Bizimle İletişime Geçin

Şahsiyet

Baykara Saltanatının Direği Ali Şir Nevâyî

EKLENDİ

:

Mezra’-ı dehr ara saç lutf ile ihsan tuhmı

Her ne ekseng, anı-ok çünki orar-sen ahir

(Dünya tarlasına lütuf ve ihsan tohumunu saç/

 Her ne ekersen sonunda onu biçersin.)

Ali Şir Nevâyî

 

Timurluların son ve ünlü sultanı Hüseyin Baykara, aziz dostu Ali Şir Nevâyî’nin kabrini her ziyaret edişinde hatıralar gözünde canlanıyor, duaya açılan elleri ve nemli gözleriyle kalakalıyordu. Dalıp gittiği siyah beyaz film şeridinin başrolünde hep mektep ve kader arkadaşı Ali Şir oluyordu. Etki gücü dinamik bu mazide kalmış filmde, saltanatının direği, ülkü adamı Nevâyî; bir yandan sevdalı olduğu Türkçeyle yüksek sanat eserleri veriyor, Çağatay dilini ve edebiyatını millî ruhla klasik bir seviyeye çıkarmaya çalışıyordu. Diğer yandan sarayda ülke sorunlarını aşkla çözmeye çalışan bu vezir, Herat’ın çarşı pazarında halkın dertleriyle ilgilenen hizmet gönüllüsü olarak koşturuyor. Altmış yıllık ömrüne kendi bütçesinden sayısız vakıf binaları; “Nevâyî Dili”, “Nevâyî Tarzı” isimleriyle nam salmış güzellik ve özgünlükte kaleme alınan otuzdan fazla eser sığdıran, çağlar üstü bir şair unvanıyla Türk edebiyatı tarihine adını yazdırıyor.

Dostunun mezarı başından ayrılmadan yavaş yavaş akan film şeridi birkaç tatlı yaşanmışlıkla renklenince Sultan’ın yüzünde tebessüm beliriyor: Sultan, ülke ve saray sorunlarından uzaklaşmak, kafasını ve ruhunu dinlendirmek için sık sık veziri ve dostu Ali Şir ile birlikte ormanın derinliklerine ava çıkardı. Av sırasında dostunun anlattığı hikâyelerle neşelenirdi. Ali Şir yine sultandan izin alarak şu hikâyeyi anlatmıştı: “Eski zamanlarda padişahlardan biri vezirleriyle avcılık konusunda sohbet ediyormuş. Patavatsız, abartılı konuşmalarıyla tanınan bir vezir padişaha, “Bir seferinde geyiğin birini kulağından girip ayağından çıkacak şekilde okla vurdum.” deyince padişah sinirlenerek ‘Sarayımda doğru ve edepli konuşmayanın cezası ölümdür, çağırın celladı!’ demiş. Sohbete katılan akıllı bir vezir, şu sözleriyle ortalığı yatıştırıp arkadaşını ölümden kurtarmış: ‘Padişahım! Vezirinizin sözü doğrudur çünkü o av seferinde ben de vardım. Kendisi yayını çektiğinde, tepenin üstünde duran geyik, ayağıyla kulağını kaşıyordu. Vezirinizin attığı okun geyiğin kulağını delip ayağından çıktığı gerçektir.’

Hüseyin Baykara o gün kahkahalarla gülmüştü bu hikâyeye. Onun tebessüm etmesine vesile olan bir başka hatıra da şuydu:

Sultanın bazen hoşgörüsünden bazen zaaflarından yararlanmasını çok iyi beceren Vezir Mecdettin, sıkça yaptığı gibi yine şöhretini çekemediği Ali Şir’den söz açmıştı. “Ali Şir Efendimiz fakirlere yaptığı bağışlardan başka onlara borç para da veriyormuş.” “Bunda şaşılacak ne var?”  Mecdettin beklediği soruyu duyunca kelimelerin üzerine basa basa manalı cevabını vermekte geç kalmamış ve şöyle demiş: “Şaşılacak tarafı şu ki borçlanan fakirler, bunu nasıl, ne zaman öderiz, diye sorduklarında, Ali Şir, Sultan Hüseyin öldüğü zaman ödersiniz, diye cevaplarmış.” Baykara, “Ne demek bu?” diye sorunca Mecmeddin “Bu soruya kendilerinin cevap vermesinin münasip olacağı kanaatindeyim sultanım! Şu kadarını söylememe müsaade ediniz ki halkı, ecelinizin çok yaklaştığına inandırmaya kalkışması bana hoş gelmedi.” demiş. Sultan Hüseyin üzgün, şaşkın biraz da Mecdettin’e güveni az olması sebebiyle kuşkulu bir tarzda sormuş: “Yanlış bir haber duymadığından emin misin?” Kısa bir sessizlikten sonra Ali Şir, emin adımlarla huzura çıkıp Baykara’yı saygı ve sevinçle selamlamış. Sultan, Mecdettin’in söylediklerini ona ilettikten sonra Ali Şir ile aralarında şu muhavere geçmiş: “Acaba benim sohbet arkadaşım, kader arkadaşım ölmemi mi bekler yoksa halka yakında öleceğimi mi ima etmek ister?” “Efendimiz, size bu borç meselesini eksik anlatmışlar.” “Nasıl eksik?” “Fakirlere, borcunuzu Sultan Hüseyin ölünce ödersiniz, dedim ama ondan sonra da şunu ilave ettim: Eğer borcunuzu geç ödemek isterseniz ömrünün uzun olması için Sultan Hüseyin’e daima dua ediniz.” Bu konuşmadan sonra Mecdettin utançtan başını öne eğerken Baykara sevinip kahkahalarla gülmeye başlamış.

Sultan’ın, dostunun mezarı başında dalıp gitmesi, Ali Şir’in âlim, zeki ve renkli kişiliğinin yanı sıra devlete hizmetlerini de hatırlamasındandı. Yol arkadaşının; vergi yüzünden ayaklanan halkı camiye toplayıp onları yatıştıran konuşmasını mı, taraftar toplayıp Sultan’a baş kaldıran Yadigâr’ı yakalayıp huzura getirişini mi, neyi hatırlasa dostunun sadakati ve fedakârlığı karşısında gözleri doluyor, ona dualar ediyordu.

Sultanı hatıralarıyla baş başa bırakıp büyük düşünür Ali Şir Nevâyî’nin çağları aşan şiir gücünü örnekleyen beyitleriyle 9 Şubat 1441 doğum yıldönümünde onu hayır ve minnetle yad edelim:

Işkdın köp ma’rifet harc eyledi Mecnun manga

Bolmasa Mecnun kılur mu harç, mendin örgenip

 

beytinde aşkın marifet ile mükemmelleştiği vurgulanmakta iken aşağıdaki beyitte şair, cehaletle yaşamaktansa irfanla ölmenin daha iyi olduğunu, kurtuluşa ancak irfanla erişilebileceğini ifade eder:

 

Ey Nevâyî cehl ile ölmek katık işdür, velî

Çün kemâl-i ma’rifet kesp oldı, ne noksan ölüm.

 

Türklere ve Türkçeye muhabbetiyle kendini tam bir hoca gibi sorumlu hisseden Ali Şir Nevâyî ’ye Türk edebiyatı çok şey borçludur.

 

Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Çok Okunanlar