Bizimle İletişime Geçin

Düşünce

Bizim Evden Haberler

Acayip bir yıl geçirdik. Ne varsa gördük: Koronası-çekirgesi, salgını-savaşı, ambargosu-savunması, cinayeti-tacizi, arsızı-hırsızı; pisliğini örteni, gözünü yumanı, kulağını tıkayanı, aklımızla alay edeni; insanlık düşmanı ırkçıları, İslam korkusu üreten zorbaları, yersiz yurtsuz masumları… Hepsini bu geçtiğimiz yıl içinde gördük vallahi! Bunlar hem bizim evde hem dışarıda. Anlayacağınız her yanda. Eskilerin dediği gibi umum-i belvâ. Herkesin başına bela, herkes bir şekilde müptela. Genci-yaşlısı, kadını-erkeği, amiri-memuru, köylüsü-kentlisi, işçisi-patronu… Hiç fark etmiyor, yakalıyor, yakasını bırakmıyor ya biri ya öteki.

EKLENDİ

:

Genel Manzara

Acayip bir yıl geçirdik. Ne varsa gördük: Koronası-çekirgesi, salgını-savaşı, ambargosu-savunması, cinayeti-tacizi, arsızı-hırsızı; pisliğini örteni, gözünü yumanı, kulağını tıkayanı, aklımızla alay edeni; insanlık düşmanı ırkçıları, İslam korkusu üreten zorbaları, yersiz yurtsuz masumları…

Hepsini bu geçtiğimiz yıl içinde gördük vallahi! Bunlar hem bizim evde hem dışarıda. Anlayacağınız her yanda. Eskilerin dediği gibi umum-i belvâ. Herkesin başına bela, herkes bir şekilde müptela. Genci-yaşlısı, kadını-erkeği, amiri-memuru, köylüsü-kentlisi, işçisi-patronu… Hiç fark etmiyor, yakalıyor, yakasını bırakmıyor ya biri ya öteki.

Bir boşluğun, sarhoşluğun, gafletin, açığın veya açlığın olmaya görsün! Hele bir de varsa hırsın ve hevesin, gemlenmez arzuların, görünme ve gösterme tutkuların; peşindeysen hazların, baştan çıkaran havaların, uçuran gazların, süründüren tozların, esrarlı ortamların, saçma tılsımların, kötü alışkınlıkların, akla ziyan taşkınlıkların…

Artık ne deyim ben sana?

Bizim Evden Manzara

Bunları burada bırakıp gelelim bizim eve.

Bugünlerde evde bir curcuna, laflar havada uçuşmada. Ağzına geleni söyleyen, söylediğine pişman eden, uçmaya kalkışıp yere çakılan, hava atayım derken kapaklanan, üste çıkayım derken altta kalan, savurayım derken savrulan; yanmayan saçta kavrulan, yandım diye bağıran, saman çöpünü hezen zannedip altında ezilen, sinekten korkup köşede büzülen, bir damla sudan nem kapıp soluğu acilde alan, kıldan tüyden işkillenip armut sapından, üzüm çöpünden hesap yapan; bilimden din çıkaran, dualara sataşan, her gördüğüyle dalaşan, görmeyince hırçınlaşan; bir köşede küf tutan, her bulduğunu yutan, herkesin yanında saf tutan…   Bunların hepsi hatta daha fazlası bizim evde var.

“İyi de bu evde hiç mi güzellikler, iyilikler, dostluklar, arkadaşlıklar, kardeşlikler, yardımseverlikler… yok?

Var elbette. Olmaz olur mu? Hem de âlâsı.

Var olan güzelliklerin yanında o sayılanlar, devede kulağı kalır. Ama güzelliklerin hiç biri afişe olmuyor, medyamız tarafından manşet yapılmıyor be kuzum!

Peki, biz niye onları sayıyoruz?

Hiçbiri olmasın, ebediyen tedavülden kalksınlar diye. Biliyorum bu dediğim, ancak cennette olur. Neticede dünya hayatı, imtihan meydanı. Bu tür şeyler olacak ve bizler bu meydanda bunlara bulaşmadan yaşamanın bir yolunu bulmaya çalışacağız inşallah.

Evden Özel Haberler

Bunları da bir yana bırakalım, gelelim bizim evden özel haberlere. Haberimiz üç tane, her biri birbirinden afişe.

1. Kur’an’ı Tartışmaya Açma

Geçmişte kaldı sanıyorduk, meğer derinden devam ediyormuş. Bir anda çıktı, hemen de başköşeye oturdu. Odalarda, salonlarda, hatta balkonlarda bile konuşuldu. Evin ilan köşesinin en başına kondu. Bir anda evde öbekleşmeler başladı, her öbek gardını aldı, birbirine parmak salladı.

Neymiş? Kur’an öyle değil, böyleymiş.

Nasıl başladı? Tefsirci sıfatını taşıyan ev halkından biri, Kur’an hakkında konuştu, sonra da ortalıktan savuştu. Allah’ı tenzih edeyim derken Kur’an’ı ve Hz. Peygamber’i tartışmaya açtı, ortalık karıştı.

Oldu mu ya şimdi?

Eh be kardeşim! Ne güzel tefsirci olacaktın, oldun da zaten. Bir meal yazdın, bir de tefsir yazıyordun. Devam et işte işine! Fikirlerini gene söyle üslubunca ve usulünce. Derdin Yüce Allah’ı tenzih ise bunu da söyle. Ama sen ne yaptın? Allah’ı tenzih için Kur’an hakkında garip şeyler deyip Hz. Peygamber için olmadık sözler ettin.

“Yok, Kur’an’daki bazı ifadeler Allah’a değil (hâşâ!) Peygamber’e aitmiş. Böylesi insanî ifadeleri Allah kullanmazmış.”

İyi de güzel kardeşim! Yüce Allah bu Kur’an’ı kendisine değil, yarattığı ve yönettiği evrendeki kullarına gönderdi. Onların anlayacağı, kavrayacağı ve uygulayabileceği bir ifade ve üslupla indirdi. İyilerin yanında kötülerin sıfatlarını da saydı ki, dostlarını ve düşmanlarını kulları bilsinler de yanlışa düşmesinler diye. Muhkemi indirdi yol göstermek için, müteşabihi indirdi sınamak için. Sizin mantığınızla gidersek, evrende sevmediğimiz, kötü gördüğümüz veya beğenmediğimiz şeyleri Allah yaratmış olamaz, demeye başlarız. Hâşâ ve kellâ!

En çok zoruma giden, ilmi ve hikmeti öğreten Hz. Peygamber’in bir mitoloji yazarına benzetilmesi.

Ne bu Allah aşkına!

