Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Çanakkale Zaferi’nin 107. Yılı Münasebetiyle: Batılıların Çanakkale Düşleri-II

Çanakkale bölgesine düzenlenen ikinci saldırının gerçek sebebi de birinci saldırının sebebi gibi emperyal ve varoluşsaldır. Üstelik bu saldırı da birinci saldırı gibi amacına ulaşmış, hatta amacını aşmıştır. Çünkü İskender’in Dardanel’den başlayan Asya istilâsının sonuçları, günümüzde de etkisini sürdürecek; Avrupa Birliği’nin de ruhunu ve prototipini oluşturacak, Batı birliğini (Pan-Helenizm); dil birliği, para birliği, hukuk birliği, kültür birliği ve coğrafya birliği şeklinde (Avrupa Birliği’ni hatırlayalım) gerçekliğe dönüştürecektir.

EKLENDİ

:

Epos’tan Logos’a…

Sözün, şiirin, destanın yani eposun; logosa yani bilgiye sonra da gerçekliğe dönüşmesi güç ve girişimle ilgilidir ve uygun şartlar oluşursa ütopya, hızla gerçekliğe dönüşebilir.

Darios’la başlayan Pers hakimiyeti altında Thales (ö. İÖ 545), Anaksimandros (ö. İÖ 546), Hekataios, Hippodamos, Pythagoras (ö. İÖ 495), Mausolos, Ktesias, Herakleitos (ö. İÖ 475) gibi Ön Asya’da yaşayan İlk Dönem Yunan filozofları, ya Pers hakimiyeti altında doğmuş ya da Pers vatandaşı olarak ölmüştür. Adı geçen bu kişiler, bu durumdan doğal olarak rahatsızdır; başta Herakleitos olmak üzere Yunanların bir birlik oluşturarak Pers hakimiyetinden kurtulabileceklerini ileri sürer. Bu özgürlük düşüncesini, Yunanistan’da yaşayan İkinci Dönem Yunan filozofları da (Sokrates (İÖ 469 – 399), Platon (İÖ 427 – 347), Aristo (İÖ 384 – 321) benimser, savunur ve geliştirir.

Makedon kralı II. Filip, oğlu (Aleksandros/İskender doğduğunda Aristo’ya “Bir oğlum doğduğu için çok sevinçliyim. Ama bu sevincimin kaynağı bir prensin doğumu değil, senin çağında doğdu. Senin öğrencin olacak. Bu yüzden çok sevinçliyim.” diye yazar.

1.Filip’in yaptırdığı özel okulda Aristo, üç buçuk yıl İskender ve yaşıtı yedi öğrenciye hocalık yapar. Bu süre içinde İskender, İlyada’yı, ders kitabı olarak Aristo’dan okur. Bu okulun yapımı, müştemilatının tamamlanması ve eğitim süresi boyunca II. Filip, orta boy bir Yunan site devletinin bütçesine denk bir bütçe harcar.

Logos’tan Gerçekliğe…

Serhas’ın Hellespontos’u, Doğu’dan Batı’ya doğru geçmesinin üzerinden 150 yıl geçtikten sonra, İÖ 334’te ‘Makedonyalı Büyük İskender (İÖ 352-322), Asya Seferi’ne çıkarken karşı bir propagandist tutuma girer: İskender, atası kabul ettiği Akhilleus’un İlion’a saldırısının 1000. yılında Hellespontos’u geçtiğine inanır. İlk iş olarak da İlion’a gelir ve Akhilleus’un* (muhtemel) mezarında kurbanlar keser, İlion tapınağındaki Akhilleus’a ait olduğuna inanılan silahları alır. Bu silahlar, Asya Seferi boyunca İskender ordusunun önünde, en değerli semboller olarak taşınır.

İskender, icraatlarını ölümsüzleştirecek Homeros gibi bir ozanı olmadığına hayıflanır. Çünkü kendisi, her gece okuyup yastığının altına koyduğu bir İlyada’yla uyur.’[1] Böylece epos, Büyük İskender’le gerçekliğe dönüşür. Çünkü İskender, annesi Olimpias’dan dolayı Akhilleus’un torunu olduğuna inanır; kendini Akhilleus’un doğal vârisi olarak görür ve bununla övünür. Akhilleus gibi büyük bir kahraman olmaya özenir. Akhilleus düştür, destan kahramanıdır ama Büyük İskender gerçek… Mitos, epostan logosa ve gerçekliğe dönüşmüştür artık.

İskender, Hellespontus’tan başlayarak bütün Asya’yı fethetme sebebini Barbar Asya’ya medeniyet ve demokrasi götürmek, sloganıyla açıklar. Ama bu düşün/saldırının gerçek nedeni, Perslere, 500 bin talente varan Makedon borçlarını kapatmak, Pers hâkimiyeti altında yok oluşa giden Yunan dünyasını, filozofların dediği, II. Filip’in projelendirdiği gibi ‘bir araya getirip yok oluştan kurtarmak’tır. Bu anlayış, Pan Helenizm diye adlandırılır ve günümüze değin gelir.

Çanakkale bölgesine düzenlenen ikinci saldırının gerçek sebebi de birinci saldırının sebebi gibi emperyal ve varoluşsaldır. Üstelik bu saldırı da birinci saldırı gibi amacına ulaşmış, hatta amacını aşmıştır. Çünkü İskender’in Dardanel’den başlayan Asya istilâsının sonuçları, günümüzde de etkisini sürdürecek; Avrupa Birliği’nin de ruhunu ve prototipini oluşturacak, Batı birliğini (Pan-Helenizm); dil birliği, para birliği, hukuk birliği, kültür birliği ve coğrafya birliği şeklinde (Avrupa Birliği’ni hatırlayalım) gerçekliğe dönüştürecektir.

*

Roma cumhuriyeti (kuruluşu İÖ 27 Nisan 753 – İÖ 5. yüzyılda tarih sahnesine çıkmıştır.) de kökenlerini Troia’ya dayandırır. Vergilius (İÖ 70 – İÖ 19)’un Aineas destanı, Truva Savaşı’ndan kurtulan Dardanya prensi Aineas’ın yanındaki Truvalı savaşçılarla İda Dağı’nı aşıp Edremit Körfezi’nden başlayan Akdeniz yolculuğunun sonunda, İtalya’ya ulaşmasını; Aineas’ın oğlu İlos’un torunları, Remus ve Romulus’un Roma şehrini ve Roma Krallığı’nı nasıl kurduklarını anlatır.

Truva’nın koruyucu tanrıçası Afrodit, Aineas destanında Venüs adını alır ve Aineas’ın ata annesi sayılır. Aineas, hayatta kalmayı başaran Troialı kahramanları Latium’a götürmüş ve oraya yerleşmelerini sağlamıştır. İşte soylu ve asil Romalıların ataları bu Truva prensi Aineas’ın soyundan gelir.

Afrodit/Venüs, İÖ 60-44 yıllarında Roma siyasetinin en etkin kişisi Julius Caesar’ın da tanrıçası ve ata annesidir. Atlılar sınıfından Julius*Ailesi, egemenlik haklarını savunabilmek için soylarını Aineas’ın oğlu İlos’a (Bu ad, İlion’dan gelir, Caesar’da Julius ön adına dönüşür.) dayandırır. Hatta Julius Ceasar’ın, Truva’yı Roma İmparatorluğu’nun başkenti yapmak istediği söylenmiş; öldürülmesiyle bu düşüncenin gerçekleştirilmesinin engellendiğine inanılmıştır. Antik Roma’da yönetimi üstlenen elit aileler, kendi soylarını Aineas vasıtasıyla Truva’ya dayandırmak zorundadır. Roma’da ‘soylu olmak’, Truvalı olmak demektir. Roma İmparatorluğu, Yunan Filozoflarının düşlediği, Büyük İskender’in gerçekleştirdiği Pan-Helenizm’i, Pax-Romana (Roma Barışı)’ya dönüştürür.

Kuruluşunu Roma gibi Truva’ya dayandıran İtalyan şehirleri pek çoktur. Örneğin, Meteponteliler, kentlerinin kökenini Truva’ya dayandırıp ‘Asya’nın ihtişamını, kaba saba İtalyanlara getirip onlara bilim ve sanat öğretmek’le övünür.

Romalılarda olduğu gibi Batı’da sıradan halktan farklı, onlardan üstün olduğunu gösterebilmek için kendini Truva’ya dayandırma geleneği Franklar, Germenler, Burgonyalılar, Normanlar ve Britanyalılar için de son derece önemlidir.[2]

Hiç kuşkusuz Troia, Pagan Batı için kutsal kent olma özelliğini antik çağlardan beri sürdürmüş, Batı’nın düşünsel ve kültürel birikiminin bariz biçimde izlenebildiği en önemli merkez olma özelliğini korumuştur.

Truva’dan Batı’ya; birlik ve toplumsal varoluş düşüncesi, kahramanlık, kent kültürü, zevk ve beğenide incelik, yaşam standardı, mamur ve bayındırlık düşüncesi taşınmıştır.

İlyada’yla başlayan ‘Yunan uygarlığına, Avrupa uygarlığının membaı hatta Avrupa kimliğinin menşei gözüyle bakılmasının nedeni, bu uygarlığın birbirini izleyen Roma, Rönesans, Aydınlanma ve Romantizm süzgeçlerinden geçerek günümüze aktarılmasından’[3] ve etkisini sürdürmesinden dolayıdır.

*

Çanakkale bölgesinin; bütün bir Anadolu, İstanbul ve İslâm coğrafyası için ne denli önemli olduğunu fark eden ilk Osmanlı hakanı Fatih’tir. Jul Sezar’ın mektuplarını ve savaş anılarını orijinal dilinden okuyan Fatih, İstanbul’un fethinden üç yıl sonra, (1456’da) Çanakkale Boğazı’nın en dar yerine biri Gelibolu Yarımadası’nda, diğeri Anadolu’da olmak üzere birer kale yaptırır.

Çanakkale Boğazı’nın Batı’nın Doğu’ya; Doğu’nun Batı’ya geçişinde önemli bir kapı olması, Marmara ve Karadeniz’le, Ege ve Akdeniz’i buluşturduğu gibi kültürlerin kesişim merkezi olması, Batı düşünce ve edebiyatını ülkemize taşıyan, Tanzimat’ın öncü isimlerinden Namık Kemal’in de dikkatini çeker.

Namık Kemal, Gelibolu mutasarrıflığı yaptığı sırada Ebuzziya Tevfik’le Gelibolu Yarımadası’nı gezer ve arkadaşına ‘Beni, ölünce buraya gömseler ne iyi olur.’[4] der. Namık Kemal, 1888’de Sakız Adası’nda ölür, oraya gömülür. Ertesi gün Ebuzziya Tevfik’in şahadetiyle Kemal’in ailesi ve Padişah II. Abdülhamit, Kemal’in naaşını Gelibolu, Bolayır’a getirip vasiyetinde işaret ettiği yere, Süleyman Paşa’nın* kabrinin yanına defneder. Bu yüzden Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem, ‘Bolayır’ adını, soyadı gibi kullanır.

Son Bölüm

İtilaf Devletleri; Fransız ve İngiliz ordularıyla Kanada, Avustralya-Yeni Zelanda ve Hindistan’dan gelen askerlerin katılımıyla dünyanın en büyük ve en güçlü ordusunu oluşturur. Böyle bir orduyla 1915’te Çanakkale Boğazı’na saldıran Batılıları Mehmet Âkif, ‘yedi düvel’ diye niteler. Yedi düvel, 18 Mart 1915’te deniz yoluyla Çanakkale Boğazı’nı geçemeyeceğini anlar. Çünkü düşman gemileri, Fatih’in Çanakkale Boğazı’nın en dar yerinde yaptırdığı Kilitbahir ve Çimenlik kalelerinin top atış menzilini geçme imkânı bulamaz. Ancak esas kanlı çarpışmalar, 18 Mart 1915 tarihinde kazanılan Deniz Zaferi’nden sonra karada başlar, 1915 Ağustos’una kadar sürer.

Batılılar, daha önce iki kez ele geçirdiği Dardanel/Çanakkale bölgesini, üçüncü kez ele geçirmeyi başaramaz ama yine de Avustralya ve Kanada gibi ülkeler, kendi varoluşlarının anlamını Çanakkale’de bulur.

Osmanlı, Çanakkale Cephesi’nde yanilmediği hâlde 30 Ekim 1918’de Mondros** Ateşkes Antlaşması’nı, küçük ama sembolik değeri büyük Agamemnon (!) zırhlısında imzalamak zorunda bırakılır.

Kaynaklar

DROYSEN, Büyük İskender Tarihi, Dharma Yay., İst. 2007.

GRAY, John, Kara Ayin, YKY, İst. 2013.

CLINE H. Eric, GRALHAM, W. Mark, Antik Çağ İmparatorlukları, Say., 2017.

* Akhilleus: Pelaus ile Tanrıça Tethis’in oğlu.

[1] Agm., s. 31.

* Caesar’dan sonra Julius (Jul) ailesinden (sırasıyla) gelen beş imparator: Augustus, Tiberius, Cligula, Claudius ve Nero’dur.

[2] Agm., s. 33.

[3] BALL, Warwick, Tek Dünyaya Doğru, Ayrıntı Yay., s. 55, İst. 2015.

[4] BOLAYIR, Ekrem Ali, Namık Kemal, MEB Y., s. 122 Ank. 1998

* Süleyman Paşa: Orhan Gazi’nin oğlu. Rumeli’ye geçen ilk Osmanlı… 1360’ta Bolayır’da şahiniyle avlanırken atından düşerek ölmüştür.

** Ege’deki Limni adasının limanı.

Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Çok Okunanlar