde?”
Sezai Karakoç; “Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim/Af dilemeye geldim affa layık olmasam da/Uzatma dünya sürgünümü benim” dizeleri ile vurur okuyucuyu münacat formundaki Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine adlı şiirinde.
“Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim”
Vatanını özleyen düzensiz göçmen gibidir o. İpeği, yumuşaklığı, bağışlamayı ve merhameti aynı dizenin gurbet ocağında pişiren şair; sevgiliye visali önceler, dünyada oluşunu sevgiliye ittisalin manisi, ondan fasl ve infisali ise sebebi olarak görür. Şair paltosu omuzlarındayken bile ona derviş hırkasını giydiren de bu derviş meşrepliktir.
“Verilmemiş hesapların korkusuyla
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim”
Kalemi elinde iken sırtındaki libâs-ı murakkası onun üniformasıdır. Süleyman peygamberin asasına yaslandığı gibi o da şiire ve kelimelere yaslanırken biricik müttekası kalemidir. Mukaddes vadi Tuva’daki yalvaç gibi bir emre istinaden asasını atan, nalınlarını çıkaran bir mahcubiyet müzesidir o. Pişmanlıklar galerisinin anahtarını boynuna asıp ‘umut’ gemisiyle ‘korku’ dağlarını aşmanın endişesini taşır.
“Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili”
Cahit Zarifoğlu için dervişlikle devrimciliğin karışımı bir şairdir diyebiliriz. Hibrit şair demek istemiyorum onun yerine melez kelimesini kullanmak istiyorum. Zarifoğlu bazı şiirlerinde içe dönük bazı şiirlerinde ise dışa dönük yanını öne çıkarır. Yani onu hem devrimci hem de derviş şair olarak tanımlayabilirim. Devrimci yanının derviş yanına baskın olduğunu söylemek ne denli zorsa, derviş yanının devrimci yanına başat olduğunu söylemek de o kadar zordur. Ama ben onu dervişliğe daha yakın bulanlardanım. Yorgun bedenine, derviş abasının devrimci paltosundan daha çok yakıştığını düşünenlerdenim.
“Seçkin bir kimse değilim
İsmimin baş harfleri acz tutuyor
Bağışlamanı dilerim”
Bu dizelerle başlar Sultan şiiri. Dervişliğin buram buram tüttüğü, derviş abasının içten içe yandığı bir yakarıştır bu şiir. İliklerinden kimliğine uzanan bu içkinlik, isminin baş harflerinde yerini aşkınlığa bırakır. Acz onda aşktan daha büyük bir aşktır. Kısaca Zarifoğlu, çoktan ‘abayı yakmıştır’ yakılacak olana. Aczin, kimliğine ve şiirine yapışıp kaldığı bir şaire de ‘ince yeşil ipekten’ yapılma sündüs derviş kumaşı yakışırdı.
“Hayat bir boş rüyaymış
Geçen ibadetler özürlü
Eski günahlar dipdiri
Seçkin bir kimse değilim
İsmimin baş harflerinde kimliğim
Bağışlanmamı dilerim”
Derviş söylemi örgülü dizelerin ardından devrimci ruh yansımalarının hâkim olduğu dizeler onu ‘Derviş Karakoç’ ırmağının çekim alanından uzaklaştırıp ‘Devrimci Özel’ ikliminin sarp yamaçlarına taşır.
“Sana zorsa yanmaya razıyım
Kolaysa affı esirgeme”
Devrimci nöbetini hızlandırılmış ve yoğunlaştırılmış eğitimle tamamlayan Zarifoğlu, devrimciliğin gurbet semalarından göçmen kuşlara özenerek asıl vatanı olan dervişliğin sılasına kesin dönüş yapar.
“Hayat boş geçti
Geri kalan korkulu
Her adımım dolu olsa
İşe yaramaz katında
Biliyorum
Bağışlanmamı diliyorum”
Karakoç’u mütevekkil bir derviş diye tanımlarken, Özel’i steril bir devrimci,
Zarifoğlu’nu ise suzidil bir mümin olarak adlandırabiliriz.
Netice itibarıyla; İsmet Özel, Sezai Karakoç ve A. Cahit Zarifoğlu aynı şehrin/medeniyetin –aynı mahallenin demiyorum farklı anlamlar içerir endişesi ile- çocuklarıdır. Şiir şehrinin sanat sokağında büyümüş, biri derviş biri devrimci biri melez şairleridir onlar. Bu sınıflandırma nihai bir söylem, mutlak kesinlik ve esnetilemeyen bir yargı niteliği taşımaz. Buna karşın ‘üç şair üç şiir’ bağlamında genel hatlarıyla karakter tahliline minik de olsa bir katkı sağlar.