Biz seni tefsirci olacak, hatta tam da oldu, diye düşünürken tek tipçi bir yorumcu olup çıkmışsın. Kur’an’ın bir kavramını alıp tek bir anlama indirgeyip “aha da buldum!” vaveylasıyla ortalığı ayağa kaldırmışsın. Hazırda bekleyen velvelecilere de iyi bir fırsat sunmuşsun. Bundan sonra artık, ister al, ister sat!

Suyutî dedin, Zerkeşî dedin, haydi bunlarla bir kısım insanları ikna ettin. Mukatil’i, Hevvarî’yi, Taberî’yi, Maturidi’yi, Vahidî’yi, Zemahşeri’yi, Razî’yi… hasılı koca bir tefsir külliyatını hiç hesaba katmadın. İki tane geç dönem kaynak üzerinden kendini haklı çıkartmaya çalıştın. “Bu fikirler onlar da var” dedin. Peki, neden Matüridî’deki bilgileri atladın? Neden bu görüşün Batınîlere ait olduğunu belirtmedin? Bunları bilmiyor olamazsın. Nitekim el-İftihâr’da iftiharla söylüyorlar bunu. Yıllarca Batınîlik çalıştın, bunu ve daha fazlasını biliyorsun; tefsir külliyatına da çok iyi vakıfsın. Koronayla savaşırken virüs kapan tabipler gibi, yoksa sen de Batınilikten virüs mü kaptın?

(Kur’an’ın iniş mahiyeti için bakınız: https://www.insaniyet.net/kuranin-dilsel-mahiyeti/)

Bu nasıl bir yaman çelişki? Daha dün aslanlar gibi modern batınî yapılara karşı kaleminle ve kalıbınla mücadele ediyordun. Onların bütün kirli çamaşırlarını ortaya döküyordun. Bin yıl öncesinin ölmüş, bitmiş, gitmiş batınî fikirlerini şimdi dillendirmenin zamanı mıydı? Derdin neydi?

“Özelde dillendirdim vallahi, açığa söylemedim” deme. Bugünün teknolojik tecessüs çağında özel mi kaldı? En iyi sen biliyorsun, o modern batınî-haşhaşî yapıların insanların nasıl özeline girdiklerini, nasıl gafil avladıklarını, nasıl şantaj uyguladıklarını! Aynı şeyin senin başına gelmeyeceğinden nasıl emin olabildin?

Bak biri, senin üzerinden evin hengâmesini batıya nasıl pazarlamış?

“Osmanlı döneminde olduğu gibi Cumhuriyet döneminde de devletin Sünni-Hanefi İslam yapısına sahip çıkmasının ve diğerlerini yok saymasının etkisiyle Diyanet ve İmam Hatipler gibi İlahiyat Fakülteleri de bütün dinlere eşit mesafede tutum sergileyen, kuşatıcı ve eleştirel bir anlayışa sahip olmak yerine, muhafazakâr-gelenekçi bir Sünni-Hanefi din anlayışını öğretmeyi hatta benimsetmeyi amaçlayan kurumlar olagelmiştir.” (https://tr.euronews.com/2020/12/06/mustafa-ozturk-u-istifaya-goturen-kur-an-yorumu-ve-turkiye-de-sekulerlesme-gerilimi, 22.12.20; 11:24)

Buyur buradan yak sevgili kardeşim! Sen neyin derdinde, elin oğlu neyin peşinde?

Haydi, düzelt şimdi düzeltebilirsen, pazara sürülen bu devenin eğriliklerini!

*

Bir de evin ters köşesinde oturanlar var. Eskiden de vardılar. Şimdilerde sesleri daha bir gür çıkıyor. Sanki tam tekmil bekleşiyorlar. Birisi bir söz söylese de, hemen hesabını görsek, defterini dürsek. Hücuma hazırlar, ellerinde yaftalar: sapkın, kâfir, zındık, hain…

Bu laflar ne kadar da tanıdık! Haricilerden beri kanıksadık.

Birisi batınîlerin bin yıl önceki fosilleşmiş görüşlerini acayip bir üslupla dillendirir, öteki bin yıl önceki haricî kafayı diriltme gayretindedir. Hey gidinin ters köşe sakinleri. Keşke sakin sakin otursanız da, evin huzurunu bozmasanız!

Evet dostlar, kardeşler, arkadaşlar!

Söyleyin Allah aşkına!

Bu muydu, görmek istediğiniz manzara, duymak istediniz sadâ, solumak istediğiniz hava?

Nerde kaldı dava? Geçti gitti sevda?

Koparıldı bir yaygara, akıllarda kaldı kavga, rezillik çıktı ayyuka!

Güzelliklere elveda, iyiliklere okunsun salâ.

Elde kalan: haybe. Bütün telaşlar: beyhude.

Zihnime takıldı gitti, atmaya çalışıyorum, atamıyorum. Bunların anlaşmalı hareket ettiklerini düşünmeye başladım. Evin zıt köşelerinde oturup kaş göz işaretiyle haberleşiyorlar mı ne? Sonra kendime kızdım “Yok daha neler?” dedim. Ama bu şüphe iyice kafamda yer etti. Sanki biri pas atıyor, öteki tutmaya hazır. Bir anda başlıyorlar, birbirlerini taşlıyorlar…

Olan orta yerde duran garibanlara oluyor. Sinirleri geriliyor, kafaları şişiyor, gözleri kararıyor, kulakları sağır oluyor…

Ah, benim gariban orta halli ev halkım!

2. Misyoner İlahiyatçılar

En afişe haber, hepsine beş çeker: Misyoner İlahiyatçılar.

Ey Yüce Allah’ım sen aklıma mukayyet ol!

Türkiye’de İlahiyat denildiğinde II. Abdulhamit Han tarafından ilk defa kurulan 120 yıllık tarihi geçmişi olan, İslamî ilimlerin öğretildiği fakülteler akla gelir. Biz yıllarca içindeyiz nasıl bir körlük (!), görememişiz. Elin tarihçi oğlu, dışardan röntgenimizi çekmiş, şıppadanak görüvermiş. Adamda göz var, bir de tecessüs, elinde kusur arama motoru, atlamaz hiçbir küsuru…  Eh, bu da onun minnacık kusuru…

Peki, misyoner kimdir? TDK’ya soralım: “Bir dini, özellikle Hristiyanlığı yaymakla görevli kimse.” Bir de İslam Ansiklopedisi’ne soralım: “Misyonerlik: “Evrensel dinler ve özellikle Hıristiyanlık bağlamında dinin yayılması amacıyla yapılan sistematik faaliyetler. Misyoner: Bu işi yapan kişi”. Oxford Languages ne demiş? “Misyoner: Hıristiyan olmayan toplumlarda bu dini yaymaya çalışan, bununla görevli kimse”.

Neymiş misyoner? Hıristiyanlığı yaymaya çalışan kişiler yani papazlar.

Şimdi acayip bir şey ortaya çıktı. Kim bu ilahiyat fakültelerinde Hıristiyanlığı yaymaya çalışan kişiler? Kim bu papazlar?

Diyor ki, beyefendi: “İlahiyatçılar bana kızıyor. Biz misyoner miyiz? diyorlar. E be kardeşim! Ben size demiyorum ki!”

Bak, bak, bak! Savunmaya bak! Be güzel kardeşim! Kime diyorsun? Açık konuşsana! Kitabın kapağına bir de haç işareti kondurmuşsun! Kim bu İlahiyat fakültelerinde Hristiyanlık propagandası yapanlar? Neden bütün İlahiyatları zan altında bırakıyorsun? Ha, amacın buysa? Tamam. Demek ki, sende, İlahiyatlara karşı içten kaynayan bir karın ağrısı var. Kronik mi? Eh, onu da sen bileceksin ya da bir tabibe görüneceksin!

Bir de kitabın tanıtımına bakalım:

“Hak her zamana güneş gibi açık ve meydanda iken, batıl ise Misyoner İlahiyatçılar eliyle her devirde kılıktan kılığa giriyor.

Misyoner İlahiyatçılar, hakkı insanların gözünden düşürmek veya üzerini örtüp göstermemek için çırpınıyor. Nihayet hak diye batılı insanlara kabul ettirmeye çalışıyor.

İseviliği nasıl bozdular ve aynı yöntemleri İslam’a nasıl uyguladılar?

Batı, İslam dünyasındaki misyoner ilahiyatçılar nasıl devşirdi?

Misyoner İlahiyatçıların İslam’ı bozma yöntemleri ve fikirleri nelerdir?

Peygamber Efendimizin sünnet-i seniyyesini devreden çıkarmak, tasavvufu inkâr, tarikatlara düşmanlık ve İslam medeniyetini bütünüyle reddetmek gibi bir garabetin içine nasıl düştüler?”

(https://www.ktbkitap.com/urun/misyoner-ilahiyatcilar, 20.12.20; 22:50)

Allah, Allah! Neymiş meğer bu ilahiyatçılar! Ben ilahiyatçıyım ama vallahi ben bile korktum: “Bâtılı kılıktan kılığa sokanlar, İseviliği bozanlar, aynı yöntemi (neyse o?) İslam’a uygulayanlar, Sünnet-i seniyye’yi devreden çıkaranlar, tasavvuf inkârcıları, tarikat düşmanları… Yetinmemişler İslam medeniyetini de tümden reddetmişler…  Bir acayip varlıklar, Hz. İsa zamanından beri varmışlar!

Merak ediyor insan: Nasıl bir zihin dünyası var bu beyefendinin? Bu kadar alakasız şeyleri nasıl bir araya getirebilmiş? Acaba bütün çalışmaları da, böyle mi? Ben ne bakayım ne de göreyim. Tecessüs onun olsun!

Ama müsaade edin, bir iki şey söyleyeyim:

E be kardeşim! Medeniyetten, İsevilikten, İslam’dan söz ediyorsun. Akademisyen unvanı taşıyorsun, öyleyse bilmen gerekir: Her kavram ve terim, eski tabirimizle her mefhum ve ıstılah bulunduğu inanç ve düşünce ortamında anlam kazanır. Bu yüzden içinde oluştuğu inancın, dinin ve medeniyetin rengini yansıtır. Atalar ne güzel demiş: “her taş yerinde ağırdır”. Bazılarının bir felsefe terimi olan metafiziği, getirip kelam ve tasavvuf alanına sokmaya çalışmaları veya bir Hıristiyan mezhep ismi olan Ortodoks terimini getirip Ehl-i Sünnet karşılığında kullanmaları gibi sen de bir Hıristiyanlık kavramını getirip Müslüman mahallesinde satmaya kalkışıyorsun. İlahiyat ve İslami İlimler Fakültesindeki bütün akademisyenleri de töhmet altında bırakıyorsun. Bunun kul hakkı olduğunu hiç düşünmüyor musun? Bilmiyorsan bunu, güvendiğin bir İlahiyatçıya sor?

Ah be sevgili kızanım! Bütün bunları yapıp, insanlar sana sitem edince de, “beni yanlış anladınız” diye bağırıp çağırıyorsun, bin dereden su getiriyorsun. Ne deyim şimdi ben sana? Geç aynanın karışışına da, kendine bir bak, söylediklerini bir tart.

3. Müslümanların Engizisyonu

Bu da en az onun kadar afişe: Müslümanların Engizisyonu.

Tövbe estağfirullah!

Demiş ya şair: “Ne günlere kaldık, ey gazi hünkâr!”

Müslüman ve engizisyon. Nasıl bir araya getirilir?  Allah’ım sen aklıma mukayyet ol!

Müslümanı herkes biliyor. Ne demek şu engizisyon? TDK’ya soralım: “Orta Çağda, Katoliklerde katı din inançlarına karşı gelenleri cezalandırmak için kurulan kilise mahkemelerinin adı”. Bir de İslam Ansiklopedisi’ne soralım: “Engizisyon: Hıristiyanlık’tan uzaklaşan veya dinî esaslara aykırı davranan kimseleri cezalandırmak için kurulan Katolik kilise mahkemeleri.” Oxford Languages ne demiş? “Engizisyon: ortaçağda batı ülkelerinde, Katolikliğin katı inançlarına karşı gelenleri sapkın sayarak cezalandırmak için kurulan kilise mahkemesi.”

Neymiş engizisyon? Katolik kilise mahkemesi.

Kilisenin anlamı da şu: “Hıristiyanlık inancını benimseyenlerin oluşturduğu topluluk, mezhep; hıristiyan mâbedi”(DİA). Demek ki kilise kavramının üç anlamı varmış: Topluluk, mezhep ve mabet.

Bu kardeşimiz İslam tarihçisi.

Peki, söyler misiniz, İslam tarihinde bir mezhebin, bir topluluğun veya bir caminin mahkemesi oldu mu? Bunlar kendi ilkelerine uymayan insanları tıpkı Katoliklerde olduğu gibi yargıladılar mı? Bana sakın Haricileri gösterme! Onlar devlete isyan etmiş eşkıya sürüsü. Marjinal bir iki olayı da genellemeye kalkışma! Ama sen kitabını kimlerle başlatıyorsun? Ebu Zer el-Gıfarî, Abdullah İbn-i Mesud (ra)… Söyler misin, hangi topluluk, hangi mezhep hangi mabet bu güzide sahabileri yargıladı? İslam Tarihçiliğin buysa eyvallah! Ne deyim? Ötekine dediğimi sana demiş olayım.

Hıristiyan bir mezhep içerisinde oluşmuş bir kavramı/terimi alıp İslam tarihi içinde göstermeye kalkışmak en hafif tabiriyle, anakronizmdir. Nedir anakronizm?  “Herhangi bir olay ya da varlığın içinde bulunduğu zaman dilimi ile kronolojik açıdan uyumsuz olması.”

Hakkımız yok arkadaşlar, böyle uyumsuzluklar oluşturmaya, insanları yanıltmaya, armutla elmayı karıştırmaya, Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya…

Ah be güzel kardeşim! Yaptığın yetmiyormuş gibi, bir de çıkmışın karşıt evin balkonuna bizim eve yönelik tellallık yapmışsın, almışsın, vermişsin, ha bire sallamışsın… Herhalde onlara “bakın size ne güzel kozlar pardon hediyeler” getirdim demişsindir.

E be arkadaşlar. İsim bulamıyorsanız, konu sıkıntısı çekiyorsanız, içerik oluşturamıyorsanız gelin birlikte imece usulü bulalım da! Yeter ki, olmadık işler peşinde koşmayın, evin huzurunu bozmayın.

Dedim ya bunlar evin zıt köşelerine çekilmiş aynı kafalar. Birinin diğerinden farkı yok. Al birini vur ötekine, hepsi benzer ses çıkarır.

İhtar

Bizler böyle evin içinde didişirken, elin oğlu bu toz duman içinde, ortaya saçılan ne pisliklerini örtüyor ya da neleri götürüyor. Bir düşünün isterseniz. Hani “cambaza bak” derlermiş ya!

10 Cemaziyelevvel 1442 / 25 Aralık 2020

Düşünce

Dijital ve Sanal

Ekranda görülen dijital ürünlerin görüntüsü aslında “sanal”dır. Sanal ise gerçek olmayan, hayali demektir. Bu ürünlerin bazılarının kaynağı dijital, bazılarının kaynağı ise doğaldır. O halde hayali/sanal varlıklara, dijitalden üretilen ürünlerdir diyebiliriz. Bu görünen ürünler aslında gerçek olmayıp sadece görüntüdür. Bilgisayar veya dijital aygıtlarla oluşturulmuş dijital ürünlerin (belgeler, sesler, resimler, animasyonlar, çizgi veya video filmler) tümü sanaldır, varlık dünyaları dijital kodlardır. Diğer taraftan kaynağı doğal olan varlıkların dijitale aktarılması ile gerçek varlığın görüntüsü/sesi artık dijital ürüne dönüşerek sanallaşır. Örneğin yüz yıl önce çekilmiş bir resmi dijitale aktararak canlandırıp ses ekleyerek konuşmalı video bile yapabilirsiniz. O halde doğada gördüğünüz ağacın bilgisayara aktarılmış görüntüsü de sanaldır. Diğer taraftan sanal olan görüntünün aslı hiç olmayabilir de. Yani ekranda görülen, duyulan ürün gerçekte hiç olmayan bir şeyi tasvir ediyor olabilir, tıpkı resim ve heykel sanatlarında olduğu gibi veya mimarların yaptığı projeler gibi.

EKLENDİ

:

Teknolojik gelişmeleri ve bilimsel yenilikleri konuşan bilişimciler diğer branşlara göre daha fazla yabancı kelime kullanırlar. O kahrolası “bilgili ve üstün görünme” aldatmacası yanında yeni icatlardan bahisle yeni kelimeleri de dilimize ellemeye çalışırlar. Batı menşeli kelimelerin tam olarak ne anlama geldiğini bilmeden veya o kelimenin zihin dünyamızdaki karşılığını beynimizde ilişkilendirmeden konuşulanı/yazılanı anlamaya çalışmak beyhudedir. Bu sorun sadece bilişim teknolojilerinde değil tüm bilim dallarını kapsayan genel bir sorundur.

Anlamını bilmediğimiz bir kelimeyi çok duymak ve çok kullanmak o kelimenin ileride doğru anlaşılmasına engel oluşturur. Kelime anlaşılmadığı zaman kelimenin bir adım sonra bize öğreteceği  “kavramsal karşılığı” da anlaşılmaz olur. Örnek olarak matematikteki tanjant kelimesini alalım. Tam olarak bu kelimenin tercümesi söylenmediği için bırakın bu konuyu, matematiğin tümünü zor diyerek sayısal bilimlerden uzak kalmışız. Hâlbuki biri çıkıp tanjant demek “karşı” kotanjant demek “komşu” deseydi milyonlarca insanımız matematikten de hayattan da soğumayacaktı. Kelimelerin ne anlama geldiğini bilmediğimiz gibi  “diğerlerinin kullandığı gibi”  laf kalabalığına getirip kullanırsak savrulup gitmeye devam edeceğiz demektir. Yüz yıldır Milli Eğitim Bakanlığına matematik kitabı yazanlar ısrarla yabancı kelimeleri kullanmaya ve matematik fobisini gencecik çocuklarımızın beyinlerine üflemeye devam etmektedirler. Demek ki kelimeyi bilmemek insan başta olmak üzere topluma ve bilime olumsuz olarak yansımalar yaptırmaktadır.

Bu yazımızda başlıktan da anlaşılacağı üzere iki kelimeyi gündemimize alıyoruz: Dijital ve sanal.

Dijitali sanal’dan daha çok duyduğunuzu ve okuduğunuzu tahmin etmek zor değil. Anlamını bilip bilmediğinizden emin değilim, zira yukarıda dediğim gibi çok duymak/okumak bu kelimeyi anladığımız mânâsına gelmeyebiliyor.

Sözlüklere bakıldığında “dijital”in birkaç farklı anlamının var olduğunu görebilirsiniz. Yani bir tanımda bir anlamı, diğer tanımda ise daha başka bir anlamı ifade ediyor olabilir. Basitten karmaşığa doğru öğretim modeli oluşturarak anlatmaya çalışırsam, dijital’in kelime karşılığı “sayısal” demektir. 0 ve 1 rakamlarının her birine dijit (digit), 0 ve 1 lerden oluşturulan  (101110011) gibi rakamsal kelimelere de dijital (sayısal) denir. Dijital rakamları bilgisayarlar kullanır ve biz o kullanılan rakamları ne görürüz ne de biliriz. Görsek de bizim anlayacağımız türden bir şey değildir. Klavyede bir tuşa bastığımızda bilgisayarımızın içindeki tercümanlar bu karakterleri (yazı, rakam ve işaretleri)  bilgisayarın anladığı ve kullandığı bir nevi “kod” olan 0 ve 1 dijitlerine çevirir. Mesela 999 sayısının dijital karşılığı 111100111’dir.  Ekranda yazdığınız her bir harfin dijital karşılıkları vardır ve bunu bilgisayar bilir, okur, anlar, yorumlar. Aynı şeklide ekranda gördüğümüz “renkler, sesler, taramalar, resimler, animasyonlar, fotoğraflar, pdf’ler, dokumanlar, jpegler, http’ler, canlı konuşmalar, görüntülü konuşmalar, e-postalar, kelimeler, programlar, ekran tasarımları, web tasarımları, animasyonlar, oyunlar, 3B şekiller, proje tasarımları, bilimsel deneyler, canlandırmalar, MR, tomografik görüntüler, vb.” tümü dijital ürünlerdir. Tek şartımız var ekranda görmek! Ekranda görülen her şey sözlüklerde dijital olarak tanımlansa da aslında ekranda görülen dijital değil, yapı taşı dijital olan, dijitalden yapılmış dijital ürünleridir.

Ekranda görülen dijital ürünlerin görüntüsü aslında “sanal”dır. Sanal ise gerçek olmayan, hayali demektir. Bu ürünlerin bazılarının kaynağı dijital, bazılarının kaynağı ise doğaldır. O halde hayali/sanal varlıklara, dijitalden üretilen ürünlerdir diyebiliriz. Bu görünen ürünler aslında gerçek olmayıp sadece görüntüdür. Bilgisayar veya dijital aygıtlarla oluşturulmuş dijital ürünlerin (belgeler, sesler, resimler, animasyonlar, çizgi veya video filmler) tümü sanaldır, varlık dünyaları dijital kodlardır. Diğer taraftan kaynağı doğal olan varlıkların dijitale aktarılması ile gerçek varlığın görüntüsü/sesi artık dijital ürüne dönüşerek sanallaşır. Örneğin yüz yıl önce çekilmiş bir resmi dijitale aktararak canlandırıp ses ekleyerek konuşmalı video bile yapabilirsiniz. O halde doğada gördüğünüz ağacın bilgisayara aktarılmış görüntüsü de sanaldır. Diğer taraftan sanal olan görüntünün aslı hiç olmayabilir de. Yani ekranda görülen, duyulan ürün gerçekte hiç olmayan bir şeyi tasvir ediyor olabilir, tıpkı resim ve heykel sanatlarında olduğu gibi veya mimarların yaptığı projeler gibi.

Dijital ürünler “sanal/cyber” ortamlarda ortaya çıkarlar. Eğer dijital ürün görüntü ise ekran veya yazıcıdan; ses ise hoparlörden ortaya çıkar. Başta TV ekranları olmak üzere ekranı olan her teknolojik aygıt “sanal görüntü” sunan bir “ortamdır.”  İster görüntü ister ses ya da başka bir dijital ürünleri işleyen her aygıt başlı başına bir “sanal ortamdır.” Ayrıca ekranda görülen dijital ürünlerin hiç biri gerçek olmayıp hayali ürünlerdir. Gerçek olmayan dijital ürünler hayali/sanal ortamda ortaya çıkarak insanlığı olumlu ya da olumsuz etkilemeye devam etmektedir. Özelde bir dijital ürün ile ilgilenen kullanıcı aynı zamanda kullandığı sanal ortamı ile “sanal dünya”ya bağlanır ve artık sanal dünyaların bir üyesi olur. Nasıl galaksilerin oluşması için tek tek yıldızlara ihtiyaç var, “sanal dünyalar” için de dijital ürünleri sanal ortamda kullanan biz (tv, bilgisayar, akıllı telefon kullanıcıları) varız. Hiç birimiz “sanal dünya”yı bilmeyiz ama aslında bilgimiz ve iznimiz dışında oluşturulmuş “sanal dünyaların” vaz geçilmez birer elemanı (çalışanı, belki de kölesi) olduğumuzu bundan sonra anlayabilirsek, sanal dünyaları idare eden dijital efendilerimize karşı da bir tavır geliştirebiliriz.

Bir önemli bilgi harddiskte depolanırken veya kablolu/kablosuz olarak bir yerden bir yere aktarılırken ekranda görüldüğü formda olmayıp dijital kod yapısında aktarılır. Örneğin flaş diskte depolanan önemli resimlerimiz, bir hikâyenin seslendirilmesi veya müzik parçası, bir kitabın tarandıktan sonra saklanması demek, dijital kodlar halinde dönüştürülüp saklanması anlamındadır. Depolanan kodu ne zaman kullanmak istersek ilgili cihaz, dijital kodu bizim algılayacağımız ortama yani sanal ortama tam da bizim görmek istediğimiz şekilde aktarır. İşin ilginç yanı ise bir şeyin gerçeğine ulaşılamadığında “sanal”lık devreye girer ve sanal ses, sanal görüntü olarak ortaya çıkar. Uzak illerdeki yakınlarımızı ziyaret edip göremediğimizde, görüntülü telefonumuzu kullanıp “sanal ziyaret” yaparız. Hatta gerçekte olmayanlar canlandırılarak sunulur ve zihnimize yerleşir. Yazılar, şekiller, filmler ve daha neler neler insan zihnine gerçekmiş gibi hitap eder.

İnsanı “gerçek”likten koparan sanal dünyaların efendileri (dijital efendilerimiz) sanal üstü fantezileri sadece bugüne değil en fantastik imgelerle süsleyip geleceğe hazırlık yapmaktadır. İnsanı ele geçirme ve onu her alanda kendine bağımlı kılarak “kendi dünyasında” tutma işi belli oranlarda geçekleşmiş gözükmektedir. Sanal dünyaların günahsız köleleri olan okul çağındaki çocuklarımız 5-10 sene sonra bir sabah aniden örgütlenmişçesine “okula gitmeme, doğal et yememe, cinsiyet değiştirme, sokağa çıkmama vb” gibi kararlar alırlarsa, bunları kimin durdurup ikna edeceğini şimdiden düşünmemiz gerekmektedir. Çocukları geçip gençlere bakınca durumun daha vahim olduğu görülecektir. Birkaç yıl içinde herkesi sarıp sarmalayacak kişiselleştirilmiş yapay zekâ uygulamaları gençleri “rüzgârın önündeki yaprak” misali sürüklerken savrulan yaprakları kim toplayacaktır? Face, insta gibi kısaltılıp sevimli hale getirilen uygulamaların başından kalkamayan, bağımlılığından kurtulamayan yetişkin grubumuza ne demeli? Tüm toplum kesimleri “sanal dünyalar”ın ajanı olarak, ücretsiz kölesi olarak, bir uç karakolu olarak gününü bilmem kaç saatini dijital efendilerin kucağında geçirmektedir. Her bilgisayarı veya akıllı telefonunuzu açtığınızda gerçek dünyadan sıyrılıp sanal dünyaya girdiğinizi, artık bir insan değil bir cyborg olduğunuzu, akıl, izan, ruh, namus, din, dil, ırk, cinsiyet gibi insani değerlerden sıyrılıp hibrit bir sanal varlık olduğunuzu,  sanalda geçirdiğiniz her saat başı kulakları yukarıya doğru uzanan bir yaratığa dönüştüğünüzü unutmayınız.

Okumaya Devam Et...

Düşünce

“Kehanet”, Bilim, Tanrı ve Son-umu-z(t)

Tanrı’yı ölüme mahkûm eden Aydınlanma felsefesinden sonra bile, bugün gelinen nokta itibariyle, insan yok oluşu kabullenememekte, yeni formlarda tanrılar icat ederek, yeni bir başlangıcın ümidini verecek ipuçlarını aramaktadır. Ya da kendini Tanrılaştırarak ölümsüzlüğü ebedi bir fiziki bedende elde etmeye çalışmaktadır. İnanılan tek Tanrı, bunu en azından insan zihninde huzurlu bir ölümü temin edecek netlikte sağlarken, uzayda ve uzaylılarda ya da başka biçimlerde (transhümanizm bu bağlamda değerlendirilebilir) yeni bir başlangıcın, ebediliğin ve Tanrı’nın aranması neye işarettir?

EKLENDİ

:

“Tanrı, bizi ölümlü kıldığı için ilk katildir” der Albert Camus. Bu, insanın Tanrıya bir sitemi ya da onu böyle bir yazgıya mahkûm etmesine karşı bir öfke olarak değerlendirilebileceği gibi, esasında farklı bir yaşam biçimine de çağrıdır aslında. Zira ölüm ister bir hakikat bilinci isterse de bir hiçlik durumu olarak ele alınsın her iki halde de bir yaşam biçimine ve bir dünya tasavvuruna denk gelir. Ölümün hakikat, daha doğrusu ezeli ve ebedi hakikatle kurulacak ilişki için bir düğüm ve yeni bir başlangıç olarak kavranmasının yanı sıra, onun hiçlik olarak tasavvur edilmesi ölümün kendisi üzerine düşünmeyi askıya almaz. Ölümün hiçlik olarak kavranmasında bile insan zihni, onunla baş edebilmenin yollarını arar: Epiküros’un ünlü “ben varken ölüm yok, ölüm varken ben yokum” sözü ile Camus’nun absürt kavramı bunun bazı tezahürleri olarak değerlendirilebilir. Elbette hiç şüphe yok ki, ölüm üzerine tefekkür -yine her iki bakış açısında da- bir başlangıçla birlikte mütalaa edilir. Hakikat olarak ölüm, hayatı var eden bir yaratıcı üzerinden kavranırken, hiçlik olarak ölüm belirsiz, anlamsız (zira anlam bizi metafiziğe götürür) ve tesadüfî bir başlangıçta temellenir. Her iki açıdan da başlangıç bitiş, bitiş de başlangıçtır.

Aşağı yukarı böylesi bir öz üzerine temellenen ve Nicolas Cage’in başrolünü üstlendiği “Kehanet (Knowing)” filmi baba-oğul (burada da farklı bir gönderme söz konusudur), iki ayrı tasavvur ve kavrayışa işaret ederek yarı bilim kurgusal bir anlatım üzerinden meseleyi ele almaya çalışır. Her ne kadar eski bir film sayılsa da yukarıda konuya ilişkin tematik anlatımıyla yeniden izlenmeyi hak eden filmlerden birisidir. Film, özetle küçük bir kız çocuğunun, kulağına fısıldananları döktüğü kâğıttaki matematiksel şifrelerin izleğinde elli yıl boyunca gerçekleşen felaketlerin ardından son şifrenin aynı zamanda insanlığın da sonunu getirecek büyük felaketin şifresi olduğunun, son sahnede çarpıcı bir şekilde sunulduğu bir hikâye örgüsüne sahip. Ancak film sadece bundan ibaret değil: Film aynı zamanda insanın var olmasıyla birlikte düşünülmeye başlanan ama özellikle bilimsel gelişmeler ve Aydınlanma ile birlikte farklı biçimler alan başlangıç-bitiş, varoluş-yok oluş (son) ve Tanrı-insan etrafında dönen metafiziksel ve felsefi, aynı anda bilimsel tartışmaya ya da Schopenhauer’un “bu müphem, esrarengiz, azap verici, rüya gibi gelip geçici varoluş meselesinin bizim için ne kadar büyük ve yakîn bir mesele olduğu düşünülecek olursa, bir kimse onun diğer bütün meseleleri ve amaçları gölgelediğini derhal fark eder” dediği meseleye bütünlükçü bir açıdan bakmamıza imkân veriyor.

Bir astrofizikçi olan Profesör John (Nicolas Cage), babası bir peder olmasına rağmen, bir yıl önce eşini kaybetmenin etkisi ile (M. Gibson’ın “İşaretler” adlı filmini hatırlatırcasına) Tanrı inancını kaybetmiş ve evrendeki her şeyin tesadüf-kaza-karmaşıklığın sonucu olduğunu düşünür hale gelmiştir. Ancak, öğrencilere verdiği derslerde, evrende her şeyin yerli yerinde, en uygun şekilde ve kıvamında olduğunu anlatması zaman zaman kendisinde derin tereddütler meydana getirmektedir. Filmin ilerleyen sahnelerinde son şifrenin dünyanın yani “everyone else”ın sonu olduğunu gösterdiği ve kahramanımızın da bunu kabullenmekten başka bir çaresi olmadığı, dramatik bir şekilde anlatılmakta. Bu arada, oğlunu ve şifreli notları yazan küçük kızın torununu takip eden birileri vardır ve bu iki çocuk da gaipten fısıltılı sesler duymaktadırlar.

Film, (filme göre) semavi dinlerin ve onların peygamberlerinin iddia ettikleri metafiziksel varlıkların ortaya çıkıp, insanlık için yeni bir başlangıcın (hiçlik burada yerini yeni bir başlangıca bırakmakta ama bu başlangıç, filmin anlatısına göre semavi dinlerin anlattığı türden bir başlangıç değil; bir nevi bilimsel bir temeli olabilecek bir başlangıç) adımını atmalarıyla son bulmakta. John, çocuklarla birlikte, notları bırakan küçük kızın bıraktığı son şifreyi çözerek bir yere gelir; kara bulutların arasından gök yarılırcasına bir ışık huzmesi süzülür: Bu, insanla konuşan, ona medeniyetini veren göklerin Tanrısı ya da Tanrılarıdır (!). Bu Tanrı, yüksek bir medeniyet kurmuş olan, bu dünyada da yaşamı bilinmeyen zamanlarda var eden uzaylı başka bir ırktır. Bu ırk, dünyanın sonunun geldiği bu anda, uzayda yaşama elverişli başka bir gezegende insan ırkının varlığını sürdürmesi için sözü edilen iki çocuğu almaya gelmiştir, peygamberlere gelen melekleri anımsatırcasına. Sonunda ışıksal (nurani) varlıklar halinde, bedenlerinden ışık haleleri (melek tasvirlerini andıran) yayılan yaşam formları, çocukları, “insan aklını ve hayal gücünü hayrette bırakan” uzay gemilerine alarak dünyadan ayrılırlar. Sonuçta çocuklar insanlığın yeni Âdemleri ve Havvaları olarak başka bir gezegene bırakılır. Güneşte bir süpernova oluşur, dünya yanar, insanlar yok olur ama insanlık devam eder; cennette olmasa da başka bir gezegende.

Bu kısa özetten sonra filmin, başta değindiğimiz tartışmalara bütünlükçü açıdan bakmamıza imkân vermesi konusuna gelelim. İnsanlığın belki de en temel sorunu ya da sorusu “yaşamın kökeni ve yaşamın sonu ne”, başka bir anlatımla yaşamın yolu nereden gelip nereye çıkmakta. Bu anlamda film sanki bilimsel uğraşın bu soruya ve yaşamın kaynağı sorusuna evrimden başka verebildiği ikinci yanıtı görsel bir şekilde sunmakta. Fakat burada dikkat çeken nokta, semavi dinlerin yaşam ve Tanrı algılamasının gerçek biçimi (!) gösterilmeye çalışılırken, yine de onların öngörüleri ve öndeyişlerinin dışına çıkılamıyor olmasıdır. Her ne kadar olağan algılama ve yaşam biçimi ile dinlerin aslında insan imgeleminin ve ilkel insan kavrayışının yetersizliğinin bir ürünü olduğu (Tanrı, melekler, ruhani varlıklar vs.) anlatılmak istense de yukarıda dile getirilen soru ve sorunların cevabı yine aşkın-metafiziksel bir yerde/güçte (uzaylılarda) aranmaktadır ki, bu da bize sonucun değişmediğini; aşkınlığın bir şekilde insan yaşamına girdiğini göstermektedir. Bu yansıtış biçimini “Star Gate” “M.Ö. 10000” ya da “Prometheus” gibi filmlerde de görmek mümkün. Hatta ilk olarak 1951’de çekilen ve uyarlanarak yeniden gösterime giren, başrolünü de Keanu Reeves’in oynadığı “Dünyanın Durduğu An” filmi de bu kapsamda değerlendirilebilir.

Sonuç olarak, burada Tanrı’nın, semavi dinlerin ortaya koyduğu şekli ile olup olmaması ya da cennetin yani öldükten sonra tekrar başka bir yerde hayat bulmanın olup olmaması veya da bunun biçiminin nasıl olacağından ötesinde (zira bu, başka bir merhalenin münderecatındandır bu aşamada) gözler önüne serilen insanın yok oluşu (ferdi anlamda) ve insanlığın yok olma ihtimali sorunu zihinlerimizi meşgul eden ve etmesi gereken önemli bir konu olarak önümüzde durmaktadır. Böylece ilk insan ile son insanın ya da gelecekteki insanın aynı insan olduğu, diğer bir ifade ile sorununun, derdinin aynı olduğu ortaya çıkmaktadır: Sonumuz ne olacak? Bu soru yani Son-yok oluş düşüncesi insanın geçici olduğunu bilmesiyle de ilişkilidir. İnsan geçici-fani olduğunu bilen ve bunun gerilimini sarsıcı bir şekilde hisseden tek canlıdır. Zygmunt Bauman’ın tabiriyle “her insan hayatını ölümün gölgesinde geçirir.” Bu gölge insanın üstünden hiç eksilmez ve insanı sürekli bir arayışa iter. Bu arayışta nereden geliyorum, burada işim ne ve nereye gidiyorum gibi üç temel ve asırlık soru, insanlık tarafından farklı şekillerde cevaplanmaya çalışılır. Dünya ziyaretimizin amacı da her bir insan teki için bu sorulara verdiği cevaplara göre şekillenir.

Filmin en son sahnesinde John, peder olan babasının evine gider ve annesi ile kız kardeşiyle birlikte hepsi birbirine sarılırlar. Babası ona, “bu yeni bir başlangıç” der, John, “evet baba artık inanıyorum” diye, cevap verir. Onun inandığı ile babasının inandığı ayrı şeylerdir. Ancak insanın yaradılışı ya da doğası, biçimi ne olursa olsun John’un anladığı şekilde böylesi bir yok oluşu kabullenememektir. Yok olmamak isteği insanın doğasında mündemiçtir. Zira “vermek İsteyen istemek vermiştir” insana.

Tanrı’yı ölüme mahkûm eden Aydınlanma felsefesinden sonra bile, bugün gelinen nokta itibariyle, insan yok oluşu kabullenememekte, yeni formlarda tanrılar icat ederek, yeni bir başlangıcın ümidini verecek ipuçlarını aramaktadır. Ya da kendini Tanrılaştırarak ölümsüzlüğü ebedi bir fiziki bedende elde etmeye çalışmaktadır. İnanılan tek Tanrı, bunu en azından insan zihninde huzurlu bir ölümü temin edecek netlikte sağlarken, uzayda ve uzaylılarda ya da başka biçimlerde (transhümanizm bu bağlamda değerlendirilebilir) yeni bir başlangıcın, ebediliğin ve Tanrı’nın aranması neye işarettir?

Bu anlamda insanın ya da insanlığın yarını, uzaydaki sayısız galaksilerden birindeki başka bir gezegende fakat kendi tikel varlığı olmadan mı olacaktır, yoksa kendisi ile birlikte bilinmeyen başka bir gelecekte mi? Her iki durumda da bir yarın umudu her zaman insanın derinliklerinde kendine yer bulmaktadır. Bilimin geldiği noktada, bu ebedilik arayışının bilinç aktarımı ve sentetik beden gibi gelişmelerle bu dünyada gerçekleştirilebileceği düşüncesi giderek kuvvetlenmektedir. Fakat bunun nasıl bir nasıl bir insanlık durumundan geçerek gerçekleşeceği ve nasıl bir insanlık duruma evirileceğini kestirmek son derece güçtür.

Ve son söz: Ölüm ve yok oluş ve bunun bizlerde meydana getirdiği gerilim, bizleri bunun ardındaki gerçeği aramaya yöneltmiştir. Her ne kadar modern bilim anlamında bu alana dair gerçekliğin kendisini bize apaçık sunmasını sağlayacak bilgilere ulaşmamız olanaksız gözükse de farklı düzlemlerde de olsa bu arayış bir ihtiyaç olarak her zaman olacaktır. En azından insanlar bunu huzur içinde bir ölüm adına yapacaklardır.

Okumaya Devam Et...

Düşünce

Kendini Kontrol Edebilen İnsan

İnsan fıtratında bulunmayan bir şey, dış baskılarla nasıl meydana getirilemezse fiilen var olan bir şey de aynı yolla yok edilemez. Bu açıdan Allah Teâlâ, kullarından kötü fiil ve düşüncelerden tamamen kurtulmalarını değil güçleri nispetinde (et-Tegâbün 64/16) onları kontrol etmelerini ve eğer yanılıp günaha düşerlerse af dileyip tövbe etmelerini istemektedir. Çünkü Allah Teâlâ, asla kullarına güçlerinin üstünde bir mesuliyet yüklemez (el-Bakara 2/286; et-Talâk 65/7).

EKLENDİ

:

Sahip olduğu içgüdülerin insanı hayvanlaştırmasının önündeki en büyük engel, insanın yaratılıştan getirdiği, kendi fikir ve hareketlerini kontrol edebilme ve dizginleyebilme yeteneğidir. Bu yetenek, insanda doğuştan mevcuttur ve ondan ayrı düşünülemez. Buna rağmen doğuştan itibaren birdenbire ortaya çıkmaz. İnsanın yaşı ilerleyip vücutça ve akılca olgunluğa doğru adım attıkça kendini kontrol mekanizması da gelişip olgunlaşır.

İnsan, içgüdülerinin kendisini zorladığı hususları asla yok edemez fakat onları dizginleyip dinen ve ahlâken uygun bir düzeye çekebilir. İman edip sâlih ameller işlemek, insandaki olumsuz duyguları bütünüyle yok etmez, sadece onların üstünü örter, zararsız bir çizgiye çekmeye veya iyiye yönlendirmeye çalışır.

İnsan fıtratında bulunmayan bir şey, dış baskılarla nasıl meydana getirilemezse fiilen var olan bir şey de aynı yolla yok edilemez. Bu açıdan Allah Teâlâ, kullarından kötü fiil ve düşüncelerden tamamen kurtulmalarını değil güçleri nispetinde (et-Tegâbün 64/16) onları kontrol etmelerini ve eğer yanılıp günaha düşerlerse af dileyip tövbe etmelerini istemektedir. Çünkü Allah Teâlâ, asla kullarına güçlerinin üstünde bir mesuliyet yüklemez (el-Bakara 2/286; et-Talâk 65/7).

İnsana fıtraten verilmiş olan kendini kontrol mekanizması, onda var olan canlılık enerjisinin, şehevî ve içgüdüsel güçlerin emrine girmesini engeller ve insanı ulvî seviyelere çıkarır. İnsanın sahip olduğu bu güç, hayvanlarda olduğu gibi ihtiyaçlarla sınırlı değildir bilakis ihtiyaçlarının çok üstündedir. Bu enerjiyi boş yere israf etmeyip ihtiyaç ve zaruret sınırları içinde kontrol ederek yüce hedeflere yönlendirebilen insan, sahip olduğu kontrol mekanizması sayesinde yeryüzünde Allah’ın halifeliği görevini bihakkın ifa etmiş olur (Muhammed Kutub, İnsan Psikolojisi Üzerine Etüdler, 236).

Müslüman, namaz ve oruç gibi tekrar eden ibadetlerin de yardımıyla olumsuz hasletlerini ve davranışlarını sürekli kontrol altında tutar (el-Bakara 2/183; el-Ankebût 29/45; Buhârî, “Savm”, 2; Müslim, “Sıyâm”, 162). Ayrıca Kur’an’daki afâkî deliller, tergîb ve terhîb (iyiliklere teşvik ve kötülüklerden sakındırma) âyetleri onun bu yeteneğini geliştirip doğru kararlar vermesine yardımcı olur. Bu yollarla güçlenen kendini kontrol yetisi sayesinde insan, nefsinin arzu ve dürtülerine, şeytanın süsleme ve telkinlerine karşı koyabilecek ve bunlara karşı her daim uyanık olma yetkinliğine kavuşacaktır (Hayati Aydın, Kur’an’da Psikolojik İkna, 52).

İnsan yaratılırken kendisine faydalı şeyleri elde etmesi için şehvet ve tutku, zararlı şeyleri kendinden uzaklaştırabilmesi için gazap, bu iki durumda dengeli olabilmesi için de danışacağı akıl verilmiştir. Bu noktada kişiye düşen görev; aklın doğru çalışabilmesi için etki altında kalmaması ve kişinin kendini kontrol sürecinde üzerine düşen görevleri yapabilmesi için ona ortam hazırlamaktır. Bunun için de en önemli şey aklı, kitle psikolojisinin etkisinden korumaktır. Çünkü tek başına bir insanın maruz kaldığı tahrikler karşısında akıl, bu tahriklere boyun eğmenin sakıncalarını göstereceğinden kişi, bunlara kapılmaz. Fakat kitle içinde bulunan kişinin bu yeteneği kitlenin sahip olduğu his atmosferi içinde kaybolacağından akıl, ona doğruyu gösteremez.

İnsan, kendi gayret ve uyanıklığı, aklının ve vahyin yardımıyla kendini kontrol ederek arzuları ile sakınması gereken hususlar arasındaki dengeyi sağlayabilir. Allah’ın insana bahşettiği bu yetenek, insanın içgüdülerinin veya duygularının esiri olup da çeşitli yanılgılara düşmesini engeller.

Bu; vahiy, akıl, düşünme, hatırlama, irade, gelecek hakkında öngörüde bulunma, vicdan, pişmanlık ve hatalardan ders çıkarma gibi nimetlerin insana kazandırdığı bir frenleme mekanizmasıdır. Zaten insanı hayvandan ayıran ve ona üstün olmasını sağlayan şey, irade gücü sayesinde bir işi iyice düşündükten sonra yapmasıdır.

İnsan, sahip olduğu temsil ve aklî kıyas yeteneği sayesinde çoğu zaman olaylar olmadan önce onların sonucunu adeta gerçekleşmiş gibi tasavvur edebilir. Böylece zararlı gördüklerinden uzaklaşır, yararlı olanlara yönelir; doğasından kaynaklanan nefsani isteklere karşı koyar, onları bastırır ve sonuçta nefsini tedrici olarak buna alıştırır. Bu yolla kendini kontrol ederek yanılgılara düşmekten kurtulur. (İbrahim Yıldız, Kur’an, İnsan ve Yanılgı, Emin Yayınları, Bursa 2019, 76-78).

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar