1. Anasayfa
  2. Edebiyat
  3. İnceleme

Bir Aşk ve İman Kıyâmı: “Vesîletü’n-necât”

Bir Aşk ve İman Kıyâmı: “Vesîletü’n-necât”
0

Merhûm Süleyman Çelebi’nin kalbinden dökülen ve asırlardır gök kubbemizde yankılanan o mübarek ses, sadece bir şiir değil; toprağa, ruhumuza ve kimliğimize ilmek ilmek işlenmiş bir muhabbet meşalesidir. Gelin, bu köklü mirası ve onun ruhumuzu kuşatan derin hikâyesini birlikte yâd edelim…
Arapça “v-l-d” kökünden süzülüp gelen ve kelime anlamı itibarıyla “doğum zamanı ve doğum yeri” manalarına tahsis edilen mevlid; ıstılahi manada Âlemlerin Efendisi’nin (s.a.v.) kutlu doğumunu, mucizelerle örülü hayatını ve fani âlemden bekaya irtihal edişini konu alan abidevi eserleri ifade eder. Zira bizim medeniyetimiz, yalnızca soğuk kanunlar veya fıkhî kaideler kütüğünden ibaret değildir. Aksine kalbin, irfanın ve estetiğin aynı potada harmanlandığı muazzam bir muhabbet iklimidir.
Tarih boyunca Resûl-i Kibriyâ Efendimizi anlatan pek çok edebi tür teşekkül etmiştir. Siyer kitapları O’nun mübarek ömrünü kronolojik ve tarihi bir disiplinle ele alırken, Na’t-ı Şerifler kalplerde tutuşan özlemi ve övgüyü dile getirmiştir. Mevlid ise bu iki ummanın tam kesiştiği yerde durur; hem tarihi hakikati hem de lirik bir coşkuyu bünyesinde barındıran müstesna bir türdür. Bu abidevi eserler, yüzyıllar boyunca halkın ruhundaki peygamber sevgisini taze tutan adeta “popüler birer siyer” vazifesi görmüştür.
Süleyman Çelebi Hazretlerinin Vesîletü’n-necât adlı eserinin yazılış hikâyesi sanırım pek çoğumuzun malumudur. Bizlerin dualarla, salavatlarla “Mevlîd-i Şerif” olarak bildiğimiz bu eserin harcı Bursa’da karılmıştır. Rivayet olunur ki Süleyman Çelebi, Bursa Ulu Camiinin imamıdır. Günlerden bir gün batıni görüşlere sahip İranlı bir vaiz, kürsüden: “Biz peygamberler arasında hiçbir ayrım yapmayız” (Bakara, 2/285) âyetini okuyarak, bütün peygamberlerin faziletçe tamamen eşit olduklarını iddia eder.
Bu söze kalbi razı gelmeyen Süleyman Çelebi Hazretleri hemen irfanla doğrular ve o ayetin “iman etme” hususundaki eşitliği vurguladığını, fazilet ve mertebe bakımından ise peygamberler arasında derece farkı bulunduğunu “Biz peygamberlerin bir kısmını bir kısmına üstün kıldık” (Bakara, 2/253) âyetiyle dile getirir. Ardından kalbinde tutuşan o Peygamber sevgisini mısralara döker ve “kurtuluş vesilesi” anlamına gelen o eşsiz mesnevisini kaleme alır.
İşte bu mukaddes eser, XIV. yüzyıldan beri Anadolu coğrafyası başta olmak üzere tüm Osmanlı hinterlandında; Batı Trakya, Bulgaristan, Makedonya, Kosova, Sancak ve Bosna gibi gönül coğrafyalarımızda dini kimliğimizin en sağlam sütunlarından biri olarak okunmaya devam etmektedir. Süleyman Çelebi’den sonra da yüzlerce mevlid yazılmıştır elbette; fakat hiçbiri Vesîletü’n-necât kadar maruf, meşhur ve yüreklere sirayet eden bir güce ulaşamamıştır. Sadettin Ökten hocamızın Mevlîd-i Şerif hakkında “Milli mutabakat metnidir” şeklindeki tespiti, işte bu yüzden son derece yerindedir.
Tarih boyunca Mevlid okumanın aleyhinde bulunan bazı çevreler de olmamış değildir. Özellikle Selefi-Vehhabi anlayışa sahip kesimler Mevlid okumayı bir “bid’at-ı seyyie” olarak nitelemiş, hatta işi bu geleneği sürdürenleri şirketle ilişkilendirmeye kadar götürmüşlerdir. Buna karşın ekseri Sünni ulema, bu güzel geleneği hep müstehap görmüş ve teşvik etmiştir.
Ömer Nasuhi Bilmen hocanın İstanbul müftülüğü yaptığı yıllardır… Ziyaretine gelen bir zat edeple değil, sertçe bir edayla: “Efendim, İstanbul camilerinde şu mevlit okuma geleneğini artık yasaklasanız?” der. Normalde son derece mütevazı, nazik ve kibar bir zat olan Ömer Nasuhi Hoca, bu teklif karşısında bir aslan gibi kükreyerek adama dönerek: “Defol, bre mel’ûn! Hiç olmazsa Mevlid sayesinde insanımız Allah diyor, Salavat getiriyor!” der ve o şahsı huzurundan kovar.
Mevlîd-i Şerif okumanın, bilhassa baskı ve zulüm altında kalmış Müslüman toplulukların hayatında dini ve milli kimliği koruma hususundaki rolü göz ardı edilemez. Nitekim İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mustafa Karataş hocamızın bir Balkan gezisi esnasında Kırım Türkleriyle ilgili naklettiği şu hatıra, bu hakikati ne kadar da güzel özetler:
Mustafa Karataş hocamız içtenlikle bir itirafta bulunur: “Ben de 1997 yılında Kırım’a din görevlisi olarak gidinceye kadar Mevlîd okumaya karşı idim. Oraya varıp olan bitenleri gözlerimle gördükten sonra fikrim tamamen değişti.”
Bildiğiniz üzere 1945’lerde, İkinci Dünya Savaşı sırasında önce Almanlar Kırım’ı işgal etmişti. Almancayı zorunlu kılıp Türkleri ağır baskı altına aldılar. Almanlar çekilince bu kez Rus zulmü başladı. Komünizmin acımasızca uygulandığı Sovyetler Birliği döneminde Kırım’da; Kur’an okumak, Arapça dua etmek, Türkçe türkü söylemek, Türkçe konuşmak, hatta Türkiye özlemi doğar korkusuyla Karadeniz’e doğru bakmak bile yasaklanmıştı. Öyle ki, Kırımlı bir dede sırf torununa Sübhaneke duasını öğretti diye şehir meydanında, diğer Müslümanlara gözdağı vermek amacıyla kurşuna dizilmişti.
Yine 1945’lerde Stalin yönetimi, Kırım Türklerini hayvan vagonlarına istif ederek Sibirya ve Özbekistan sürgününe gönderdi. Aç, susuz ve biilaç yollara düşen bu masum insanların yarısı henüz vagonlarda, diğer yarısı da sürgün yollarında hayatını kaybetti. Yıllar sonra Sovyetler Birliği parçalanınca, o sürgünden sağ kalanlar, evlatları ve 1945’lerde sürgün edilen Müslim ağalar, Hasan ağalar, Rıza ağalar ata yurtları Kırım’a yeniden döndüler.
Onlara dinlerini öğretmek için orada bulunan Karataş hocamız, o günleri şöyle anlatır:
“Bana saflıkla ve derin bir özlemle ‘Hocam, Kâbe-i Muazzama İstanbul’da mıdır?’ diye soruyorlardı. Türkiye’yi ve Türkiye insanını adeta mukaddes bir varlık gibi görüyorlardı. Bir gün onlara vaaz verirken baktım ki Kırımlı kardeşlerimiz hüngür hüngür ağlıyor. ‘Hayırdır inşallah, ben çok mu güzel konuşuyorum da böyle ağlıyorsunuz?’ diye sorduğumda bana şu cevabı verdiler:
“Hayır hocam hayır, biz seni dinlemiyoruz bile… Sen Türkiye’mizden geldin ya! Türkiye’den bir hoca olarak geldin ve bize dinimizi öğretiyorsun ya! Allah’ım bu ne büyük nimet, bu ne büyük devlet!” diyerek sevinçten gözyaşı döküyoruz.
Netice itibarıyla Prof. Dr. Mustafa Karataş hocamızın da müşahede ettiği gibi; Kırım Türkleri öz dillerini ve Türkçelerini TRT 1’den dinledikleri türkülerle, dinlerini ve manevi bağlarını ise gizlice okudukları Mevlîd-i Şerif ile korumuşlardı. Bu durum, asırlar boyu baskı ve zulüm altında inim inim inleyen bütün Müslüman halklar için geçerli bir varoluş reçetesidir. Bugün hâlâ Bosna’da, Saraybosna’da, Üsküp’te, Prizren’de Osmanlı Türkçesiyle yazılmış Mevlîd-i Şerif mısralarının yükselmesi tesadüf değildir. Çünkü bir türkünün ve mevlidin sözlerinde sadece kelimeler değil; bir kültür, bir medeniyet ve dipdiri bir ruh vardır. Bugün ne yazık ki birçok Türk boyu soyunu ve hüviyetini kaybettiyse, milli ve dini kimliğin surları olan dillerini ve dinlerini koruyamadıkları içindir. Mevlid okumalar, Âlemlerin Efendisi’ne duyan derin bir sevgi ve bağlılığın en estetik ifadesidir. Yaşadığımız bu çağda bilhassa Batı dünyasında sistemli bir şekilde yürütülen islamofobi ve anti-İslamizm gibi dalgaların önüne, ancak Mevlid gibi İslam’ın irfani, estetik ve kapsayıcı boyutunu yeniden ihya ederek geçebiliriz. Bu ulvi sorumluluk fert fert her birimizin omuzlarında olduğu kadar, Müslümanların kurum ve kuruluşlarının da üzerine düşen tarihi bir görevdir.
Vesîletü’n-necât ile gönüllerimize Peygamber sevgisini nakşeden merhum Süleyman Çelebi Hazretlerine ve bu meşaleyi söndürmeyen tüm geçmişlerimize rahmet olsun.

13.11.1959 yılında KONYA’nın Kadınhanı ilçesi Demiroluk Köyü’nde doğdu. İlköğrenimini burada tamamladı. 1981 yılında Konya İmam-Hatip Lisesi’ni; 1984 yılında ise Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’ni bitirdi. 1981-1995 yılları arasında Diyanet İşleri Başkanlığı ve Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde çeşitli görevlerde bulundu.Yüksek Lisans’ını Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “Nübüvvet Öncesi Câhiliye Toplumu” adlı tez çalışması ile yaptı. (1990). Doktora’sını, “Kur’an’da Hidâyet ve Dalâlet” adlı teziyle aynı üniversitede tamamladı. (1994). 1995 yılında Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam Anabilim Dalı’na Yardımcı Doçent olarak atandı. 1998 yılında Doçent oldu.2004 (15 Ocak) yılında Profesör oldu. Halen Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanlığı ve Temel İslam Bilimleri Bölümü Kelam Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Prof. Dr. Ramazan Altıntaş, evli ve üç çocuk babasıdır

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir