Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Aşk, Seni Sevmenin ve İstemenin Adı Değil

EKLENDİ

:

 
I
Kitaplar aşkı eksik tarif ediyorlar gibime geliyor. Çünkü aşk, yaşamaktır… Onun için adı yoktur. Bir ad aramaya kalkarsanız kargaşa ortaya çıkar, hatta herkes kendine göre bir ad takmaya çalışır. Onun adı artık aşk değil, başka bir şeydir. Kitapların da yapmak istediği bu. Belki kendilerine göre haklı nedenleri vardır. Aşkı arayanların kitaplara yazdıkları “aşk”a bir ad bulmak, onu kör, topal, sağır yapmak. Hatta bu böyledir. Gerçekten bize göre de aşk kör, topal, sağır ve dilsizdir. Ancak, her ne kadar bu tanımların doğruluk payeleri bizce malumsa da aşkta pişmanlık bulunmadığını, iyilik ve kötülükte, sevgide ve kinde, yüceltme ve alçaltmada mertebesi olmayan, bağlanmanın, hatta bağlılığın davranışlara ayarlanması söz konusu olmayan bir mertebedir ve bunun adıdır AŞK. Yapmacıksızdır. İçtendir. Kişiliklidir ve dobra dobradır. Üstelik aşk, minneti hiç mi hiç kabul etmez.
Varolmanın adıdır aşk.
Kimi, niçin, neden, neyine göre sevdiğini, âşık olduğunu, muhabbet beslediğini, tutulduğunu izah etmeye, açıklamaya girişmek, aşkın tarifine giremez. Böyle olduğu için bunun adı aşk değildir diyoruz. Yaşamak ve sevmek tarif istemez. Öyle bir kişidir ki aşık, ölümü ve hayatı aynı anda ister, aynı oranda sever, kabullenir, bağlanır. Aşk da şefkat gibi varolmanın bir cüz’ü ve mertebesidir. Sevgi, muhabbet, iştiyak, istek, arzu, haz, tad, acı, keder, psikonevrotik tüm standart ve standartdışı eylemlerden daha keskin, daha kendinden geçirici, daha yakıcıdır. Onun için diyorum kitaplar aşkı tarif ederken, hep eksik tarif ederler. Aşk, yaşamın ta kendisidir demiyorlar. Yaratılış sırrına bakılsa, yaratılış sırrının bu varlığın mihenk taşı olduğu görülecektir.
Aşk, birinin diğerine vasıl olması demek, onda faniliğin sırrına ermek ve onda varlığın göstergelerinin ipuçlarını aramaktır. Yaratılış; iki maddenin “ol” emrinin muhatabına mazhar olarak vücuda gelmiş, onun cilvelerini seyretmek için meydana getirilmiş Yaratıcı tarafından denilmektedir. Sofiler bu maddenin birini aldılar diğerini bıraktılar, eksik olarak tarif etmeye kalkıştılar. Aydınlar da diğer ikinci maddesini aldılar, sofilerin kabullendiği birinci maddeyi yok saydılar, hataya düştüler.
Biri: Varoluşta yok olmayı icap eder ki, varlıkta yokluğu aramanın adıdır, buna aşk dediler. Aşk, yaratıcının nefsinde birliği yakalamaktır.
Diğeri de: Zaten kendiliğinden yokluktur ki, varlığın içinde de yok oluştur; yokluğun içinde de yok yoktur. Bunun öncesi ve sonrası yoktur.
Aslında filozoflar “karşılığı olmayan şey yoktur” dediler. Burada sofiler de bunlara katıldı. “Evet, doğrudur” dediler. Yaratmanın karşılığı aşktır.
Halbuki aşk varlığın göstergesidir, yaratmanın değil. Ortaya serdedilen maddeler sonu ve başı olan, sebep ve gayesi olan, müsebbib ve hikmeti olan, hayreti ve değeri olan şeylerdir. Kitapların dediği gibi gözün görmediği, kulağın işitmediği, nefsin tatmadığı bir ulu şerbettir ki, ancak o yola giren, yapışan, bir küçük cüzünü tadabilir, yani kıyısından köşesinden geçilebilir bir şey olsa hayatın değeri olmaz, ol kanununun tezahürü tecelli etmez…
II
Aşkın somut göstergesinin aradığı şey, karşılığı olmayan soyut bir gösterge değil. Her ne kadar bilinmese de şefkatin tezahürü gibi göstergesi karşısında bir varlığın, ister kendi cinsin-den, ister kendi cinsinin gayrısından olsun yöneldiği bir “varlık” var. Karşılığı olan bir varlık. Buradaki “karşılık” istenç, beklenti, arzu veya çıkar değil. Verilecek bir değer veya beklenilecek bir değer değil karşılık. Karşılık, meyledilen ve varılması istenilen merkez, insanı oraya çeken manyetik cazibenin adıdır. Aslında itiraf etmek gerekirse bu da aşkın bir nevi tarifine girmektedir. Bizim maksadımız aşkın tarifini yapmak değil, zaten bunu sözümüzün başında da belirtmiştik.
Ben, aşksız olması muhaldir yaratılış, derken Fuzulî’nin; (kendi söyleyişimle) nereye baksan aşk var, gerisi söylenceden ibarettir, diye söyledkilerini daha iyi anlamaya başlıyorum.
III
Diyorum ki, öyleyse bizim insanlar olarak karşı cinslere duyduğumuz sevgi, muhabbet, istek veya arzu diyelim, “aşk”ın bir cüz’üdür, aşkın ta kendisi değildir. Böyle diyebilir miyiz? Literatürümüzdeki aşk kavramı gerçekten anlaşılması gereken aşk kavramı ile bir ilintisi var mı? Ya da bizim aşk dediğimiz şey, gerçekten aşkın kendisi midir? Aşıklarımız ve kitaplarımız doğru mu söylüyorlar? Kimilerinin dediği gibi kadın varlığına -ki kadının varlığı tartışılmazdır- duyulan cazibe, ona varmak, onda birlik olmak, ya da fani olmak bizim aşk anlayışımıza uyar mı? Cüz’î aşk ve küllî aşkın karşılığı olan mecazî aşk ve ilahî aşktan kasıt nedir, gerçekten böyle bir problem var mıdır? Bunları tartışmanın anlamı yok. Bir kadına duyulan arzu her ne kadar aşkın kendisi olmasa da yaratılış kanununun bir cüz’ü olması sebebiyle aşkın bir cilvesi, bir nişanesidir der, bir araç olarak aşka giden yolda önemli bir basamak olduğunu itiraf edebiliriz.
Belki aşkın tarifine giden yol, kadına duyulan vuslattan geçiyor, bilemiyorum ama bilebildiğim tek şey sonucu vuslat olan “aşk” bütün varoluş sırrının sonucu ve bitimidir. Ondan sonrasında aşk pişmansızlık değildir kesinlikle…

Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Çok Okunanlar