Bizimle İletişime Geçin

Müzik

Barış Abi’nin Halil İbrahim Sofrasında Oturmak

Farkındalıklar arttıkça hayranlık, saygı ve sevgimiz de artıyordu. Halil İbrahim Sofrası, Yaz Dostum, Gülpembe, Ahmet Bey’in Ceketi, Benden Öte Benden Ziyade ve diğerlerinin içine girdikçe muhatap olduğumuz kişinin ne kadar sade ve derin olduğunu anlamaya başlıyorduk… Benim en çok dikkatimi çeken şarkılarından biri de “Kazma” isimli şarkısı olmuştur, Çünkü şarkının içine 10’dan fazla atasözü ve deyim o kadar ustaca yerleştirilmişti ki bunu ancak dile hâkimiyet ve edebi derinlikle açıklayabiliriz.

EKLENDİ

:

Onu anlatmak hem çok kolay hem de çok zor aslında. Çünkü o kadar çok yönlü bir karakter ki…

Bir bakıyorsun çocukla çocuk yaşlı ile yaşlı köylü ile köylü, kentli ile kentli, bir de bakıyorsun Afrikalı ile Afrikalı Japon’la Japon Amerikalı ile Amerikalı Arap’la Arap… İletişim gücünün ne kadar kuvvetli olduğunu ve buna ne kadar önem verdiğini o ünlü Japonya konserinin yayınlanan albüm kapağının içini  okuyanlar  hatırlayacaklardır…

Barış Manço sadece müzik mi üretiyordu, tabii ki hayır, müzik onun kitlelere ulaşma sürecindeki kullandığı dillerin en önemlisiydi çünkü her topluluğun kendi dili vardı ama üst dil müzikti. Bu dili kullanırken de kendi kültürünün unsurlarını sonuna kadar kullanıyordu.

Özellikle, 1970 yılında kayıtlarını o dönem için iki zıt kutup gibi görülen klasik kemençe ve gitarla yaptığı Dağlar Dağlar’ın yakaladığı başarı ile birlikte dönemin popüler Aranjman türüne karşı Anadolu Pop – Anadolu Rock tarzının geniş halk kitlelerine yayılması noktasında büyük bir katkı sağladı…

Barış Manço şarkılarının herkeste farklı anıları vardır mutlaka, bende de kalanlardan bir iki tanesini paylaşmak isterim:

“Can Bedenden Çıkmayınca” isimli şarkısını ilk kez dinlediğimi hatırlıyorum. Bir pazar günü 7’den 77’ye programında klibi yayınlanıyordu, şarkının nakaratında ki “Unutma ki dünya fani veren Allah alır canı” ifadesini duyunca babamın dikkatini çekti ne güzel söylüyor dedi. O anda fark ettim ki Barış Manço sadece çocuklara hitap etmiyormuş. Yaşımız biraz daha büyüyünce şarkı sözlerine daha bi kulak kesiliyoruz, yıllarca hafif bir gülümseme ile dinlediğim “Domates, Biber, Patlıcan” şarkısının içindeki platonik aşk hikâyesini anladığımda da gülüşümün şekli değişmişti…

Tabi farkındalıklar arttıkça hayranlık, saygı ve sevgimiz de artıyordu. Halil İbrahim Sofrası, Yaz Dostum, Gülpembe, Ahmet Bey’in Ceketi, Benden Öte Benden Ziyade ve diğerlerinin içine girdikçe muhatap olduğumuz kişinin ne kadar sade ve derin olduğunu anlamaya başlıyorduk…

Benim en çok dikkatimi çeken şarkılarından biri de “Kazma” isimli şarkısı olmuştur, Çünkü şarkının içine 10’dan fazla atasözü ve deyim o kadar ustaca yerleştirilmişti ki bunu ancak dile hâkimiyet ve edebi derinlikle açıklayabiliriz.

Dünyanın neredeyse her tarafına hem konser hem de televizyon programı vesilesi ile gitmiş bir sanatçı olarak Barış Manço misyonunu şöyle anlatıyor:

“Şimdi dünyayı turlamak, oralardan eğlenceli görüntüleri sunmak, bunlar hoş şeyler ancak bizim bir önemli görevimiz daha vardı, gittiğimiz ülkelere Türkiye’yi tanıtmak. Acaba o yöre insanı bizi nasıl tanıyordu, daha neler öğrenmeliydi, bizim sanatımızı, kültürümüzü, yaşam tarzımızı biliyor muydu? Bunun tek çıkar yolu tabii ki her ülkenin televizyon kanalına konuk olmaktı. Biz de öyle yaptık zaten… Konuk olduğumuz kanallar arasında BBC gibi CNN gibi bütün dünyaya yayın yapan kuruluşlar var ama bunun yanı sıra birkaç kişinin baktığı kutup televizyonu da var…” diyor ve yayına başlıyor…

Yükseköğrenimini Belçika Kraliyet Akademisinde, “Resim-Grafik-İç Mimari” alanında tamamlayan ve okulunu birincilik ile bitiren Barış Manço Batı kültürünü öğrenirken alçaklık kompleksine hiç kapılmıyordu ve her fırsatta gerçekleri onların yüzüne vuruyordu. Fransa’da bir programda küstah bir sunucunun üstü örtülü aşağılamalarına cebinden çıkarttığı Türk paralarının üstündeki resimlerle cevap veriyordu. Düşünür, mimar, şair, abide, sultan… Ve bu değerleri de “Anahtar” isimli şarkısında anlatıyordu…

Başka bir çekimde Barış Manço’yla röportaj yapan BBC muhabiri Avrupalıların pek alışık olmadığı bir tarzda tabiri caizse ayar üstüne ayar yiyordu.

– Doğulu muyuz, Batılı mıyız? Bazıları bizim Doğu’da olduğumuzu öne sürüyor. Ama Dünya Kupası ya da Eurovizyon Şarkı Yarışması söz konusu olduğunda ise Batı’da yani Avrupa’da değerlendiriliyoruz. Ama benim, senin ülkene gelmem için vize almam gerekiyor. Bence Türkiye bazı ülkeler için hâlâ sözde Avrupa ülkesi. Batılılar için Doğu’da, Doğulular için Batı’dayız. Boğazdaki köprü gibiyiz. Mesela şu an doğudayız. Yani Türkiye’nin Asya tarafındayız. Burası artık Schofield’in Avrupası değil, Asya. Burada olmaman gerekiyordu. Evet burada olmaman gerekiyordu. Neyse bunu söyleme. Şu anda Asya’dasın. Biz ise ülkeleri Türklerin dostu olanlar ve olmayanlar olarak ayırırız. Çünkü biz kendimizi dünyanın merkezinde görüyoruz.
Muhabir:
– Peki İngiltere?

Barış Manço:
– Dostumuz değil, hayır. Yani eğer uzak geçmişe gidersek hayır. 1. Dünya Savaşı’na gidecek olursak. Arabistanlı Lawrence’ı bilirsin… hı, hı !!!

Evet, 2 Ocak 1943’te doğan ve 1 Şubat 1999 yılında vefat eden Cumhuriyet döneminde yetişmiş en önemli ve değerli sanatçılarımızdan Barış Manço’yu buradaki birkaç satırla anlatmanın yetersiz olduğunun farkındayım. Şimdiki neslin de ondan, bizim aldığımız lezzeti alma şansının olmadığını biliyorum ama Barış abinin Halil İbrahim Sofrasına oturma imkânını yaşamış bir nesil olarak, en azından birkaç Barış Manço şarkısı öğrenerek dinledikleri birçok şarkıcının nasıl boşluğa düştüğünü görsünler isterim… Gerçi Barış abi sofrasında  “Sapa, kulpa, kapağa, itibar etme dostum, içi boş tencerenin bu sofrada yeri yok.” diyor ya… Anlayana…

Okumaya Devam Et...

Müzik

Türk Müziği’nin “Kanun’u”

Çok derinlemesine bir araştırmaya gerek duymaksızın, geçmişten bugüne sık sık gördüğümüz, kulaklarımızda sesinin var olduğu, son dönemlerin her kesimine hitap eden Türk müziğimizin özellikle de Saz müziğimizin “Dişi” telli çalgısı olarak adlandırılan vazgeçilmez enstrümanı Kanun.

EKLENDİ

:

Yazar: Mehmet Emin Bayram

Çok derinlemesine bir araştırmaya gerek duymaksızın, geçmişten bugüne sık sık gördüğümüz, kulaklarımızda sesinin var olduğu, son dönemlerin her kesimine hitap eden Türk müziğimizin özellikle de Saz müziğimizin “Dişi” telli çalgısı olarak adlandırılan vazgeçilmez enstrümanı Kanun.
Kökeni antik Yunanlara dayanan sonrasında ise Ünlü Türk filozofumuz Farabi’nin geliştirmiş olduğu, şu an ise ülkemiz dışında Orta Doğu’da, Yunanistan ve diğer Türk devletlerinde yaygın olarak kullanılmaktadır fakat icra temsili olarak ülkemiz, herkesin de kabul ettiği bir şekilde bayrağı elinde tutmaktadır.
Kanunun günümüzde bütün ülkelerde ortak olan temel özellikleri şu şekilde özetlenebilir: Alet, üzerine tellerin gerildiği ve rezonans kutusu vazifesi gören dik yamuk biçiminde, ahşap kasa ile üstünden 78 telin geçtiği uzun köprünün ayaklarının bastığı, yamuğun dik kenarına komşu, deri gerilmiş bir bölümden oluşur.
Türk Müziğimizin her alanında icrası ve idol olarak görebileceğimiz icracıları bulunmaktadır. Son 20 yılda enstrüman icra açısından çok farklı teknikler kazanmış ve saz müziğimize çok büyük bir katkı sağlamıştır.
Tabii ki saz müziği ve kanun demişken, repertuarının çok büyük kısmını sözlü eserlerin oluşturduğu müziğimizde, Kanuni Bestekar Göksel Baktagir hocamızı anmadan geçmek olmaz.
Müziğimizde kanun birçok enstrüman gibi farklı ağaçlardan yapılmaktadır. Ülkemizde icra dışında, bu enstrümanın yapımcısı da bir hayli çoktur. İdol olarak gördüğümüz sanatçılardan elde edilen verilere göre genelgeçer olarak kabul edilen yatırımcı sayısı da pek azdır. Tamamen el yapımı olan bu sazın ülkemizde sayılı yapımcısı vardır. Teknolojinin gelişmesiyle son yıllarda kanun yapımı, hem görsel hem de teknik çok ileriye taşınmış ve icracılara büyük kolaylık sağlanmıştır. Büyük kolaylık diyorum evet çünkü bu enstrüman Türk müziğinin en zor akortlanan çalgılarındandır.
Kanun enstrümanı son yıllarda her mecrada olması sebebiyle, icracılarımızın da teknolojinin getirdiği sahalarda boy göstermesinden dolayı bir hayli popülerlik kazanmıştır. Bu sebeple enstrümana ilgi çokça artmakta. Bu artış enstrümanımızın gelecek nesillere iletilmesinde ve gelişmesinde fayda sağlayacaktır.
Son olarak şunları söyleyebiliriz: Türk müziği konservatuvarımızın çalgı bölümlerinde bu enstrümanın dersleri verilmektedir. Kanuna gönül veren çok değerli müzikseverlerin bir diğer avantajı ise bu enstrümanı icra eden birçok sanatçının olduğu bir döneme denk gelmeleridir. Sosyal platformların çoğunda bu enstrümanın nasıl çalınabileceğine dair hatta nasıl yapılabileceğine dair birçok eğitim videosu bulunmaktadır. Bir icracı olarak bundan 15 sene öncesine kadar bile bunun eksikliğini hissetmek mümkündü. Gönül veren herkes veya hevesi, yeteneği olan herkes bir şekilde başarılı olacaktır.

Okumaya Devam Et...

Müzik

Mehmed Âkif’in Mûsikî Yönü

Âkif; Tanburi Ali Efendi’nin “Şimşîr-i nigâhınla vuruldum ciğerimden”, Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin “Doldur getir ey sâkî-i gül-çehre piyâle”, sözleri Yunus Emre’ye ait ilahilerden “Seni ben severim candan içeru”, “Ben yürürüm yâne yâne”, “Bu akl ü fikr ile Mevlâ bulunmaz”, sözleri Nesîmî’ye ait “Ben melâmet hırkasını kendim giydim eğnime”, Saffet Efendi’nin “Gözüm ki kâne boyandı” ve nice eserleri meftun olarak dinlerdi.

EKLENDİ

:

Milli şairlerimizin önderlerinden üstâd, hâfız, muallim, meal sahibi, dava adamı, güreşçi, ödüllü yüzücü, din adamı,  edîb, veteriner Mehmed Âkif’i hakkıyla anlamak bir mesele onu anlatmak ise daha büyük bir mesele…

Bu yazımızda Âkif’in hayat hikâyesi ve edebî yönüne değinmeyeceğiz. Bu konuda tafsilatlı bir şekilde pek çok kıymetli çalışma ele alındığından bunu onlara havale ediyoruz. Biz özellikle İstiklâl şairimizin mûsikîye dair yönünü irdelemeye çalışacağız.

Fatih Medresesi müderrislerinden babası Mehmed Tâhir vesilesiyle gözünü ilim meclislerinde açan Âkif, hem aklının ve dahi ruhunun gıdasına cevap verecek önemli üstâdların rahle-i tedrisinde neşvünemâ bulmuştur. Hem doğuyu hem batıyı hakkıyla idrak edebilmek için başta Arapça olmak üzere Farsça ve Fransızcayı çok iyi derecede öğrenmiştir. Alet ilimlerini küçük yaşta tahsil eden Âkif artık medeniyetimizin inceliklerinin ilmek ilmek işlendiği edebiyat ve mûsikîye merak salmıştır. Çocuk denilecek yaştan itibaren nazım türü ve şiire ilgisini vefat edene kadar sürdüren Âkif, başta Türk Mûsikîsi olmak üzere Batı Müziği’nin de inceliklerini öğrenecek geniş bir müktesebata sahiptir.

Mûsikîye dair iyi bir dinleyici olan Âkif, aynı zamanda evladı gibi sevdiği sonrasında uzun müddet beraber olduğu Neyzen Tevfik’ten ney dersleri almıştır. Bu sazı tam olarak icra edememenin ümitsizliğine ara ara kapılsa da gösterdiği sebat sonucu hem notayı öğrenmiş hem de Türk Mûsikîsi’nin inceliklerinin kendini gösterdiği saz ve sözlü eserleri ney sazıyla meşk etmiştir. Bugün çoğu musikişinasın dahi tam olarak bilmediği 28 zamanlı devr-i kebîr usulünü vurabilmekteydi.

Mûsikî meclislerinde özellikle ses üstadların bulunduğu ortamlarda okumaktan ziyade mırıldanarak eşlik etmeyi tercih etmiştir. İcrası gibi mûsikîyi dinlemek te Âkif’e göre bir sanattı. Hatta bu meclislerle icra esnasında dinleme adabına oldukça riayet eder buna uymayanları da uyarırdı.

Âkif, İstiklal harbi yıllarında bir dönem Ankara’da Taceddin Dergâhı’nda ikamet etmiştir. Bu dergâh Âkif’in hayatında mühim bir yere sahiptir. Kendi tabiriyle buradaki zamanı oldukça istifadeli ve bereketli geçmiştir. Bu bereket mûsikî cihetinden de kendini göstermiştir. Dergâh o dönemin önemli şâir, mûsikîşinas, şeyh, ilim adamları, sanatkârların biraraya geldiği merkez haline gelmişti. Milli ve ilmi meselelere ilaveten şiirlerin, ilahilerin, naatlerin, kasidelerin, şarkıların okunduğu adeta bir gül bahçesi hükmündeydi.

Âkif’in bu ilgisi ve merakı onu mûsikî sahasının üstâdlarıyla hemhal olmaya sevk ediyordu. Özellikle zikredilmesi gereken kişilerden bazıları şunlardır: Neyzen Tevfik, Hafız Sami, Şerîf Muhiddin Targan, Bursalı Hafız Emin Efendi, Tanburi Ali Efendi’nin oğlu Tanburi Aziz, Ali Rıfat Bey, Hafız Kemal, Sadeddin Kaynak, Sadi Işılay vd.

İsmi geçen mûsikîşinaslardan Neyzen Tevfik ile Âkif arasında çok sıkı bir dostluk vardı. Âkif, Neyzen Tevfik’i evladı gibi görür onunla özel olarak ilgilenirdi. Ney üfleme tarzı, Âkif’e müthiş bir rahatlık ve sürur verirdi. Neyzen Tevfik, Âkif’i adeta manevi mürşid olarak telakki eder ve ona göre hürmet ederdi. Bu muhabbet tabiki karşılıklıydı.  Öyle ki Âkif, bazen neyzen Tevfik’in içki içmesine ve onun sarhoş haline çok üzülür hüngür hüngür ağlar ve ona dua ederdi.

Hz. Peygamber’in soyundan gelen, terbiyesi, duruşu, nezaketi, tevazuu ve her açıdan mükemmel bir sanatkâr olan Şerif Muhiddin Targan’ın yeri Âkif’in dünyasında bambaşka idi. Dostu İzmirli İsmail Hakkı Bey’in tavassutu ile tanışan bu ikili muhtelif vesilelerle çoğu zaman bir araya gelmiş ve aralarında güçlü bir manevi bağ oluşmuştu. Özellikle Targan ailesinin Çamlıca’daki köşklerinde cumartesi günleri tertip edilen mûsikî meclisleri Âkif’in müdavimi olduğu toplantılar arasındaydı. Âkif şiirler okur; Şerif Muhiddin ise ona uduyla eşlik ederdi.

Mehmed Âkif, aynı zamanda Darülfünûn’dan talebesi olan bu mûsikî dehası dostuna çok büyük hürmet gösterir onu hep tazimle yâd ederdi. Buna misal olarak Targan’a yazdığı bir mektubun bir bölümünde şu ifadelere yer vermiştir: “Cedd-i muazzamınızın mukaddes nâmına yemin ederim ki hayatımda kalıcı, maddiyattan uzak bir zevk duydumsa, onu sizinle geçen âlemlerimde duydum…”  Aynı şekilde Şerif Muhiddin de Âkif hakkında Eşref Edîb Bey’den naklen şöyle anlatır: “Bazen saatlerce oturur ancak birkaç kelime konuşurduk. Fakat ayrıldığımızda sanki günlerce konuşmuş gibi kalplerimiz dolu olarak ayrılırdık. Ben çalardım o dinlerdi. O şiirlerini okurdu, ben ağlardım. Diyebilirim ki ben ondan gördüğüm alakayı, muhabbeti yeryüzünde kimseden görmedim. Ben Amerika’da gurbet ellerinde kimsesiz kaldığım zamanlarda yalnız ve yalnız o beni unutmadı. Âkif, Âkif… O anlaşılmaz bir yaratılış sırrıdır!” Bu muhabbetin nişanesi olarak Âkif Safahat’ın yedinci kitabındaki Gölgeler’i ona ithaf eder. Aynı şekilde Şerif Muhiddin ise Hüzzam Saz Semaisi’ni Âkif’e ithaf eder.

Âkif’in bir diğer mûsikîşinas dostu ise Bursalı Hafız Emin Efendi’dir. Gür ve davudî sesiyle kendisine hayran bırakan Bursalı Emin, Âkif’in sık sık görüştüğü kişiler arasındaydı. Hafız Emin’in Kuruçeşme’de okuduğu gazelin Laleli Camii’nden işitildiği anlatılır. Neyzen Tevfik, Bursalı Hafız Emin ve Âkif bir araya geldiğinde uzun uzun süren fasıllar icra ederlerdi. Bunlar arasında özellikle “Boğaziçi Faslı” olarak nam salan bir meşk vardır ki boğazdaki tüm sandalların bu fasla eşlik ettiği ve sabaha kadar devam ettiği rivayet edilir.

Âkif’in diğer bir mûsikîşinas dostu Süleymaniye Camii Başmüezzini Hafız Kemal’dir. Hafız Âsım Şakir aracılığıyla tanışan bu iki zât aynı zamanda Şerif Muhiddin Targan’ın Çamlıca’daki cumartesi meşklerinle beraber olmuşlardır. Âkif, Hafız Kemal’in okuyuşunu pür dikkat dinler. Gördüğü eksiklikleri tashih ederdi. Hafız Kemal de bu tashihatı kemâli edeble kabul eder ve düzeltirdi.

Âkif çok iyi bir sazende veya hanende değildi ancak çok iyi bir dinleyiciydi. Mısır’da kaldığı süre zarfında dahi gramafon aracılığıyla Türk Mûsikîsi’nin önemli mûsikîşinaslarından Şerif Muhiddin Targan, Tanburi Cemil Bey, Hafız Kemal ve Mısırlı Şeyh Mahmud’un plaklarını dinlemekten geri kalmamıştır. Mısır’da bulamadığı plakları İstanbul’dan getirtmeyi ihmal etmemiştir.

Âkif yukarıda da zikrettiğimiz gibi mûsikîyi can kulağıyla dinler ve o esnada dikkatini başka bir şeyin dağıtmasına müsaade etmezdi. Tanburi Ali Efendi’nin “Şimşîr-i nigâhınla vuruldum ciğerimden”, Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin “Doldur getir ey sâkî-i gül-çehre piyâle”, sözleri Yunus Emre’ye ait ilahilerden “Seni ben severim candan içeru”, “Ben yürürüm yâne yâne”, “Bu akl ü fikr ile Mevlâ bulunmaz”, sözleri Nesîmî’ye ait “Ben melâmet hırkasını kendim giydim eğnime”, Saffet Efendi’nin “Gözüm ki kâne boyandı” ve nice eserleri meftun olarak dinlerdi.

Son olarak Âkif’in şiirlerinin bestelenmesi hususuna gelince burada da hatırı sayılır bir külliyat oluştu diyebiliriz. Tespit edebildiğimiz kadarıyla Âkif’in şiirlerine dair 100’ün üzerinde beste bulunmaktadır. Yaklaşık 60 farklı şiiri muhtelif sanatkârlar tarafından bestelenmiştir. Bu sayınının özellikle günümüzde daha da arttığı ve artacağı kanaatindeyiz. “Asım’ın Nesli” ancak bu hikmetli mücevherlerle irşad edilebilir.

12 Mart 1921 tarihinde yüce meclisimize gönderilen 724 şiir arasından seçilen ve üstad Âkif’in ümmete hediyesi olarak takdim ettiği İstiklal Marşı’na yaklaşık 20 beste yapılmıştır. Bununla beraber diğer şiirlerine Ali Rıfat Bey (Çağatay), İsmail Hakkı Bey, Lemi Atlı, Sadeddin Kaynak, Abdülkadir Töre, Giriftzen Asım Bey, Mehmet Zati Arca, Şerif İçli, Yıldırım Gürses, Osman Zeki Üngör, Cinuçen Tanrıkorur, Süleyman Erguner, Mehmet Kemiksiz, Amir Ateş, Mustafa Kılıç, Mustafa Sunar, Yahya Soyyiğit, Osman Nuri Özpekel, Ömer Karaoğlu vd. mûsikîşinaslar bestelemiştir.

İstikbalin yalnızca göklerde değil aynı zamanda köklerde olduğu hakikatini hiçbir zaman unutmamamız gerekir. Bu vesileyle kutlu mazimizin hazinelerine canla başla sahip çıkmamız ve onu hayatımıza tatbik etmemiz icap eder. Âkif’in mûsikî hatıratlarına dair daha fazla malumat sunulabilirdi. Biz şeker tadında olması adına bu kadarıyla iktifa ediyoruz. İlgilisi arzu ederse Nuri Özcan, Mustafa İsmet Uzun, Beşir Ayvazoğlu, Osman Öksüzoğlu hocaların yazılarına müracaat edebilir.

 

Okumaya Devam Et...

Müzik

“Kâni Karaca Kim Diye Sorarsanız”

Üstatla ilgili en kapsamlı çalışmaları yapan Gönül Paçacı Tunçay “Bizim gözümüzün önünde, bizim ulaşamayacağımız bir örnek, özel bir kişilik.” diyerek kendisi ile ilgili en güzel tanımlamalardan birisini yapıyor.“Kani Karaca’nın varlığı şüphesiz çok çok önemlidir, ondan daha önemli olan onun varlığını algılayabilen insanların sayıca artacak olmasıdır.”

EKLENDİ

:

“Kani Karaca kimdir?” diye sorarsanız, “canım, şarkıcının teki, alelade bir şarkıcı…” olarak tanımlar Kani Karaca. Bu cevaba minik bir gülümseme sonrası, eğer alelade bir şarkıcı bu meziyetlerde ise dünyaya kaç tane şarkıcı gelip geçmiştir sorusu eşlik eder içinizde.

Küçükken televizyonda yayınlanan kandil geceleri ve Mevlevi ayinlerinde hem okuyucu hem Kudümzen olarak görmüştüm; siyah gözlükleri ve ilginç ses tekniği ile dikkatimi çekerdi. Tabi büyüdükçe yaptığı işin derinliği ve yeteneğinin büyüklüğünü kavramaya başlıyorsunuz. Aslında hayata, çok küçük yaşlarda bir kaza sonucu gözlerini, 3 yaşında da babasını kaybederek tırnak içinde dezavantajlı başlayan Üstat, Allah vergisi ifadesinin en güzel örneğini gördüğümüz özel bir yetenekle donanmış ve bu donanıma, kendisi ile barışıklığını eklemiş bir insan…

Batı her gittiği noktaya kendi kültürünü de götürmüş, öğretmiş, özümsetmiş ve en üst düzey olduğunu toplumlara zorla ya da sevdirerek kabul ettirmiş. Dünyanın neresine giderseniz gidin Mozart, Beethoven, Bach gibi müzik dâhilerinin isimlerinin bilinir olduğunu görürsünüz. İnsanlar eserlerini dinlememiş olsa bile bir şekilde bu isimleri bilmektedirler. Biz de yıllar boyunca bu eziklik duygusu ile hem kulağımızı hem de gözümüzü kapatarak içimizdeki dâhilerin büyüklüğünü fark edemedik. Özelinde Kâni Karaca genelinde birçok kişi üstte saydığımız isimlerden daha az yetenekli değildi. Ama maalesef sadece bilen biliyordu.

Üstatla ilgili en kapsamlı çalışmaları yapan Gönül Paçacı Tunçay “Bizim gözümüzün önünde, bizim ulaşamayacağımız bir örnek, özel bir kişilik.” diyerek kendisi ile ilgili en güzel tanımlamalardan birisini yapıyor.

Kendimizi Üstat’la az çok aynı dönemde yaşamış olmaktan dolayı kısmetli sayıyoruz ancak Kani Karaca’nın, kimlerle meşk ettiğini öğrenince onun da ne kadar kısmetli olduğunu anlıyoruz. Bunlardan birkaçını saymadan geçmeyelim: Sadettin Kaynak, Hafız Ali Efendi, Sadettin Heper, Nuri Halil Poyraz, Refik Fersan, Mesut Cemil, Münir Nurettin Selçuk ve Alaattin Yavaşça… Bu kadar yetenekli bir talebeye ders vermek de öğretici için dünyanın en zevkli işidir diyor Emin Işık. Artık kim ne kadar ve hangi açıdan kısmetli, sizin takdirinize bırakıyorum.

Üstad, akordu çok iyi yapılmış bir saz gibidir, eğer bu musikinin perdelerinin frekansını sağlıklı tespit ettirmek isteyen bir fizikçi varsa Kâni’ye tespit ettirsin.” diyor Alaattin Yavaşça.

Kani Karaca’yı sadece ses ve makam kullanımı alanında değil ritim hâkimiyeti, besteciliği ve inanılmaz derecede geniş repertuvarı ile yüzyıllarca birikmiş öz kültürümüzün özel ürünlerinin bugüne ve sonrasına taşınmasında büyük bir bellek olarak da görmek lazım. Yine Gönül Paçacı Tunçay’ın bir tespiti ile yazımıza virgül koymuş olalım: “Kani Karaca’nın varlığı şüphesiz çok çok önemlidir, ondan daha önemli olan onun varlığını algılayabilen insanların sayıca artacak olmasıdır.”

Biz de bu temenniye bir katkıda bulunabildiysek ne mutlu…

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar