Bizimle İletişime Geçin

Dünyanın Renkleri

Bügünden Tarihe, Tarihten Bugüne: İznik’ten Yarhisar’a Tarihi Gezme

Kale dayanamamış Orhan Gazi’ye ve teslim olmuş. Sadece kale mi? Güzeller güzeli Nilüfer Hatun da. Hem teslim olmuş, hem İslam olmuş. Güzelliği İslam’da bulmuş. Anlatıldığına göre, ne güzel bir Müslüman kulmuş! Her ayak bastığı yere, adına İslam eserleri kondurmuş. İşte bu köy, bunun en güzel şahidi. Bir cami, bir çeşme, bir de hamam. Hamamda yıkan, çeşmede abdestini al, gir camiye, teslim ol ulu Rabbine… Zira temizlik imandan, teslimiyet namaz ve niyazdan…

EKLENDİ

:

Efendim, bunca yıl Bursa’dayım, doya doya bir tarih ve kültür gezisi yapamadım. Gezmelerim oldu olmasına da tarihe ve ecdat mirasına yakışır şekilde olmadı. Şöyle bir Osman Çetin veya Mustafa Kara hocalarımızla tarihe doğru bir gezmeye çıkamadım. Şimdi Osman hocanın “Bursa Gezileri” kitabını okuyarak telafi etmeye çalışıyorum.

Bu da benim eksikliğim, belki de vefasızlığım. Herhalde içinde olduğumdan mıdır nedir, kıymetini bilemeyişim. Ne güzel demiş şair Hayalî Efendi:

“Cihân-ârâ cihân içindedir ârâyı bilmezler

Ol mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler”

Deniz içinde olup da denizi bilmeyen balıklar gibi etrafımızda bir hazine yatar ama kıymetini idrak edemeyiz. Kim onlar? İşte biz!

Her neyse efendim!

Bir gün telefonum çaldı. Salih Bahadır nam ağabeyimiz, aradılar, “bir geziye çıkacağız, meşguliyetiniz yoksa siz de buyurun” dediler. Davete icabet nezakettir deyip derhal kabul ettik. “Arkadaşlık ve dostluk pekey demekle kaimdir” demişler, doğru kelam etmişler, kitabın ortasından söylemişler. “Yüce Rabbim hayırlar getire” diyerek niyetine girdik ve sabahı bekledik.

Tarih 8 Ocak 2021, günlerden Cuma.

Güzel insan Hasan Kırcali kardeşimizin nezaket gösterip evimizin önünden bizi almasıyla yola koyulduk. Zira korona belası burnumuzun ucunda. Vallahi burnumuzdan girip ciğerimizden çıkıyor, sistemi tahrip edip nefesimizi kesiyor. Biz de tedbirimizi aldık, üçlü kurala sık sıkıya uyduk: Temizlik, maske, mesafe. Zira dostluk kar etmez bu illete. Vekilimiz Osman Mestan bey de bize katıldı. Bütün unvanlar ve konumlar bir tarafa bırakıldı, herkes tarihi ve ecdat mirasını keşfetmenin keyifli dünyasına daldı.

Düştük Yollara…

Gezimizin ilk güzelliği, belediye başkanımız Kağan Mehmet Usta’nın güler yüzlü, samimi ve memnuniyet dolu karşılamasıydı. İlk görüşte ısınmıştım. Tevekkeli yani boşuna değilmiş, meğer başkanımız da bir Elbeyliliymiş.

Elbeyli deyip geçmeyin efendim! Bu, Anadolu’nun her yanında bulunan bir isim. Kimi yerde köy, kim yerde bölge, kimi yerde ilçe. Benim memleketim Sivas’ta tam kırk iki köyden oluşur Elbeyli bölgesi. Benim köyüm de bunlardan biri. Kırk iki kere maşallah desek yeridir. Muhterem eşimim memleketi Kilis’te bir ilçe, Mersin, Urfa, Maraş, Tokat’ta bir veya birçok köy. İznik’te de bu köylerden bir tane var. Bunlar daha benim bildiklerim. Bilmediklerim ne kadar, Allah bilir. Bu Elbeylililer büyük bir aşiretmiş. Selçuklu ve Osmanlı’nın iskân politikası gereği böyle dağıtılmışlar, Anadolu’nun her yerine serpiştirilmişler.

Her neyse gezimize büyük nezaket gösterip başkan vekilimiz Zeliha Peşte hanımefendi mihmandar olarak katıldılar. Çok da iyi ettiler. Biz ondan daha iyi bilecek değiliz İznik’i. Bir güzel gösterdi bize tarihi eserleri…

İznik de İznik’miş meğer!

Gözün erdiği, elin değdiği her yerden tarih fışkırıyor. Altında Roma/Bizans, üstünde Selçuklu/Osmanlı. Roma putperestliğinden Hıristiyanlığa oradan İslam’a büyük bir serüven geçirmiş bir şehir. Şimdi tam yerini bulmuş. Bir güzel İslam şehri olmuş. Ne eserler dikmiş ecdat buraya. Mescit, medrese, han, hamam gibi nice nadide eserler yapmışlar şehrin her bir yanına; Nilüfer Hatun kondurmuş bir güzel imaret fakir fukara yararına, şehrin tam ortasına.

Eskinin beyleri de hanımları de bir başka.

Kimisi işte, kimisi aşta, kimisi savaşta

Ama her biri yararlı bir uğraşta…

Gençler, çocuklar bile tatlı bir telaşta.

Her biri iyilik ve güzellik yolunda yarışta.

Niyet halis, hedef rıza-yı Bari olunca

Taşı taşın üstüne koyunca

Ortaya çıkar işte böyle eserler

Her sokak başında, her yol boyunda…

Bu güzel eserlerden biri de Süleyman Paşa medresesi. İlk Osmanlı medresesi diye tanıtılır. Ama ilk mi, bilinmez. Bu konuda Salih Bahadır ile tarih yarışına girilmez. Muhterem ne bulduysa okumuş, içi dışı tarih dolmuş. Vekilimiz Osman bey de tarih konusunda fena değilmiş maşallah. Benim de azıcık bilmişliğim var. Arada bir tatlı tartışma kopmadı değil. Yok, o değil bu; orası değil burası…

Davud-i Kayserî

Benim bildiğim ilk medrese Orhan Gazi’nin yaptırdığı eser olmalı. İlk müderrisi de Kayserili Davud, nâm-ı diğer Davud-i Kayserî. Osmanlı’ya epey hizmetleri olmuş. Ömrünün son on beş yılını burada geçirmiş. Bu topraklarda yüksek eğitimin temelini atmış. Asıl memleketi bugün İran topraklarında Save şehri. Bu ismi Rahmet Peygamberi’nin doğumuyla ilgili olaylar anlatılırken “Save gölü kurudu” ifadesinden hatırlarsınız. Ailesi oradan gelip Anadolu’nun Erciyes eteklerinde kurulmuş Kayseri şehrine yerleşmiş. Oranın suyunu içmiş, ekmeğini yemiş. Tıpkı benim gibi. Yıllarım geçti o şehirde efendim, nasıl anmayayım? Yedi yıl okuduğum Kayseri İmam-Hatip Lisesi unutulur mu hiç? Ne güzel günlerdi o günler! Ne muhterem hocalarım, değerli dostlarım, arkadaşlarım oldu. İlk göz ağrım da orada Argıncık Selçuk İlkokuluydu.

İşte bu büyük âlim Kayserili Davud çıkmış Kayseri’den, Karaman’a uğramış, oradan Mısır’a, oradan Horasan’a, oradan memleketi Save’ye, Urmiye’ye gitmiş. Büyük âlim ve sufî Abdurrezzak Kaşanî’nin dizi dibinde yıllarını geçirmiş, alacağını almış, ilim heybesini doldurmuş, doğru İznik’in yolunu tutmuş. İznik’teki ilk Osmanlı Medresesinin baş müderrisi olmuş. İyi de etmiş! İznik’de güzel insanlar yetiştirmiş. Onun izinden gitmiş, nice âlimler, fazıllar; nasihatlerini dinlemiş nice devletlular. Mezarını gördük biraz garipçe, ama etrafı düzeltilmiş epeyce. Bir ulu çınarın duldasına sığınmış öylece, ama unutulmamış, çokça uğrayanı ve dua edeni de varmış.

Ah Vefasızlık!

Maalesef, ilk medrese olan bu İznik Medresesinden, diğer adıyla İznik Orhaniyesi’nden eser kalmamış. Daha nice eserler kaybolmuş, Eşrefoğlu Rumi’nin dergâhı bile yok olmuş. Kalan bir dikili minare, o da olmasa, yoktur bir emare. Yanı başındaki Hacı Özbek mescidi İznik’in en eski camisiymiş, önüne yapılan betonarme bir ekle yazık edilmiş, adeta önü perdelenmiş, yüzü gölgelenmiş; yapılan garip bir mihrapla iç sadeliğini de yitirmiş.

Günlerden Cuma. Koronalı günler de olsa, yetişmeliyiz cemaate. Artık omuz omuza saf yok. Herkese birbirinden uzakta. İmaretin yanındaki İznik Yeşil Caminin bahçesinde niyet ettik namaza. Rahman’ın huzurunda durduk niyaza…

Bu yüzden biraz acele gezdik Nilüfer Hatun imaretini. Orası şimdi müze olmuş, içerde Osmanlı eserleri dışında Bizans mezar taşları. Nazik ve kibar müze müdürümüz ve müze tarihçisi hanımefendi bir mezar taşına dikkatimizi çekti: Üzerinde hiçbir resim ve heykel yok. Bu mezar taşı ilk Hıristiyanlara aitmiş. Üzerinde sadece belli belirsiz haç kabartması bulunmakta. Çünkü Roma/Bizans mezar taşları yani lahitler heykel yığıntısı adeta. Kafada putperestlik olunca mezarları böyle oluyormuş. Bu mezar taşından da anlıyoruz ki Hıristiyanlığın erken dönemlerinde Yahudiler de olduğu gibi resim ve heykele mesafeli durulmuş. Bu lahit de bu tespitin açık ve net bir delili, ama aynı zamanda Bisans kültürünü kabullenişin ilk örneği.

Dinlerarası Etkileşim

Dinler tarihçimiz Muhammet Tarakçı hocanın tabiriyle “Bizans Hıristiyanlaşmış ama Hırisitiyanlar da Bizanslılaşmışlar”. Değerlerini ve inançlarını bir tarafa atıp putperestliğin bütün figürlerini almışlar. Kiliselerini, manastırlarını, mezarlarını resim heykelle doldurmuşlar. Kıblelerini bile doğuya dönük yapmışlar. İznik’in bunda payı büyük. Allah’tan İslam aynı akıbete uğramamış.

İznik’in payı büyük dedik. Hıristiyanların Bizanslılaşması bir ölçüde burada olmuş. Bizans kralının İznik sarayında birincisi M. 325, ikincisi M. 787’de olmak üzere iki konsil toplanmış. Bugünkü dört İncil burada kanonik yani meşru ilan edilmiş, diğerleri geçersiz ve yok hükmünde sayılmış. Ayrıca Hz. İsa’nın Tanrı’nın aynı özden ezelî ve ebedî oğlu olduğu inancı da burada resmileştirilmiş. Hz. İsa’yı ezelî değil, yaratılmış kabul eden Arius ve takipçileri Aryanlar burada aforoz edilmiş. İkon denilen resim ve heykellerin kutsanması burada karara bağlanmış. (bu bilgiler için bk. Mehmet Aydın, I.ve II. İznik Konsillerinin Hıristiyanlık Açısından Önemi, Uluslarası İznik Sempozyumu, haz: Ali Erbaş ve diğerleri, 5-7 Eylül 2005, İznik)

Her neyse, biz yolumuza devam edelim. Değerli belediye başkanımızın güzel bir cemilesinden sonra İznik’teki son ziyaretlerimiz yaptık. Ta Kırgızistan’dan gelip burada vefat etmiş olan Kırgızların Türbesinde dua edip seyir tepesini gördük, oradan bütün bir İznik’i seyrettik. Ayrılırken büyük âlim Kayserili Davûd ve büyük sufi Eşrefoğlu Rumî’nin mezarlarına uğradık, birer Fatiha hediyemizi yolladık.

Köyde İşimiz Ne?

Tam bitti dediğimiz yerde, meğer bitmemiş. Salih Bahadır ağabeyimizin tarih merakı biter mi? Bizi aldı, Yenişehir’in bir köyüne götürdü. Kendi adıma biraz da gönülsüzdüm. Yorulmuşum, akşam olmuş, gideceğimiz yer bir köy. Zaten ben bir köy çocuğuyum. Ne işim var köyde. Bunlar, içimden geçen duygulardı. O zaman hiç sezdirmedim ama aha da burada yazmış oldum.

Peki, sonuç ne? İyi ki de gitmişim! Bütün o düşüncelerim alt üst oldu. Hatta büyük bir mahcubiyet içime doldu. “Neden buraya daha önce gelmedim?” diye de epey bir hayıflandım.

Efendim! Yarhisar isminde bir köy burası. Yar ve hisardan oluştuğuna göre burada hem bir dağ hem de o dağın eteğinde muhkem bir kale olmalı. Dağ kalmış ama kaleden eser yok.

Kale dayanamamış Orhan Gazi’ye ve teslim olmuş. Sadece kale mi? Güzeller güzeli Nilüfer Hatun da. Hem teslim olmuş, hem İslam olmuş. Güzelliği İslam’da bulmuş. Anlatıldığına göre, ne güzel bir Müslüman kulmuş! Her ayak bastığı yere, adına İslam eserleri kondurmuş. İşte bu köy, bunun en güzel şahidi.

Bir cami, bir çeşme, bir de hamam. Hamamda yıkan, çeşmede abdestini al, gir camiye, teslim ol ulu Rabbine… Zira temizlik imandan, teslimiyet namaz ve niyazdan…

Nilüfer Hatun bu köyden. Dönemin Yarhisar tekfurunun kızı. Orhan Gazi’ye hatun olmuş. Orhan Gazi de hem hanımının hatırı olsun hem de hatırası kalsın diye o köye işte bu üç güzel eseri yaptırmış. Arkadan gelen torunlarından II. Abduhhamid Han da vefakârlığını göstermiş, camiyi bir güzel tamir ettirmiş. Bize de düşen bu hatıralara saygı göstererek çeşmesinde bir abdest alıp camisinde namaz kılıp ruhlarına bir Fatiha göndermek kalmış.

Unutmadan söyleyelim, bu köyde çok ilginç de bir de şelale var. Yukarıdan aşağıya akan su, dağı adeta ikiye bölmüş. Tepeyi iki hörgüçlü deve sırtına döndürmüş. Allah vermiş, kulları da esirgememiş. Tarihiyle, tabiatıyla, güzel insanlarıyla ne güzel bir yer olmuş!

Tarih deyince, aşka gelen, vecde kapılan Salih Bahadır ağabeyimiz daha nice yerleri gösterecekti de, çok yorulmuştuk kıyamadı bize. Artık onlar da bir başka sefere…

Efendim böylece sonlandı bizim İznik-Yarhisar tarihi gezimiz. Rabbim size de nasip etsin! Tarihi bizden ayırmasın, bizi de tarihe vefasızlık edenlerden etmesin… Bu geziye vesile olan, emeği geçen ve ekmeği nasip olanlardan da Allah razı olsun…

29 Cemaziyelevvel 1442 / 13 Ocak 2021

Dünyanın Renkleri

Yakındaki Uzak, Uzaktaki Yakın: İran

İran’da yabancı olduğunuzu anladıklarında, hele ki bu yabancı Türkiye’den geliyorsa en ketumu bile çilingir gibi açıyor bu İranlı taksiciler. Bizdeki gibi değil. Bizde taksici esnafı anlatır, anlatır, anlatır. Siz bir şey söylersiniz, o kaldığı yerden anlatmaya devam eder. İran’daysa sizden bir şeyler duymak isterler. Belki İran hakkında güzel birkaç izlenim, belki Hafız’dan, Firdevs’den- kendisinin de eşlik edeceği- bir bukle rubai veya gazel… Trafik de başka türlü çekilmez zaten.

EKLENDİ

:

Dikiz aynasından arkaya bakışları okumuş bir adam olduğu belliydi. Neden gece bu kadar geç saatte taksicilik yapar ki? Yaşını başını da almış hem. Okumuş bir adam…

Tahran’da trafik tam bir fecaat. Birkaç kilometrelik yolu bir saatten fazla sürede alabilirsiniz. Buna şaşırmayın. Şehrin en geniş caddeleri otobanlara dönüşmüş. Evlerin dibinden geçiyorsunuz. Bu kadar nüfus- İstanbul kadar- küçücük bir alana hapsolmuş- İzmit kadar. Böyle olunca da motorsikletler, otobüsler, yayalar, arabalar tam bir kaos! Onsekiz milyonluk Eminönü adeta…

Bu kaosta ilerlerken, o da sıkılmış olacak ki, söze girdi:

“İstanbullu musun?”

Yabancı bir ülkedeyseniz size önce ülkeniz sorulur. Ama İran’da durum farklı. Türkiye’yi o kadar içselleştirmişler ki artık ülke değil doğrudan şehir soruluyor. Aynı ülkenin iki farklı hemşehrileri gibiyiz. Zaten Türkiye’de konuştuğumuz Türkçe’ye de İstanbul Türkçesi diyorlar. Çünkü İran’da da konuşulan – hem de neredeyse nüfusun yarısı tarafından – bir Azerbaycan Türkçesi var. Kendileri de Türk diyorlar. Azeri diyince bozuluyorlar. Türkiye’ye, Türk insanına bu kadar meyilli bir halk ve karşısında İran’a bigâne değilse de bilgisiz, ilgisiz, meraksız bir Türkiye. Belki de önyargılar…

İran’da yabancı olduğunuzu anladıklarında, hele ki bu yabancı Türkiye’den geliyorsa en ketumu bile çilingir gibi açıyor bu İranlı taksiciler. Bizdeki gibi değil. Bizde taksici esnafı anlatır, anlatır, anlatır. Siz bir şey söylersiniz, o kaldığı yerden anlatmaya devam eder. İran’daysa sizden bir şeyler duymak isterler. Belki İran hakkında güzel birkaç izlenim, belki Hafız’dan, Firdevs’den- kendisinin de eşlik edeceği- bir bukle rubai veya gazel… Trafik de başka türlü çekilmez zaten.

“Hayır, İstanbul’dan değilim”. Ama yakın sayılır. İzmitliyim.

“İzmir?”

“Hayır, hayır! İzmit… “T” ile. “Ra” ile değil.

“Ra” dan esinlenmiş olacak ki bir beyit döküldü dilinden:

Keriman-ra der im Dünya dirhem nist

Dirhem darâni âlem-râ kerem nist

(Parası olanın eli açık değil, eli açık olanda para yok)

“Duymadım orayı. İzmir’e gittim ama. İstanbul’a da gittim. Ta Adalara gittim. 1983 senesiydi” Saymaya başladı. “Heybeliada, Büyükada…”

Ben tamamladım:

“Kınalıada, Burgazada…”

“Yaşayasın” Burada “Türkçe” konuştu.

Artık dayanamadım sordum:

“E neden döndün Adalar’dan. Taksicilik yapıyorsun bu Tahran trafiğinde.”

“Ben öğretmenim aslında. Hava Harp Okulunda İngilizce ders veriyorum. Maaşım yetmiyor. Ek iş yapıyorum.”

Döndük mü yetmişlere! Şimdi ne diyeceğim. Dikiz aynasından arada arkaya attığı bakışlardan mahcubiyetin esamesi okunmuyordu. İran’da uluslararası yaptırımların da etkisiyle ekonomi büyük yara almış. Benim İran’a ayak bastığım günlerde (2018) İran para birimi yabancı paralar karşısında birkaç gün içinde üç katı değer kaybetmişti. Petrolünü satamıyor, döviz ülkeden kaçıyor. Sadece döviz mi? İnsanlar, öğrenciler, öğretmenler… Herkes bir yol bulup ülkeden gitme peşinde. Peşinde olmasa bile o hayalle yaşıyorlar. Ülke dışında yaşayan ama ülkeye günü güne ve İran kültürüne sıkı sıkı bağlı, kültürlü ve yüksek tahsilli bir nüfus varlığı var İran’ın. Bunu biliyordum ama yurt dışını tatmış ve ülkeye dönüp taksicilik yapan, hem de savaş pilotlarına İngilizce dersi veren bir hocayla ilk defa karşılaşıyorum.

“Aziz Nesin’in bütün kitaplarını okudum ben” diye devam etti.

“Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’ı da mı?” diye sordum ve tebessüm etti.

“İran gençliğinin şimdiki sorunu da bu: Kimlik” deyiverdi.

Sohbeti çilingir gibi açacakken geleceğim adrese çoktan gelmişim. İnmem gerekiyordu.

Adalar, Aziz Nesin, Harp Akademisinde görevli ek mesai yapan bir hoca… Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz, Kimlik…

Bu sohbet, Ovit Tüneli gibi bir ucu kurak Anadolu bozkırından girdi, bir süre sonra rutubetli Karadeniz yaylalarından çıkardı beni.

Geç vakit olmuştu. Taksiciye parasını ödedim. Önümden geçen başka bir taksiden yükselen şarkı İbrahim Tatlıses’ten

“Şu koskoca dünya âlem

İçindeki neşe elem

Yazımızı yazan kalem

Anladım ki hepsi yalan”

Hafız ona gazeliyle eşlik ediyor:

“Söylediğimiz sözler, yaşadığımız eve dönüşür.”

Önümüzdeki birkaç yıl İran’daki memuriyetime şiir ve gazelin eşlik edeceğini böylece yaşayarak tasdiklemiş oldum.

Merdivenlerden çıkarken- ben de artık bu şiir ve gazel havasını soluduktan sonra – belki de İran’ın neredeyse yarı nüfusu olan Azerbaycan Türklerinin havalarından mırıldanmaya başladım.

“Böyle bir güzele, eşkimi tezele

Şiire, gazele könül verdim, şiire, gazele

Böyle bir güzele, eşkimi tezele

Şiire, gazele könül verdim, şiire, gazele”

Ahmet Kaya bağlamasıyla eşlik etti. Tahran inci gibi gerdanlığını taktı. Karanlık, geçim sıkıntılarının üstünü örttü. Devrim, bu geceyi de sabaha bağladı. Ülke, İran takvimine göre, Nevruzla birlikte 1400 yılına girdi. Bin dört yüz yıldır beklenen bu gece de gelmedi.

Okumaya Devam Et...

Dünyanın Renkleri

Enginliğine Gökyüzü Derinliğine Deniz: Dörtyol

Ana kucağı gibi sarmalar sizi, bütün gam, kasavet sıyrılır üstünüzden; yeniden doğmuş gibi olursunuz. Güzelliklerle belenmiş bir bebek gibi alır, doğanın cıvıltısı içerisinde sallar sizi bir Beşik’mişçesine. Göl gibi telaşsız, sakin ve dinginsinizdir; tadını doya doya almak için doğanın. Beşikgöl’dür; kalbidir Dörtyol’un. Kalpten seversiniz onu, gümrah ırmaklarında taşarak.

EKLENDİ

:

Deniz sonsuzluğa sürükler insanı. Tarif edilmez bir enginliğe kanat çırpar içiniz. Bırakırsınız kendinizi mavinin derinliğine. Yeşili özlersiniz ama hemen. Dörtyol’u özlersiniz…

Baharda yanınızı yörenizi saran, içinizi serinleten “portakal kokusu” Dörtyol’a girdiğiniz andan itibaren size yoldaşlık eder. “Portakal Kokulu Şehir” diye anarız bu yüzden onu.

İnsana varlığın güzelliğini hissettiren her şey vardır Dörtyol’da. Yeşilin albenili tonları, enginliğine gökyüzü, derinliğine mavilik ve başı yücelerde dağlar. Onlarla nefes alır verir, onlarla güzelliğin tadını çıkarırsınız. Doğanın ihtişamı hareketsiz kalmanıza izin vermez. Deprendirir sizi, coşkuyla sarılırsınız yaptıklarınıza.

Daha yol başında şaşırtan bir çekicilikle karşılar sizi Dörtyol*. Her noktasında keşfedilmeyi bekleyen bir güzellik, bir ilginçlik saklar. Hiçbir ayrıntıyı kaçırmak istemezsiniz. Dört mevsimi yaşarsınız her an. Yalnızlık nedir bilmezsiniz, yok nedir bilmez.

Ana kucağı gibi sarmalar sizi, bütün gam, kasavet sıyrılır üstünüzden; yeniden doğmuş gibi olursunuz. Güzelliklerle belenmiş bir bebek gibi alır, doğanın cıvıltısı içerisinde sallar sizi bir Beşik’mişçesine. Göl gibi telaşsız, sakin ve dinginsinizdir; tadını doya doya almak için doğanın. Beşikgöl‘dür; kalbidir Dörtyol’un. Kalpten seversiniz onu, gümrah ırmaklarında taşarak.

Okumaya Devam Et...

Dünyanın Renkleri

Türk Dünyasının Ruhanî Astanası: Türkistan

Türk İslam dünyasının manevi başkenti saydığı ve Türklerin inanç, toplum ve manevi hayatında önemli bir yere sahip olan mutasavvıf, şair ve Yeseviyye tarikatının kurucusu olarak bilinen Hoca Ahmed Yesevî’nin yaşadığı ve türbesinin bulunduğu yerde yaşamak ve bulunmak bizlere de nasip oldu. Zira kaderde burasını sadece görmeyi değil, Köklü geçmişten Güçlü Geleceğe sloganıyla Türk Kazak dostluğunun sembolü olarak kurulan ve halen 32 Türk devleti, akraba topluluk ve özerk cumhuriyetlerden gelen öğrencilerin bulunduğu Hoca Ahmed Yesevi Üniversitesinde görev yapmakta varmış. Tarihi süreç içerisinde pek çok insanın bu topraklara, bir gönül seferliği içerisinde hizmet ettiği ve faaliyetlerde bulunduğu bilinmektedir. Hizmet kervanının ruhu çok eskilere dayanmaktaydı. Bu gönül seferberliğinin ruhunu Tebe-i Tabiînin ileri gelenlerinden Süfyân-ı Sevrî’nin şu cümlesinde görmek mümkündür: “Türkistan’da ezan okumak Mekke’de namaz kılmaktan daha faziletlidir.”

EKLENDİ

:

Türkistan, iki dünya eşiğidir,

Türkistan, her Türkün beşiğidir.

Mağcan Cumabayev (1893-1938)

Türk Konseyi 31 Mart 2021 tarihinde “Türkistan: Türk Dünyasının Manevi Başkentlerinden Biri” temasıyla çevrimiçi olarak düzenlendi. Bu toplantıda Kazakistan’ın Türkistan şehri Türk Dünyasının manevi başkentlerinden biri olarak ilan edildi. Zaten daha önce Kazakistan’da 19 Haziran 2018’de imzalanan kararname ile Güney Kazakistan eyaletinin ismi Türkistan eyaleti olarak değişmiş, böylece Kazakistan’ın Güney Kazakistan Eyaleti’nin adı Türkistan Eyaleti olmuştu. Türkistan kenti Çimkent’e 150 kilometre mesafesindedir. Bu tarihi şehri kısaca sizlere tanıtmak istiyoruz:

Tarihi kaynaklara göre 4. yüzyılda kurulan, eski adı “Yesi” olan Türkistan şehri, Türk-İslam dünyasının en eski ve bir o kadar da saygın yerlerinden biridir. Bu yönüyle Türkistan, Türk milletinin kimliği ve din anlayışının şekillendiği yer, Orta Asya’nın kalbi, merkezi ve ünlü Türk destanının kahramanı Oğuz Han’ın başkenti olarak tarihte yerini almıştır. Ayrıca Türkistan geçmişte Türklerin manevi başkenti (Ruhani astana) olarak kabul gördüğü gibi günümüzde de Türk Dünyası’nın manevi başkenti olarak kabul görmüştür.

Bu itibarla Türkistan uzun yıllardan beri Orta Asya’nın önemli bir ilim ve irfan merkezi olmuştur. Bu şehirden değerli âlimler, filozoflar, yazarlar ve bilginler çıkmıştır. Bunlar arasında büyük bir mutasavvıf, gönül eri, İslam’ın ve Türk Dili’nin yaşaması için kendini vakfeden, bütün Türk ve İslam Dünyası’nın manevi önderlerinden birisi olarak kabul gören Hoca Ahmet Yesevî’dir. O Türkistan’da İslâm’ın ana esaslarına dayalı tasavvuf anlayışını geliştirmiş, ilim, edebiyat ve sanata önem veren irfan ocağı inşa eden ve geliştiren bir şahsiyet olarak temayüz etmiştir. Bu anlayışı büyük şairimiz Yahya Kemal Beyatlının “Şu Ahmet Yesevi kim? Bir araştırın göreceksiniz. Bizim milliyetimizi asıl O’nda bulacaksınız?” ifadelerinde de görmek mümkündür. Buna bağlı olarak Hoca Ahmet Yesevi’nin yolundan gidenlerin sevdalılarının gönlünde de Türkistan şehrinin ayrı bir yeri vardır. Özellikle Timur’un 1396’da onun mezarının bulunduğu yerde yaptırdığı türbe sonraki devirlerde şehrin öneminin sürmesine vesile olmuştur. Hoca Ahmed Yesevî “Hazret-i Türkistan” adıyla da anıldığı için şehrin Türkistan adı buna bağlanmaktadır. Eser Türkiye tarafından 1993 yılında başlayan restorasyonla yenilendi. Ayrıca 2000 yılında Kazakistan hükümeti büyük etkinlikler ve törenlerle Türkistan şehrinin kuruluşunun 1500 yılını kutladı. Şehirde başta Kazaklar olmak üzere, Özbekler ve Ahıska Türkleri yaşamaktadır. Halkın geliri önemli ölçüde hayvancılığa ve tarıma dayanmaktadır.

Türkistan şehri sadece ruhanî tarafıyla değil, ayrıca tarihi ipek yolu üzerinde olması itibariyle ticarî ve maddî yönü de olan bir şehirdir. Şehre girerken yük ve yolcularıyla deve ve at kervanların heykellerin bulunması bize şehrin bu yönünü hatırlatmaktadır. Bu heykellerin benzeri tarihi Semerkant şehrinde, Recistan meydanının girişinde de bulunması bütün buraların büyük bir medeniyetin parçaları olduğunun adeta ispatı gibidir.

Türkistan’a girişinin yolun sağ tarafında binlerce hektarlık arazi üzerine 1992 yılında temelleri atılan Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk Kazak Üniversitesinin Külliyesi bulunmaktadır. Külliyede Kazakistan zengin tarihinden motifler ve semboller taşıtan, binalar yan yana sıralanmışlardır.

Türk İslam dünyasının manevi başkenti saydığı ve Türklerin inanç, toplum ve manevi hayatında önemli bir yere sahip olan mutasavvıf, şair ve Yeseviyye tarikatının kurucusu olarak bilinen Hoca Ahmed Yesevî’nin yaşadığı ve türbesinin bulunduğu yerde yaşamak ve bulunmak bizlere de nasip oldu. Zira kaderde burasını sadece görmeyi değil, Köklü geçmişten Güçlü Geleceğe sloganıyla Türk Kazak dostluğunun sembolü olarak kurulan ve halen 32 Türk devleti, akraba topluluk ve özerk cumhuriyetlerden gelen öğrencilerin bulunduğu Hoca Ahmed Yesevi Üniversitesinde görev yapmakta varmış. Tarihi süreç içerisinde pek çok insanın bu topraklara, bir gönül seferliği içerisinde hizmet ettiği ve faaliyetlerde bulunduğu bilinmektedir. Hizmet kervanının ruhu çok eskilere dayanmaktaydı. Bu gönül seferberliğinin ruhunu Tebe-i Tabiînin ileri gelenlerinden Süfyân-ı Sevrî’nin şu cümlesinde görmek mümkündür:

“Türkistan’da ezan okumak Mekke’de namaz kılmaktan daha faziletlidir.”

Şehir merkezine ulaşıldığında Hoca Ahmet Yesevi türbesi etrafı takriben 700 bin gül fidanlarıyla çevrilmiş geniş bir yolun sonunda bütün ihtişamıyla ayakta durmaktadır. Türbe binasının yanı başında tarihi mescit, çok eski zamanlara ait tarihi kalıntılar ve Hazret’in inziva döneminde yaşadığı öne sürülen yer altındaki küçük mahzen bulunmaktadır. Türbe’nin etrafında Türkistan tarihine ışık tutan zengin tarih müzesi, etnografya müzesi Türkistan büyükleri müzesi ve daha başka müzeler büyük Türk medeniyet ve uygarlığına meraklı ziyaretçilerinin hizmetindedir. Türbe UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmıştır. Şehirdeki en görkemli yapı Yesevi’nin külliyesidir, yöre halkı bu külliyeye “kesene” demektedir. Yeni evlenen veya dileğinin kabul olunmasını isteyen kimselerin dua ettiği yerler arasında yer alır.

Ahmet Yesevi Türbesi

Hoca Ahmet Yesevi Türbesi

Şehri tanımaya devam edecek olursak Türkistan, konum itibarıyla Taşkent, Bişkek, Almata, Çimkent, Moskova demir yolu güzergâhı üzerinde bulunduğu için Orta Asya’nın önemli başkent ve şehirlerinden kalkan trenler, Türkistan üzerinden Kızıl Orda ve Aktöbe’den geçerek Rusya Fedarasyonu’na ulaşır ve Moskova’ya varır. İstasyonun ana binası meydana hâkim muazzam bir mimari yapıttır.

Türkistan kentinde dikkat çeken en önemli binalardan biride Türkistan tiyatro binasıdır. İstasyona yakın bir mesafede bulunan tiyatro binası dış görünüm, giriş kısmı ve ana salonu tarihi görüntüsüyle dikkat çekmektedir. Türkistan’ın içerisinde bunlar dışında önemli ve görülecek yerler olabilir.

Bütün bunlarla birlikte Türkistan kentinin etrafında da tarihi ve doğal zenginlikleriyle dikkat çeken yerler ve mekânlar da bulunmaktadır. Bunlarda biri Hoca Ahmed Yesevî’nin türbesini ziyaret etmeden önce ziyaret edilmesi gereken hocası Arslan Bab’ın türbesidir. Halk arasındaki “Arslan Baba’da gecele, Hoca Ahmed’den de dile” şeklindeki kalıplaşmış sözün mânâsı burada yatmaktadır. Arslan Baba’nın kabri Otrar şehrindedir ve kabrinin başına kubbeli bir anıt mezar inşa edilmiştir. Arslan Baba’yı ziyaret ettikten sonra Tarihi Otırar şehrinin kalıntılarının bulunduğu Şavuldur kenti gelmektedir. Otırar Kalesi’nin yıkıntıları binlerce hektar araziyi kaplamaktadır. Şu anda kapsalı biçimde bu kazılar ve araştırmalar devam etmektedir. Ama bu büyük kentin kalıntılarının günümüzde ancak çok küçük bir bölümü gün ışığına çıkarılmış durumdadır. Otırar şehrinden çıkarılan tarihi eserler 10 kilometre uzaklıktaki müzede sergilenmektedir.

Gezilmeye değer yerlerden biri Türkistan’a 30 kilometre yakındaki Kentav kentidir. Kentav şirin ve sevimli bir kasaba konumundadır. Sovyetler Birliği döneminde kapalı bir maden kenti olan Kentav geniş caddeleri, ormanı andıran geniş parkları ve düzgün şehircilik planlamasıyla dikkat çekmektedir.

Burada ziyaret edilmesi gereken  ilim merkezlerinden Türkistan şehrine bağlı Karnak Medreselerinden bahsetmekte fayda vardır. Tarihi Karnak kasabası Türkistan’a 10 kilometre mesafede yer almakta olup, yemyeşil çevresi, meyve bahçeleri ve üzüm bağlarıyla ünlüdür. Pek çok değerli ve tarihi el yazması eserin halen buradaki aile kütüphanelerinde bulunduğu öne sürülmektedir. XIX. Asrın son yıllarında Karnak medreseleri Orta-Asya’da Buhara medreselerinden sonra dini ve ruhanî merkezler olarak kabul görmüştür. Bu medreselerle ilgili bilgilerimiz sınırlıdır. Karnakta bulunan Medreselerin sayılarının 4 ile 15’den fazla olduğu belirtilmektedir. Dört medrese; Halba, Molla Haşir, Abdulhayr Kadı ve Şa Muhammed Eşan adlarıyla bilinmektedir. Şa Muhammed Eşan medresesi Karnak’taki en büyük medreseler arasında yer alır ve Karnak ismini yükseklere çıkaran ve tanıtan meşhur Kazak şair Abay Kunanbayev, dedesi Şortanbay Kanayoğlu gibi birçok büyük şahsiyet bu medreseden ilim almıştır. Elde edilen bilgilere göre medrese sadece erkeklere yönelik olmayıp medrese müderrislerinin eşleri ve kız kardeşleri ilim sahibi kimseler olduklarından onlar da kız öğrencilere ders vermiş onları eğitmişlerdir. Burada birkaç yerde kız medresesi olduğu belirtilmektedir. Bu yönüyle de bu medreselerin önemini ortaya koymaktadır. Doğrusu Türkistan sınırları içerisinde yer alan Karnak medreselerinin Kazakistan din eğitimi için çok önemli bir tecrübe olduğunu ve dikkate alınması gerektiğini düşünüyoruz.

Bu vesileyle kısa da olsa bu yazımızda Türkistan şehrini tanıtmaya ve bu şehirle ilgili izlenimlerimizi sizinle paylaşmaya çalıştık. Gerçekten bu özel şehir ve insanlarıyla ilgili yazılacak çok söz vardır ve anlatılacak çok yön bulunmaktadır. Tarihine, medeniyetine, kültürüne ve geçmişine ilgi duyan her insanımızın için başta Türkistan olmak üzere bütün ata yurdu görmesini, o güzel yerleri dolaşmasını ve oralarda yaşayan insanlarla tanışmasını ve güzellikleri diğer insanlarla paylaşmasını temenni etmekteyiz. Yeni dönemde bu kentle ve imarıyla ilgili çok güzel çalışmalar yapıldığını, ulaşım için yollar, havalimanı, yeni üniversite kurulması ve tarihi dokuya uygun binalar yapılması gibi güzel haberler duyuyoruz.

Bu güzel şehri görmemiz ve ziyaret etmemiz dileğiyle hoşça kalın.

Kaynakça:

Abbas Karaağaçlı, Türkistan Kal’ası,

Ahmet Taşağıl, “Türkistan”, DİA, İst. 2012, XLI, 556-560.

Ahmet Yıldırım, Hoca Ahmed Yesevî’nin Hadis Kültürü, Ankara 2012.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar