Bizimle İletişime Geçin

Tarih

Avusturyalı Diplomat Anton Prokesch von Osten’nin “1829’da Arz-ı Mukaddes Yolculuğu” İsimli Eserinde Filistin ve Kudüs’e Dair Gözlemler

Yeryüzü açık bir kitaptır. Birçok sayfası beyaz, yani boş bırakılmıştır. Birçoğu ise doldurulmuştur. Bu yapraklara ayrılan bir yer ise Fırat ve Akdeniz arasına düşer. Burası Suriye ile Arap çöllerini içerisine alan Arz-Mukaddestir… Prokesch, genel olarak Filistin’in coğrafi özelliklerinden bahsederken iki şey öne çıkmaktadır, neredeyse bunu tüm şehirlerde görmek mümkündür. Zeytin ve İncir. Genel olarak Prokesch, oldukça edebi bir dil kullanır. Şehirleri tasvir ederken onun bir diplomattan ziyade bir edebiyatçı olduğu izlenimi uyanır. 

EKLENDİ

:

Yazar: Dr. Öğr. Üyesi Remzi AVCI

1795 Graz doğumlu asker, diplomat ve seyahat yazarı Anton Prokesch von Osten 1812’de hukuk eğitimini yarıda bırakarak Napolyon savaşlarına katılır. Prokesch, çok yönlü kariyeriyle, 19. yüzyılda Avusturya hizmetindeki en dikkate değer kişiliklerden biri olmuştur. Prens Clemens von Metternich’in daveti üzerine diplomatik birliklere katılan ve daha sonra hem askeri hem de sivil hizmetlerde paralel kariyeri olan bir ordu subayıydı. Doğu’ya ilk kez 1824’te donanmada görevli olarak giden Prokesch, askeri görevle çıktığı seyahatleri esnasında bulunduğu yerleri bir oryantalist merakı ile inceler ve tuttuğu seyahat notlarını yayımlar.

Erinnerungen aus Aegypten und Kleinasien (Mısır ve Anadolu Hatıraları)

Das Land zwischen den Katarakten des Nil (Nil Kanalları Arasındaki Topraklar)

Reise ins heilige Land. Im Jahr 1829 (1829 Yılında Mukaddes Topraklara Yolculuk)

Denkwürdigkeiten und Erinnerungen aus dem Orient (Şark’tan Anılar ve Hatıralar)

adlı kitapları yayımlandıkları dönemde büyük ilgi görmüştür. 1831 ve 1871 yılları arasında İtalya, Atina, İstanbul olmak üzere muhtelif elçilik görevlerinde bulunmuştur.

13 Ağustos 1824 tarihinde El Veloce adlı gemiyle Doğu Akdeniz’e açılan Prokesch’in bu yolculuğu 1830’a kadar altı sene devam etmiştir. Bu sürede yaptığı seyahatlerden biri de bu yazının konusu olan ve Reise in das Heilige im Jahr 1829 (1829 Yılı Mukaddes Ülkeye Yolculuk) başlığıyla basılan 1831 tarihinde yayımlanan Filistin gezisidir.

Mukaddes Ülkeye Yolculuk’ta Akdeniz bölgesinin dinini anlatmak istiyorum diyerek kültürel kimlikler arasındaki ilişkiye vurgu yapar. Prokesch’e göre mukaddes topraklar üç büyük dünya dinin, yani Hristiyanlık, İslam ve Museviliğin doğum yeridir ve aynı zamanda Hıristiyanlık ve diğer dinler için en popüler hac yerlerinden biridir. Kutsal topraklar gibi bir betimleme ona göre sadece coğrafi bir isim tanımlama değildir aksine Doğu ve Akdeniz’in çeşitliliğinin belki de en çok ifade edildiği yerdir. Prokesch, yolculuğa edebi bir tasvirler başlayarak Arz-ı mevud için coğrafi bir sınır çizer.

Yeryüzü açık bir kitaptır. Birçok sayfası beyaz, yani boş bırakılmıştır. Birçoğu ise doldurulmuştur. Bu yapraklara ayrılan bir yer ise Fırat ve Akdeniz arasına düşer. Burası Suriye ile Arap çöllerini içerisine alan Arz-Mukaddestir. 

Bu tasvirin Yahudilik inancından geldiğini belirten Prokesch, onların sınırlarını çizdiği bu toprakların rablerinin onları için seçtiklerine inandıklarını vurgular. Fakat Prokesch, bu toprakların sadece Yahudiler için değil mensubu bulunduğu Hristiyanlık için de kutsal olduğunu belirtir. Günlüklerde Kenan, Gilead (Jalaad ), Yahudiye gibi Filistin coğrafyasına ait toprakların konumlarını ve tarihlerini İncil’e göre uzun uzun tasvir eder. İncil ayetlerine ve tarihine yoğun vurgusu onun sıradan bir diplomat olmadığını açık bir şekilde ortaya koyar. Mesela Filistin kelimesinin aslında İncil’de olmadığını bilecek kadar kitaba hâkimdir. Prokesch’in, Arz-ı Mukaddes yolculuğu İzmir’de başlar Patmos Adası-Kıbrıs–Kermil Dağı- Kayserya–Haifa-Akkon-Bai-Tentura-Remle-Kudüs-Beytüllahim-Qalunya-Nasıra istikametinde devam eder. Tabi bu şehirlerin yanısıra birçok irili ufaklı köyü ziyaret eder.

Prokesch, uğradığı her yerde coğrafi bilgilerinin yanısıra oldukça geniş tarihi bilgiler verir. Kitabının ismi her ne kadar günlükler olsa da arkeoloji, mimari ve mezhebi bilgileri içeren bu kapsamlı araştırmayı kitapta sonradan eklediğini söylenebilir. Prokesch, İncil’deki tarihi bilgileri arkeolojik tasvirlerde ustalıkla kullanır. İncil arkeolojisinin gelişiminde söz konusu bilgiler oldukça önemli bir yerde durmaktadır. Prokesch’in İncil üzerinden tarihsel okumaları din ve arkeoloji ilişkisinin inşasında, İncil’den arkeoloji ve mimari bilgi üretiminde oldukça zengin bir materyal sunar. Tabi diğer kitapları da düşünüldüğünde Prokesch’i sadece bir diplomat olarak değerlendirmek eksik kalacaktır.

Prokesch, genel olarak Filistin topraklarında Akka valisi Abdullah Paşa’nın izniyle dolaşır. Kermil’e vardığında şehri mimari-coğrafi ve arkeolojik olarak ayrıntılı bir şekilde tasvir eder ve halkın arasına karışarak onların kültürleriyle ilgili izlenimlerini aktarır. Akka günümüzde Akko’nun minareleri ve surları manzarasını takiple Prokesch’in gemisi Hayfa’ya yanaşır. Hayfa hakkında arkeoloji-mimari merkezli İncil’deki yeri hakkında oldukça geniş bilgiler verir. Prokesch, gittiği yerlerde demografik bilgiler verir. Söz konusu bilgileri nereye dayandırdığı hakkında bir açıklama yapmaz. Buradan çıkarabileceğimiz sonuç onun elinde önceden şehirlerin demografisiyle ilgili verilerin hazır olduğudur. Hayfa örneğini verirsek mesela burada 3.000 insanın yaşadığını vurgular ve bunların çoğunun “Barbar Türkler” olduğunu belirtir. Neden böyle aşağılayıcı bir ifade kullandığını metinden çıkarmak zordur. Nüfusun onda biri Katolik olabilir diyen Prokesch,  Akka’da bazı Rumlar ve on Yahudi ailesi olduğunu belirtir. Buna ek olarak Rumların bir papası olduğunu belirten Prokesch, Katoliklerin Roma’dan alınan ve fakir öğrencilerini Trablus, Haleb, Basra ve Bağdat’a ve Hindistan’a gönderen Kermil Dağı’ndaki manastırdan detaylı bir şekilde bahseder.

Prokesch, genel olarak Filistin’in coğrafi özelliklerinden bahsederken iki şey öne çıkmaktadır, neredeyse bunu tüm şehirlerde görmek mümkündür. Zeytin ve İncir. Genel olarak Prokesch, oldukça edebi bir dil kullanır. Şehirleri tasvir ederken onun bir diplomattan ziyade bir edebiyatçı olduğu izlenimi uyanır. Özellikle vurgulanması gereken şey Prokesch’in betimlediği her şehri veya bölgeyi öncelikle İncil’de geçen isimleri ile vermesidir. Remle’de azımsanmayacak oranda Türk nüfusu olduğunu belirtir ve şehri bir romancı gibi tasvir eder.

Remle, 800’den fazla Rum ve yaklaşık 2000 Müslüman nüfusa sahiptir. Çok zarif ve zengin bir kasabadır. Toprağı oldukça müreffehtir. Remle, özellikle Doğulu kıyafeti giyer. Evlerin beyaz teraslarına bakan harabeler, kubbeli binalar, minareler, uzun palmiye ağaçlarıyla çevrilidir. Muazzam miktarda çalı ve ağaçlarla dolu bir şehir,  yanda parıldayan resimler, çeşmeler, su havzaları olan mezar ormanları, bütünüyle bulutsuz ama soluk mavi bir gökyüzü kemerli… 

Avusturyalı Diplomat Anton Prokesch von Osten

Prokesch, Remle’de yaptığı araştırmaların ardından büyük bir coşku içerisinde Kudüs’e gelir. Şehre girişini şöyle betimler.

Sabah saat 9’da hacılar kapısından geçtik ve çoğu İspanyollar ve İtalyanlar olmak üzere kırk Fransisken keşiş tarafından hizmet verilen tüm Batılı hacılar için bu büyük hastane görevi de gören Terra Santa manastırında vardık. Yabancılar arasında Mora’nın Fransız birliklerinin iki papazı vardı; bir İrlandalı, birkaç İtalyan ve muhtelif uluslardan insanlar bulduk. 

Prokesch, bu manastırla ilgili oldukça geniş bilgiler verir ve Kudüs’ü anlatmaya devam eder.

Kudüs ve çevresi başka hiçbir şehir veya bölgeye benzemez. Tarihsel açıdan dünyanın en büyük değişimlerinden birinin annesi olan bu noktada, zihnin üstesinden gelen ve onu peyzajın rengiyle süsleyen derin bir ciddiyet olmadan duramazsınız.

Prokesch, Kudüs’ün İncil’deki bahsini açar ve İncil merkezli uzun uzun açıklamalar yapar. Onun burada vurguladığı şey Kudüs’ün Hristiyanlar açısından neden bu kadar önemli olduğudur. Kudüs’ün 8.000 Müslüman, 3.000 Rum, 5.000 Yahudi, 4.000 Ermeni ve 1.000 Katolik ve Maruni olmak üzere 21.000 nüfusa sahip olduğunu bildirir. Mescidi aksa ile ilgili görüşleri şu şekildedir.

Hıristiyanların ve Müslümanların aynı mezarın önünde eğildikleri dindarlık, bu tapınağı dünyanın merkezi yapar. Gece gündüz ziyaret edilir ve asla boş bırakılmaz. Zamanın izleri orada güçsüzdür. 

Prokesch, Hristiyanların mabetlerle ilişkisini şu şekilde betimler;

Hristiyanlığın tüm mezhepleri bu tek merkezi noktada ışınlar gibi birleşirken, nefret ve kıskançlıklarını kendileriyle birlikte bu kutsal yere taşırlar ve orada zincirleriyle birbirlerine vururlar. Biri diğeriyle dalga geçip peşinden koşar ve biraz boşluk veya birkaç lambayı uzaklaştırmaya çalışır. Rahatsız edilmemiş bir sükûnet ve haysiyetle Türkler düzeni korurlar ve her mezhebe diğerlerinin haklarına ve adetlerine saygı göstermesini emrederler. Kutsal geçitlerde rahiplerin önünden yürürler. Halkın kalabalığını şimdi Katoliklere, şimdi Rumlara, şimdi Ermenilere, şimdi de Kıptilere, her mezhep için düzen ve usulüyle açarlar. Türkler olmadan, Hristiyanlar bayramın ilk gününde kavga ederler ve tapınağı bir katil yuvasına dönüştürürlerdi. Gerçek bu işte…Bu durumun bizim için hoş ya da onurlu olmadığını çok iyi biliyorum.

Daha sonra Beytüllahim’e doğru yol alan Prokesch, her zaman yaptığı gibi İncil ve Tevrat merkezli mimarlık ve coğrafya üzerine tarihsel bir anlatı inşa eder ve yine demografik bilgiler verir. Beytüllahim’in mükemmel topraklara sahip olduğunu belirtir. Özellikle badem, incir, zeytinin bolluğu onu adeta büyülemiştir. Prokesch, şehre girişte onları Müslümanların karşıladığını belirtir ve onların Müslüman olduklarını dış görünüşlerinden çıkarır.

İyi silahlanmış cesurca hareket etmeleri ve zengin kıyafetler giymeleri….

Türklerin zenginliğine günlüklerinin birçok yerinde vurgu yapar. Bu vurgulardan Müslümanların Filistin topraklarında oldukça refah bir yaşam sürdükleri çıkarılabilir. 

Beytüllahim’de 1. 000 katolik 1. 000 Rum ve 20 Ermeni ve 40 Türk ailenin varlığına dikkat çeker. Prokesch ve diğer seyyahların anlatıları üzerinden bile Filistin’in adım adım nasıl işgal edildiği anlaşılabilir. Seyyahlar çoğu zaman şehirlerdeki gayrimüslim nüfusu abartarak veririler. Bu şekilde düşünüldüğünde dahi Filistin’in nasıl diğer topluluklardan temizlendiği dikkatlerden kaçmaz. Prokesch, Chateaubriand ve diğer bağnazların Türklerin Kudüs’te Hristiyan kutsallarını yıktıklarını iddialarının gerçeği yansıtmadığını beyan eder. Onun burada Türklere sempatisi açıkça görmek mümkündür. Türklerin aslında Hristiyan kutsallarını yıkmadıklarını bilakis koruduklarını ifade eder: Eğer Türkler, en güçlü oldukları zamanlarda Hristiyan kutsallarını yıkmak isteselerdi onları kim engelleyebilirdi? Ona göre Hristiyanlar arasındaki mezhep kavgaları Hristiyan kutsalları için Avrupa’dan para akışını kesmiştir. Manastırlar için ödenen vergiler de Osmanlı paşa ve valilerinin kolaylık sağladıklarını aktarır. Daha sonra Nasıra, (Nazareth) -modern İsrail’in kuzeyinde yer alan kasaba- hakkında bilgiler verir.

Nasıra’nın şu anda 1.200’ü Hristiyan olmak üzere yaklaşık 5.000 nüfusu vardır. Doğu yamacında inşa edilmiş iyi ve konforlu binalar, önünüzde, Doğuda bazı bahçeler ve tarlalar; güneyde Emek Jisre’el (İbranice ʿEmeq Yizreʿel) ovasına uzanan uzun bir vadi uzanır.

Batı diplomasisinin Doğu’yla kurduğu doğrudan ilişkide diplomat seyyahların oldukça önemli bir rolü vardır. Elde ettiği bilgileri kullandığı ilk yer ise diplomat olarak görev aldığı Avusturya dış politikası olmuştur. Prokesch’in seyahatleri sonrası yaptığı çalışmalar, seyahat yazını ve bilimsel çalışmalar arasındaki geçişkenliklere somut veriler teşkil eder. Farklı meslek gruplarından seyyahların gezileri sonucu 19. Yüzyılda ortaya çıkan seyahat literatürü, bünyesinde kolonyal izler taşımaktadır. Prokesch’in seyahatleri sonrası bilgi üretimi Avusturya’nın Doğu’yla siyasal ilişkilerinin kurumsallaşmasında önemli bir rol oynamıştır.

Çok Okunanlar