Bizimle İletişime Geçin

Sinema

Akkad’ın “Çağrı’sı” Devam Ediyor

19 Yaşında Halep’ten başlayan yolculuk yüzbinlerce Müslümanın ihtidasına vesile olan, Hz. Peygamberin mesajını çağın imkânları ile Dünya’ya yeniden duyuran, muvaffak bir yönetmen olarak yine Halep’te son buldu. Sinemanın önemini ve gücünü Müslümanlara her fırsatta hatırlatan Akkad’ın başlayamadığı projeleri genç kuşak sinemacılara bir vasiyet olarak kalmıştır.

EKLENDİ

:

Akkad’ın hayatını bir film ile anlatacak olsaydık nasıl başlardı film?

19 Yaşında Halep Havaalanında Hollywood’a gitmek üzere yola çıkan bir gencin babasıyla vedalaşması, babasının bir cebine para, bir cebine Kuran-ı Kerim koyması ile başlayan açılış sahnesi…

Ve baş yapıtı “Çağrı”nın açılış sahnesinde İslam’ın mesajının tüm Dünyaya yayılmasını temsilen üç atlının farklı yöne gitmesi gibi, yaptığı işlerin de kıtalar ve zamanlar aşmasını; Çağrı’nın o sahnesi ile ilişkilendirerek yaptığı film ile hayat hikâyesini birleştirdiğimiz bir final sahnesi…

Ya da…

Mağribin kum taneleri ile bizlere çöllerin eşsiz hikâyelerini anlatan bu şahsı, yine kum tanelerinin gökyüzüne doğru dağılışı ile kubbemizde bıraktığı hoş sadâyı şiirsel bir dille ifade edebileceğimiz bir sahne ile de başlayabilir.

Mustafa Akkad, İslam Dünyasının yetiştirdiği öncü sinemacı. Hasan Bin Sabit’in izinde hakikati çağın imkânları ile sanatla buluşturan usta yönetmen. Antepli anne ve Halepli babanın evladı olarak Halep’te 1 Temmuz 1930 yılında dünyaya geldi. İlkokul ve ortaokulu Halep’de  okudu. Çocukluğunda gezici sinemalar sayesinde sinema ile tanıştı. Genç yaşta okulda katıldığı tiyatro faaliyetleri ile de oyunculuktan ne kadar keyif aldığını keşfetti.

“Ben Halepli bir gümrük memurunun oğluyum. Babam birçok çocuğu aynı anda büyütmeye çalışan yoksul ve son derece namuslu bir adamdı. Babama sinemacı olmak istediğimi ve bunun için Hollywood’a gitmek istediğimi söyledim. 1940’ların Halebinde benim yaşadığım küçücük bir kasabada bu,  şakadan farklı bir istek değildi. Müslüman bir Arap’ın Hollywood’a gitmesi ve zincirlerini kırıp söz sahibi olması hayal bile edilemezdi. Babam beni ciddiyetle dinledi özlemlerime engel olmaya hiç kalkışmadan beni yüreklendirdi.”

Babası, Mustafa Akkad’ı  Halep’ten Los Angeles’a uğurlarken cebine 200 dolar harçlık koyar ve bir de eline ona rehber olması için  Kur’an-ı Kerim verir. “Hollywood davam bu veda anıyla başlamıştır. Onun ileri görüşlülüğünü ve ideallerime karşı verdiği içten desteği hayatım boyunca hiç unutmadım.” der.

Amerika’ya gelen Akkad Dünya’nın en prestijli sinema okulu olan, Kaliforniya Üniversitesi’nde tiyatro eğitimi alır, akabinde USC’de tiyatro lisansını tamamlar.  Akkad USC’de hayatını tamamen değiştirecek olan Kızılderili asıllı yönetmen Sam Peckinpah ile tanışır. ABD’nin ötekisi olan Sam Peckinpah ve Dünyanın ötekisi olan Akkad birlikte yola koyulurlar. Peckinpah onu Hollywood’daki film yapımcıları ile tanıştırır ve onun Amerika’da ki yol göstericisi olur. Akkad, uzun yıllar CBS televizyonunda çalışır. Yaptığı film ve belgeseller ile Lübnan’da Londra ve Hollywood’da ofis açarak kendi film şirketini kurar.

Hayallerini gerçekleştirmenin ve içindeki “Çağrı”ya cevap vermenin zamanı gelmişti. . .

Akkad’ın hayali, İslam’ı ve Hz. Peygamber’i anlatan, biçim ve içerik bakımından Dünya çapında bir film yapmaktır. “Her şey çocuğum doğduğunda başladı. Kafamda şöyle bir fikir oluştu: ‘Çocuklarıma dinlerini nasıl öğreteceğim?’ Ve o zaman kendi sorumluluğumu hatırladım. İşte Çağrı projesi böyle ortaya çıktı. Hem kendi çocuklarımın hem de başka çocukların geleceği için yaptım Çağrı’yı.”  Akkad’ı babasına verdiği söz ve sorumlu bir baba olarak da endişeleri, Çağrı filmini çekmeye yönlendirmişti.

“Herkes beni Amerikan sinemasının yaptığı türden İslam ülkelerinde gişesi garanti olacak destansı bir tarihsel filmi çeker gibi görürken, ben ise bilincimin arka planında bu film üzerinden dinime karşı çok önemli bir borcu ödeyebileceğimi tasarlıyordum. 750 milyon insanın bağlısı olduğu bu yüce din Batı’da o kadar kötü ve yanlış tanınıyordu ki bu negatif bakış açısını dürüst ve etkili bir filmle kırmayı kendime öncelikli bir görev edindim. Batılılar İslam’ın ne denli şefkatli bir din olduğunu mutlaka anlamalıydılar. Nitekim “Çağrı” bu misyona yıllarca hizmet etti.”

Filmin Hikâyesi

İslam’ın özünü, ilkelerini Hz. Peygamberin hayatı üzerinden anlatmayı hedeflediği bu filmi çekerken yine İslam’ın temel ilkelerine riayet edilmesi gerekiyordu: İşi ehline vermek, işi ihsan ile yapmak…

Akkad, Filmin müziğinin bestelenmesinden oyuncuların seçimine kadar her konuda çok itina gösterdi. Teknik ekibini oluşturmak için de Dünyanın en iyilerini bir araya getirmişti.

Filmin senaryosu İslam Dünyasından birçok insanın katkılarıyla Tevfik el Hâkim ile Katolik İrlandalı ünlü senarist Harry Craig birlikte yazdı, fetva almak üzere Ezher ulemasına gönderildi. Ezher – Hz. Peygamberin canlandırılması ile ilgili fetva verecek olsa bile- Akkad bunu istemiyordu. Hz. Peygamberin görüntüsünün kullanılması, izleyicinin muhayyilesini sınırlandırabilirdi.

Bu noktada Akkad, İslam sanat geleneğine sadık kalmıştı. Mücerret bir Allah inancına sahip olan İslam’ın sanat anlayışı da asırlardır mücerret şekillerle kendini göstermişti. Müslüman sanatkârlar, fazla tabiatçı ve realist bir sanat anlayışının Müslüman hislerini ve zevklerini dile getirmede yetersiz kalacağını düşünüyorlardı. Sinema gibi nev-zuhur  bir görsel sanatın, soyut bir sanat anlayışına sahip bir gelenekle buluşturan Akkad,  özgün ve öncü bir sinema dili oluşturmuştu.

Filmin Müzikleri

Dinleyiciyi asırlar öncesine taşıyan, kum taneleri üzerinde yürüyormuş hissi veren o efsanevi müziğin bestecisi Maurice Jarre idi. Akkad, Jarre’a teklif götürünce Jarre şu şartlarla kabul etti: “Çölün atmosferini ruhumun derinliklerinde hissetmeden tek bir nota bile yazamam. Benden başka hiç kimsenin olmayacağı, son derece sessiz bir mekân ayarlanmasını istiyorum” dedi. 2 ay boyunca çölde yaşayan Jarre, İslam Tarihi ile ilgili eserler de okudu.

Maurice Jarre üç Oscar ödülünün sahibi, Doktor Jivago (1965) , Ghost(1990) filmlerinin unutulmaz müziklerinin de bestecisidir.

“The Message/Çağrı” albümünün müzikleri İngiliz Filarmoni Orkestrası tarafından icra edildi.

Jarre “Çağrı” tecrübesi ile alakalı şunları söylemişti:  “İslam dininde Hz. Peygamberin resmedilmesi yasak olduğu için, O’nu ortaya koyacak müzik de onu saygın bir şekilde anlatmalıydı. Ben hayatımdaki en güzel müziği yaptım.”

Oyuncular

Akkad, Çağrı filmi için çok iddialı bir oyuncu kadrosu oluşturmuştu. Bu kadrodan en dikkat çeken isim hiç şüphesiz Hz. Hamza rolünü canlandıracak olan Anthony Quinn idi. Quinn gibi bir oyuncunun İslam’ı konu alan bir filmde rol alması, filmin Dünya çapında ses getirmesine de katkı sağlayacaktı.

Hz. Hamza rolü ile olağanüstü bir performans sergileyen Anthony Quinn, John Berger’in Görme Biçimleri kitabında anlatıldığı gibi imgenin gerçeğin önüne geçmesi meselesinin iyi bir örneğini teşkil etmişti.

Çağrı’yı sinema tarihinde farklı kılan özelliklerden biri de aynı anda, aynı sette, ayrı oyuncularla farklı bir film çekiliyor olması idi.  Batı dünyasına ve Arap dünyasına sunulmak üzere Çağrı, iki farklı oyuncu grubu ve küçük senaryo farklılıkları setteki yerini almıştı. Uluslararası pazar için uluslararası oyuncular, Arap dünyası için Arap dünyasının saygın oyuncuları ile eş zamanlı çekimler yapıldı. İngilizce yapılan çekimlerde Hz. Meryem ile ilgili ayetlerin ve yaklaşımların yer alması Akkad’ın, tüm Dünyaya nüfuz edebilmek için gösterdiği çabanın bir tezahürü idi.

Tüm Zorluklara Rağmen…

Tüm bu hazırlıklar ve emekler ciddi bir bütçe gerektiriyordu. Gerekli maddi desteği bulabilmek adına Akkad, beş yıl boyunca ülke ülke gezdi. Sonunda Suudi Arabistan devleti filme destek vermeyi kabul etti. 1970’lerin ilk yarısında 28 ülkeden 1000’e yakın oyuncu ile Çağrı filminin çekimlerine Fas çöllerinde başlandı.

Dönemin Mekke ve Medine’sine benzetilen setlerin kurulumu, 500’e yakın işçi ile aylarca sürdü. Çağrı filminin henüz 15 dakikalık kısmı çekilmişti ki Suudi Arabistan tüm desteğini çekti. Akkad, yaşanan bu üzücü hadiselerden yılmayıp filmin finanse edilmesi için Libya Lideri Muammer Kaddafi’nin kapısını çaldı.

“İslam garip geldi, gariplerin içinde büyüdü bizim de başımıza gelenler çok garip. Bizi daha çok garip bırakmayın bize destek olun.” diyerek Hz. Peygamberin İslam’ın ilk döneminde yaşadığı zorluklar ile filmin serüvenini birbirine benzetmişti. Çekilen 15 dakikalık bölümünü Kaddafi’ye izletti ve “Çağrı filmini ben çekemezsem kimse çekemez, Müslüman olarak Hollywood’da bir tek ben varım.” dedi. Kendinden emin duruşu ile Kaddafi’yi ikna etmeyi başaran Akkad, film ekibini çekimlere kaldıkları yerden devam etmek üzere Libya’ya getirdi.

Çağrı İzleyici ile Buluşuyor

Çağrı filminin çekimleri 1976 yılında başarı ile sona erdi ve filmin Batı ülkelerinde 1977 yılında seyirci ile buluşturulması planlandı. Ancak filmden tek bir kare bile izlemeyen bir topluluk “Hz. Muhammed’in filmde bir oyuncu tarafından canlandırıldığı” gerekçesi ile Washington’da bir sinema salonunu işgal etti.

Akkad, El-Ezher üniversitesinden aldığı onay fetvası ile filmi Chicago’da gösterdi. Söz konusu fetva aynı zamanda filmin giriş jeneriğinde de gösterildi.

Çağrı, nihayet 1979 Kasım’ında Mimar Sinan Üniversitesi Sinema-TV Merkezi’nde Mustafa Akkad’ın katılımıyla Türkiye’deki ilk gösterimini gerçekleştirir. Film Türkiye’de büyük bir ilgiyle karşılanır ve 1 yılı aşkın süre gösterimde kalır.

Çağrı’nın Önemi

Çağrı, görsel bir siyer anlatısıdır. Bugün Hz. Peygamber dönemine dair bir şey düşündüğümüzde zihnimiz, Çağrı filminin platosunda gezinir. Filmin her bir detayı muhayyilemizin ortak paydasını oluşturur.

Başrolü görünmeyen bir film, sinema tarihi için çok özgün bir anlatım biçimidir. Hz. Peygamberin varlığının duyumla hissettirildiği filmde O; görünmez, konuşmaz fakat  bakış açısı izleyiciye her sahnede hissettirilir. Yüzü görülmeyen bir kişiye karşı seyircinin ilgisi,  Hz. Peygamberin ilkelerine yoğunlaşır ve varlığının hissiyatla duyurulması daha mutmain edici bir sonuç verir.

Film baştan aşağı epik bir formla çekilmiş olsa da seyirci tarafından lirik bir hissiyatla izlenmiştir. Yusuf Kaplan’a göre, Akkad’ın benimsediği estetik dil, epik bir film çekme hikâyesi, bütün bir Holywood’un konvansiyonlarını, kodlarını ve putlarını yıkmaktadır. Filmin bütünlüğü epik ile yakalanmış, derinliği ise o epiğin gizlediği şiirsellikle verilmiş ve form, anlamın önüne geçmemiştir.

Filmi birçok kez seyredenlerde, yaşam tecrübesinin genişlemesiyle her seferinde farklı karelerde izleyicilerin dikkatlerinin artması çok katmanlı bir senaryonun başarılı bir şekilde beyaz perdeye aktarıldığını göstermektedir.

Çağrı filmi yüzlerce insanın Müslüman olmasına vesile oldu. Özellikle Amerika’da filmi izleyen siyahiler arasında Müslümanlık hızla yayılmaya başlamıştı.

2003 yılında Irak’ın işgali sırasında Amerikan Deniz Piyadelerini Irak’a gönderen Pentagon, Çağrı Filmi DVD’lerinden 20 bin adet satın almış askerlerin seyretmesini sağlamıştır.  İslam’ı anlamak ve askerlerin nasıl bir ülkeye gittiklerini anlatmak için Çağrı’yı referans olarak görmüşlerdir.

Çağrı’dan Sonra

Çağrı’dan sonra Akkad,  Hollywood’a döner ve “Hallowen – Cadılar Bayramı” serisinin yapımcılığını filmografisine ekler. Akkad’ın Hollywood’daki bilinirliği bu seri sayesindedir.  Hollywood camiası Mustafa Akkad’a  “Cadılar Bayramı filmlerinin büyükbabası” lakabını vermiştir. Hallowen serisi kan ya da özel korku efektleri kullanmadan, sadece insanın ruhundaki şüphelerle oluşan korkuları ele alan filmlerdir.

Akkad, Çağrı filmini çektikten 6 yıl sonra Muammer Kaddafi’nin daveti üzerine Libya’ya gelir. Ve yine Kaddafi’nin desteği ile Libya’nın Şanlı Kahramanı Ömer Muhtar’ı, işgalci İtalyanlara karşı direnişini konu alan Çöl Aslanı: Ömer Muhtar filmini çeker. Mustafa Akkad, “Sinemanın tüm imkânlarını ve estetiğini kullandığım filmim Ömer Muhtar’dır.” demiştir.

Mustafa Akkad’ın çekmeyi planladığı, hayallerini süsleyen 3 büyük proje vardır. Bu projeler İstanbul’un Fethi, Selahaddin Eyyubi’nin Hayatı ve Endülüs’tür. Akkad, özellikle İstanbul’un Fethi filmine maddi destek bulabilme adına iki kez İstanbul’u ziyaret etmiştir. İstanbul’a Dünya çapında bir stüdyo kurulmasını ve bu platonun İstanbul’un tanıtımında kullanılmasını teklif etmiş fakat aradığı desteği bulamamıştır.

Selahattin Eyyubi filmi de O’nun için çok önemli bir projedir. “Selahattin Eyyubi İslam’ın öngördüğü cesaret, dürüstlük, adaletin önemli bir portresidir. Bugünlerde İslam, dünya kamuoyuna terörizmin kaynağı olan bir din olarak sunuluyor. Eğer Dünya tarihinde her anı terörizm ile bezeli bir din savaşı arayacak isek, bu savaş haçlıların masumlara yaptıklarıdır. Peki biz Müslümanlar, Haçlı Savaşlarına ganimet için katılan bir grup serüvenci nedeniyle, bütün Hristiyan dünyasını lanetliyor muyuz? Hristiyanlığa terör dini olarak mı bakıyoruz? Hayır. Selahattin Eyyubi filminin temel mesajı da bu olacaktır.” demiştir.

Kudüs ve İstanbul; İslam’ın bu iki büyük şehrinin hikâyesi Mustafa Akkad’ın kadrajından beyaz perdeye aktarıldığı zaman Dünya’ya etkisi nasıl olacaktı? Bu sorunun cevabı Akkad’ın şehadetinde gizli. Akkad, kızı Rima ile bir akrabasının düğününe katılmak üzere Ürdün’e gittiği sırada 9 Kasım 2005’te konakladıkları otelin lobisinde beklerken otel, bombalı saldırıya uğradı. Akkad ağır yaralı bir hâlde hastaneye kaldırıldı ve 2 gün sonra da vefat etti. AKKAD’ın naaşı memleketi Halep’te toprağa verildi.

19 Yaşında Halep’ten başlayan yolculuk yüzbinlerce Müslümanın ihtidasına vesile olan, Hz. Peygamberin mesajını çağın imkânları ile Dünya’ya yeniden duyuran, muvaffak bir yönetmen olarak yine Halep’te son buldu. Sinemanın önemini ve gücünü Müslümanlara her fırsatta hatırlatan Akkad’ın başlayamadığı projeleri genç kuşak sinemacılara bir vasiyet olarak kalmıştır.

Okumaya Devam Et...

Sinema

Dersu Uzala Filmi Etrafında: Tekno-Kapital İnsan ve Doğadaki Doğal İnsanı Yeniden Düşünmek

Dersu Uzala’nın her şeyin ruhunun olduğunu söylemesi değil, anlamlandırma çabasıydı önemli olan. Anlama ve anlamlandırma en çok sade ve kendiliğinden gelen bir iç ses gibi pazarlıksız olunca harita ruhun haritasına dönüştü Arseniev karakterinde. Bu seyirci filmi seyredenlerdi aynı zamanda. Dönüşümü ateşleyen olaylar yaşantılar örgüsüne takılanlar patika yolda otoban aradılar. Kaybolanlar hissetti.

EKLENDİ

:

Çatışma içimizde başlar. Doğadan yalıtılmış ortamlardan doğaya yapılan her seyir başka bir psikolojik haraketliliğe sebep olabilir. Karşılaşma kaçınılmazdır. Düşünen bir zihin, hala duyarlılığını yitirmemiş her kalp için doğa ya tedavi edici olur ya da hastalıkları arttırıcı olur. Dersu Uzala gibi bir bilge ile karşılaşılmışsa bu çoğunlukla tedavi edici bir sürece dönüşebilir.  Tüm dünyayı hatta tüm evreni hesaplamak, haritalamak ve böylece her şeyi kendi tekno-kapital dünyamız için daha kullanılmaya elverişli hale getirmek isteyebiliriz. Fakat bunu ruhunun derinliklerinde doğanın ritmini metafizik gerilimiyle rezonansa girerek yaşayan biri değiştirebilir. İç doğanın dış doğaya verdiği anlamlar dışımızdaki dünyanın etkileşiminde yanlış bir yola sapmış olabilir. Dış dünya tamamiyle yapay, sentetik ve doğayla uyumsuz bir formata girmişse insanın iç dünyasınının oluşumunda parazit etkiler yapabilir. Hatta bu parazitler yıkıcı bir etki ile hastalığa dönüşebilir.

İnsan tahayyülünün beton bir çerçevede buzullaşıp metalleşmesi karşısında filmdeki eşsiz sahneleriyle ormanın içinde tüm yüklerinden fazlalıklarından arındırması Dersu Uzala filmini seyredilir kılmaya değer. Hangi dolayımlara dolanıp zihnimizdeki hangi şartlanmışlıklara takılıp kalmışsak da sürekli yanan bir mumun alevinde eriyip gidebilecek bir aysbergin hiçbir şansının da olmayacağını unutmamamız gerektiğini kanıtlar niteliktedir bu film. M. Haneke’nin buzullaşma üçlemesinin buzları da eriyebilir. Bu doğal sürekliliğe ne dayanabilir?

İnsan ruhunun otobana değil patika yollara daha uygun olduğunu belirten bilge mimar Turgut Cansever’i hatırladım film boyunca. Köşeli, düz ya da geometrik modern (çoğu zaman da bu modernleşmeyi de başaramamış) mimarinin içinden hayal perdemiz sinemanın ekranında yansıyan çelişkili ruh halimizi patikalaştırdı film. Bir otobana çıkıp son sürat beklentisi içine gimek yerine sahneyi durdurup  bir kenarda doğayı temaşa etmek isteği doğduğunda mumun alevi yandı. Seyirlik ne kaldıysa o bile yeterdi. Nerdeyse kendiliğinden yanan ışık gibi bir anafordu bu.

Dersu Uzala’nın her şeyin ruhunun olduğunu söylemesi değil, anlamlandırma çabasıydı önemli olan. Anlama ve anlamlandırma en çok sade ve kendiliğinden gelen bir iç ses gibi pazarlıksız olunca harita ruhun haritasına dönüştü Arseniev karakterinde. Bu seyirci filmi seyredenlerdi aynı zamanda. Dönüşümü ateşleyen olaylar yaşantılar örgüsüne takılanlar patika yolda otoban aradılar. Kaybolanlar hissetti.

Kurosawa, doğduğu ve yetiştiği nehrin suları kirlenince yumurtalarını bırakamayıp çaresizce uzak Sovyet nehirlerine yüzmek ve yumurtalarını buralara bırakmak zorunda kalan bir somon balığının durumuna benzetmiş ve üzüntüyle ”Japon somonunun doğal olarak yumurtalarını bir Japon nehrine bırakması gerekmez mi” diye sormuştur. Yönetmen Kurusowa yabancılaşmanın sıkıntısını Sibirya steplerindeki ormanlarda mı yıkamalıydı? Anlaşılan o ki başka çaresi de kalmamış gibi. Biz yaşadığımız tekno-kapital dönüşümü hangi sularda ve hangi ormanın patika yollarında temizleriz bilinmez. Fakat bir arınma yaşanacaksa doğadaki sadeliğe, beklentisizliğe ve pazarlıksız oluşa dönüşü de gerektirir. Zamanın mekanda kurduğu ritmik ve döngüsel akış tekno-kapital beyinlerin yaptıkları ile yer değiştirmişse artık insan ne kadar insan kalabilir? İnsan doğaya hâkim olmaya çalışmak yerine onunla var olmak deneyimini yaşadığında gözündeki ışığın onun kalbindeki taşlaşmayı durdurduğu söylenebilir. Dersu Uzala hayatını bir misafir olarak bir çocuğun gözlerinde de devam ettirebilir velhasıl. Bazı filmler tahayyülümüzde öyle yer eder ki bir deneyime dönüşür zihnimizde. Yaşamsal bir pratik olarak kendini tekrar ederek buzullaşmayı durduran bir mum alevi olarak belleğimizde yeniden üretilir. Bu film de o tür filmlerden. Saygı ve selamlarımla…

Okumaya Devam Et...

Sinema

Her Zaman, Her Yerde

Nuri Bilge Ceylan’ın TRT’nin katkısıyla çektiği Bir Zamanlar Anadolu’da, 2011 yılında vizyona girmiş. Senaryo, filme ilham veren özgün hikâyenin yazarı Ercan Kesal, Ebru Ceylan ve Nuri Bilge Ceylan tarafından kaleme alınmış. Film, Ercan Kesal’ın hekimliğinin ilk yıllarında tayin olduğu ve benzer olayların yaşadığı Kırıkkale’nin Keskin ilçesinde çekilmiş. Ercan Kesal, hikâyenin fikir aşamasından senaryo haline gelişini ve bütün adımlarıyla filme çekiliş sürecini Evvel Zaman isimli kitabında anlatıyor. Filmi ve bu kitabı birlikte değerlendirmek sinemaya derin ilgi duyan herkes için ders niteliğinde olacaktır. Kitapta en çok dikkatimi çeken bölümlerden biri de, senaristlerin filme isim aradıkları kısımlar oldu. Doğru ismi bulmak için gösterilen çabaya değmiş ve filme çok isabetli bir isim verilmiş.

EKLENDİ

:

Yazar: Rabia Kanpolat

Sanat, bazı boyutlarıyla kültürden kültüre farklılıklar gösterse de aynı düşünceyi evrensel olarak farklı alanlarda, farklı yollarla seslendirme imkânı da sunmaktadır. Sinema; edebiyat, müzik gibi pek çok sanattan beslenerek; görsel, yazınsal, işitsel  enstrümanları kullanarak toplumu zihinsel olarak inşa etmektedir.

 

Ali Ural, konuk olduğu Trt 2’de yayınlanan Edebiyat Söyleşileri programında “Bir kitabın okuru sayısınca nüshası vardır.” diyor. Bu cümleden yola çıkarak “Bir filmin izleyici sayısı kadar versiyonu vardır.” diyebiliriz. Film, bittikten sonra izleyici zihninde yeniden çekmeye başlıyorsa iyi bir iş çıkarmış ve muhatabına nüfuz etmiş demektir.

 

Bir Zamanlar Anadolu’da benim üzerimde tam da böyle bir etki uyandırdı ve uzun uzun düşünmemi sağladı. Film bittiğinde sıradan bir izleyici olarak zihnimde oluşan ilk cümle “Bu filmde kimse işini düzgün yapmıyor.” oldu. Sonra tek tek doktorun, savcının, komiserin ve diğer rollerin film akışı boyunca sergiledikleri tutumları, katil karakterine  yaklaşımlarını gözden geçirdim. Kurduğum bu ilk cümle iyice koyulaştı zihnimde. Yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgi gibi, görevle kişisel alan arasında da ince bir çizgi var. Bu çizgi aşıldığında toplu bir boş vermişlik çıkıyor ortaya ve bireylerin hikâyesi asıl meselenin önüne geçiyor. Filmde bu olgu; manda yoğurdunun lezzetinden, kuzu etinin güzelliğinden bahsedilen sahnelerle ön plana çıkarılıyor. Bagaja cesetle beraber koyulan kavun sahnesi ise her şeyi tek başına anlatmaya yetiyor.

 

Nuri Bilge Ceylan’ın TRT’nin katkısıyla çektiği Bir Zamanlar Anadolu’da, 2011 yılında vizyona girmiş. Senaryo, filme ilham veren özgün hikâyenin yazarı Ercan Kesal, Ebru Ceylan ve Nuri Bilge Ceylan tarafından kaleme alınmış. Film, Ercan Kesal’ın hekimliğinin ilk yıllarında tayin olduğu ve benzer olayların yaşadığı Kırıkkale’nin Keskin ilçesinde çekilmiş. Ercan Kesal, hikâyenin fikir aşamasından senaryo haline gelişini ve bütün adımlarıyla filme çekiliş sürecini Evvel Zaman isimli kitabında anlatıyor. Filmi ve bu kitabı birlikte değerlendirmek sinemaya derin ilgi duyan herkes için ders niteliğinde olacaktır. Kitapta en çok dikkatimi çeken bölümlerden biri de, senaristlerin filme isim aradıkları kısımlar oldu. Doğru ismi bulmak için gösterilen çabaya değmiş ve filme çok isabetli bir isim verilmiş.

 

Evvel Zaman’da Kesal’ın bazı sahneleri yazarken Kolombiyalı yazar Gabriel García Márquez’in 1982 Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan eseri Kırmızı Pazartesi’yi tekrar okumuş olduğunu belirtmesi beni hiç şaşırtmadı. Romanda özetle, namus meselesi yüzünden işlenmek istenen bir cinayet var, bunu herkesin biliyor ve susuyor olması anlatılıyor. Film, kitaptaki duyguyu izleyiciye geçirmekte çok başarılı olmuş. Bu ikili zihnimde Kanadalı yazar, şair, müzisyen Leonard Cohen’in Every Body Knows parçasının “Herkes biliyor, geminin su aldığını/Herkes biliyor, kaptanın yalan söylediğini/Herkeste bu buruk duygular…” sözleriyle birleşerek iyi bir üçlü haline geliyor.

 

Bir Zamanlar Anadolu’da’nın can alıcı kareleri otopsi sahnesinde göze çarpıyor. Teknisyen Şakir’in doktora “Size de bulaşmasın.” repliği son kareyle birlikte belleklerde kalmaya devam ediyor. Sanat, farklı zamanlardan, değişik coğrafyalardan, birbirinden ayrı yollarla bizlere “aynı” şeyi söylüyor.

Okumaya Devam Et...

Sinema

Karınca Evine Varınca

Bizi kendimize getiren yolları severiz” der İbrahim Tenekeci. Yol, muhayyilemezin önemli imgelerinden biri. Hayatın, kişinin serencamının, kemalat yolculuğunun, “olmanın”, mukim kalmayışın, tamahkâr olmadan sebat etmenin ifadesidir yol. Yol hikayeleri, tasavvuf edebiyatımızın da önemli temalarından birini oluşturur.

EKLENDİ

:

Bizi kendimize getiren yolları severiz” der İbrahim Tenekeci. Yol, muhayyilemezin önemli imgelerinden biri. Hayatın, kişinin serencamının, kemalat yolculuğunun, “olmanın”, mukim kalmayışın, tamahkâr olmadan sebat etmenin ifadesidir yol. Yol hikayeleri, tasavvuf edebiyatımızın da önemli temalarından birini oluşturur.

Salik yola çıktıktan sonra artık aynı kişi değildir menzile ister varsın ister varmasın…

Şemsi, hayatın rahle-i tedrisinden geçmiş; yollar boyu düşünmüş taşınmış ölçmüş, biçmiş, tartmış; kamyonunun içinde hayat yolculuğunun da seyrinde bir karakter. Uzun yol şoförü olan Şemsi, İstanbul’a nakliye yapmak üzere yola çıktığında kamyonunda bir kaçak yolcu fark eder. Ve yolculuk burada başlar. Kaçak yolcu Fidan’ın ve Şemsi’nin gençlik yıllarından bugüne kendiyle hesaplaşmasının yolculuğu…*

Şemsi, Fidan’ın tedirgin hali sebebiyle onu İstanbul’a götürmek konusunda tereddüt yaşar. Ve Yolların dili ile Fidan’a sorar:

Ters yola girmiş olabilir misin kızım?

Ters yola girince bütün trafik insanın üstüne üstüne gelir, bilesin”

Fidan aksini söylese de , Şemsi cevabından mutmain olmasa da “Gençliğin acı tecrübeler manzumesi” olduğunu bizatihi kendi hayatından bilir ve Fidan’ın kararına çok da müdahil olmaz.

Nedir Gençlik?,

Akılcılık, duygusallık, duygularda istikrarsızlık, kimlik arayışı benlik duygusu, bencillik, kendini yüceltme, aşağılık kompleksi, bağımsızlık arzusu, bağımlılık, isyankarlık, idealizm, hayal kırıklığı, cesaret , mahcubiyet, çekingenlik, tedirgenlik, huzursuzluk, maceraperestlik, kesin inançlılık, şüphecilik, bunalım, hırçınlık, kavgacılık, çabuk sevinme, çabuk üzülme, çabuk heyecanlanma, kararsızlık, güvensizlikler çağı…

Gençlik, karıncanın hâlinin temsilidir. Filmin yönetmeni Nazif TUNÇ Kuran-ı Kerimde tasvir edilen karıncanın bu tedirgin, kararsız, vehimli halinden mülhem bu filmi çekmeye karar verir. Filmdeki karıncamız bir canlı bomba adayıdır. Gençliğinin gel-gitli hallerini fırsat bilen bir terör örgütü tarafından, İstanbul’a canlı bomba eylemini gerçekleştirmek üzere davet edilmiştir. Bu eyleme ulvî amaçlar yüklenmiş, başta Fidan’ın ölen ablası olmak üzere hak sahiplerinin haklarının yerini bulacağına, yolunda gitmeyen düzenin değiştirilebileceği ümidine inandırılmıştır.

Şemsi, Fidan’ı emniyet içerisinde İstanbul’a götürerek bir iyilik yapacağını düşünür fakat bilmeden bir kötülüğe aracılık eder. Hatasını telafi edebilmek için tekrar yollara düşer. Bayezid-i Bistami Hazretleri’nin, Hemedan’dan aldığı hardal tohumuna birkaç karıncanın karışarak Bistâm’a geldiğini görünce karıncaları Hemedan’a götürüp eski yerine, evlerine geri bıraktığı gibi,

Karınca benimle geldi, benimle gidecek” diyerek kendi canını da ortaya koyduğu bir yolculuğa başlar.

Bu noktadan itibaren Şemsi’nin gençliğinden başlayarak kendi vicdan hesaplaşmasını da izleriz. Gençliğinde 80’li yılların sol örgütlerinde yer almış, bedelini ödemiş, sevdikleriyle ve dostlarıyla yollarını ayırmış, yalnızlaşmış bir karakterdir Şemsi. Fidan’ı bulmak için eskiden yoldaşlık yaptığı dostlarının kapısını çalar. He*r bir dostu Türkiye’nin farklı bir orta yaş tipolojisinin temsilidir. Hararetli gençlik döneminde birbirine yoldaşlık yapmış, ardından kendi yolculuklarına ayrı menziller seçmiş kimselerdir bunlar.

Ama benzer kanaati paylaşırlar: Zamane örgütleri onların gençlik yıllarındakilere benzememektedir. Fikriyatı, kavramları, idealleri mesnetsiz, köksüz, amaçsız; fiiliyatları acımasız ve çok yıkıcıdır.

Şemsi’nin kendi yolculuğunda vardığı nokta vicdanın, adaletin, vatanseverliğin, hür bir kalbin, derin köklerden gelen bir bilgeliğin karar kıldığı bir noktadır. Ruhunun karar kıldığı bu yer karıncanın da ait olduğu Hamedan şehrinin bir temsilidir.

Şemsi, “Karıncayı” da alıp yurduna dönebilecek midir?

2020 Önder Yılın Sinema Ödülü

Pandemi sebebiyle vizyona giremeyen film izleyicisi ile buluşmayı bekliyor. Filmin başrol oyuncusu Halit KARAATA 8. Antakya Film Festivalinde en iyi erkek oyuncu ödülüne layık görüldü. Karaata, “Bir hayat tecrübesini” hâl diline dökerek oldukça başarılı bir şekilde Şemsi karakterine hayat veriyor. Ama Fidan’ı eski dostuyla kurtardığı sahnede polis de olsa, “Kahraman ne kaybederdi kahramanlığından?” diyerek küçük bir eleştiride bulunmak isteriz.

5. Önder Kültür Sanat ödüllerinde yılın Sinema Filmi ödülünü alan Nazif TUNÇ imzalı “Karınca”ya kendi yolculuğunda başarılar diliyoruz.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar