1. Anasayfa
  2. Edebiyat
  3. Öykü

Canlar

Canlar
Munzur Valley, Turkey - July 28, 2014 - The "semah" dance is a core element of a "cem" - the main type of Alevi religious ceremony. CREDIT: Michael Benanav for The New York Times
0

​Ey Ehl-i Beyt,

Allah sizi günahtan koruyarak tertemiz kılmak istiyor.

(Ahzâb / 33)

​”Nerelisin?” sorusuna kaçamak cevaplar veriyordu her seferinde; soruyu soranın kimliğine ve hayattaki duruşuna bakarak, onun anlayabileceği bir dil ile nezaketinden ödün vermeden ve saygıda zinhar kusur etmeden. Böyle davranıyor olmasının, başkaları için olmasa da kendisi için makul bir izahı ve ikna edici bir cevabı vardı elbette.

​Yakın arkadaşları ve dostları dahi bu temkinli tavrının nedenini yıllar sonra öğrenebilmişlerdi ancak, Geleneksel Kültür Sanat Festivali kapsamında düzenlenen bir panelde yaptığı kısa ve fakat son derece etkileyici konuşma vesilesiyle. Ne mahalledeki çocukluk arkadaşlarına ne okuldaki sıra ve sınıf arkadaşlarına ne de iş yerindeki çalışma arkadaşlarına açık etmemiş, renk vermemişti; ömründen yitip giden onca yılda, her nedense.

​Bu toprakların adalet heykeli gibiydi âdeta; bir elinde kılıcı, bir elinde terazisi olmasa da gözleri kapalı, kulakları tıkalıydı gayrının diline, dinine ve dahi ten rengine. Sade ve steril bir duruşu vardı hayata ve insanlara karşı. Topluluklarda dinleme makamında kalırdı genellikle; söz kendisine düştüğünde de Yedi Ulu Ozan’ın divanlarından şiirler okurdu ezberden, nemli gözleri, içli ve duygu yüklü sesiyle.

​Ahilik edebi, Ehl-i Beyt nefesi ve Hak-Muhammed-Ali sevgisi ile yoğrulan ata yurduna, canlarla cem olmaya gelmişti aradan geçen onca yıldan sonra, festival tertip komitesinin özel davetlisi olarak. Doğduğu lakin üzerinde büyümediği, havasını yeterince solumadığı bu toprakların insanlarından bir insandı nihayetinde; her ne kadar şimdi uzak diyarlarda nefes alıp veriyor ve başka iklimlerde soluklanıyor olsa da.

​Yıllar yılı perdelenen, üzeri örtülen, ötelenen, halının altına süpürülerek görmezlikten gelinen ve netice itibarıyla kronik bir hâl alan bu asırlık sorunun çözümüne katkı olsun istiyordu, bugün burada, bu festival vesilesiyle söyleyeceği sözlerin. Ne var ki ne İsa’ya yaranabildi panel boyunca sarf ettiği cümlelerle ne de Musa’ya; Muhammed’i küstürmediğinden emindi lakin.

​”Anadolu Aleviliğinin gerçekte ne olduğuna ilişkin tartışmalar, başta Alevi bireyleri ve toplulukları olmak üzere, hemen hemen toplumun her kesiminde varlığını sürdürüyor. Doğrusu hem Alevi birey ve toplulukları hem de konuya ilgi duyan kişiler, kesimler, kurumlar, Anadolu Aleviliğinin gerçekte ne olduğuna dair bir tanım ve tasnif yapmakta hayli zorlanıyorlar. Zira orta yerde üzerinde konuşulan ve tartışılan, birden çok ve birbirinden hayli farklı tanımlar ve pratikler var.” diyerek başlamıştı konuşmasına, Geleneksel Kültür Sanat Festivali kapsamında Anadolu Aleviliğinin sorunlarının masaya yatırıldığı panelde söz sırası kendisine geldiğinde.

​Bu kültürün ve bu inancın mensubu olan bir aile ortamında doğup büyümüş bir insan olarak konunun yabancısı değildi; aksine hem teorik hem de pratik bütün yönlerine hâkimdi. Bu vukufiyeti nedeniyle özel konuk olarak davet edilmişti zaten. Şimdi zaman, gerçeği bütün çıplaklığıyla söyleme zamanı, hiçbir kınayıcının kınamasına aldırış etmeksizin konuşmak gerekir diye düşündüğü için açık, anlaşılır ve bir o kadar da keskin cümleler kuruyordu:

​”Alevi topluluklar içinde, kendilerini İslam’ın özü olarak gören eğilimlerin ve yaklaşımların varlığı biliniyor. Bunlar, ‘yolumuz Ehl-i Beyt yoludur’ diyerek kendilerini doğrudan İslam ile ilişkilendiriyorlar, son derece açık ve anlaşılır bir biçimde, hiçbir şüphe ve endişeye mahal bırakmadan. Bunun yanında Aleviliği, içinde İslam’ın da olduğu birçok dinden etkilenmiş, eklektik bir yapı olarak tanımlayan Alevi toplulukları da var. Bunlar da Alevilikte Hristiyanlıktan, İslamiyet’ten, Budizm’den, Mani inancından, Zerdüştlükten ve Anadolu’nun yerli inançlarından unsurlar bulunduğunu iddia ve ifade ederler. Aleviliği İslam’ın dışında gören ve İslam’ın şartlarına uzak duran bir felsefe olarak tanımlayan Alevi topluluklarının yanında, Anadolu’ya özgü eşi benzeri olmayan bir felsefe, bir inanç, bir yaşam biçimi, bir kültür, bir öğreti ve hatta bunların tümünü de aşan bir toplumsal olgu biçiminde tanımlayan Alevi topluluklarının da varlığı bilinmektedir. Bütünüyle politik, sosyolojik, teolojik ve tarihsel nedenlerden kaynaklanan bu farklı inanç ve pratikler, Aleviliği anlamayı ve Alevi sorununu doğru bir zeminde tartışmayı zorlaştırıyor, ne yazık ki.”

​Esasen yeni ve farklı bir şey değildi söyledikleri. Bilinenleri tekrarlayarak ve hatırlatarak malumu ilam ediyordu sanki. Etkileyici ses tonu ve akıcı konuşmasıyla dinleyici kitleyi büyülemişti âdeta. Yerinden kalktı, mikrofonu eline aldı ve sahnenin başucuna kadar geldi. Kendisini büyük bir dikkatle ve sessizce dinleyen topluluğun gözlerinin içine bakarak sürdürdü konuşmasını:

​”Bu toprakların bir Alevi sorunu olduğuna inanan ve bu sorunu da temel hak ve özgürlükler zemininde ele alan sade, sıradan bir yurttaş olarak, yerküre üzerinde yaşayan her insan gibi Alevilerin de zaman zaman kendilerine dönüp sorması gereken sorular olduğunu düşünüyorum. Alevilerin yer yer kimi politik ve ideolojik yapılara eklemlenerek Alevi inancını siyasallaştırmaları, sorgulanması gereken fevkalâde ciddi bir durumdur. Aleviliğin bugün için tanınmaz hâle gelmesinde ve kimliğinin bu denli muğlaklaşmasında, bu politik ve ideolojik eğilimlerin payı yadsınamaz zira. Bu siyasallaşmanın doğal bir sonucu olarak Alevi birey ve toplulukları, kendilerini ifade ederken din dilinden çok politik ve ideolojik dil kullanmayı tercih ediyorlar ve çoklukla pozitivist, materyalist felsefelere dayanarak kendilerini ifade etme yoluna gidiyorlar.“

​Sessiz, sakin ve dikkatlice dinleyen toplulukta yer yer fısıldaşmalar, yer yer de homurdanmalar başladı. Bu durum söylediklerinin ve söyleyeceklerinin anlaşılmasını zorlaştırsa da o, kararlılıkla konuşmaya devam etti; asırlık ezberleri yerle yeksan etmek istercesine âdeta:

​”Sormak ve dahi öğrenmek istiyorum: Alevi birey ve topluluklarının, İslam’ın Alevi olmayan yorumları ile buluşma, kaynaşma ve paylaşma konusunda açığa çıkmış, deklare edilmiş bir talebi veya arzusu var mıdır; varsa bu talep ve arzu hangi düzeydedir? Aleviler, cemevlerinin faaliyetlerine izin verilmesini ve yasal statüye kavuşturulmasını talep ederken medreselerin, tekke ve zaviyelerin durumunu nasıl değerlendiriyor ve Cumhuriyet’le birlikte ibadethanelerinin kapatılmasını nasıl karşılıyorlar?”

​Aleviler için sağda solda, içeride dışarıda bir Stockholm Sendromu’ndan söz edilirken, içeriden biri olarak Alevilerin kendi kendileriyle yüzleşmelerine kapı aralayacak sözler sarf ediyordu; fincancı katırlarını ürkütme pahasına da olsa. Salonun ön sıralarında Alevi dedeleri ile Alevi derneklerinin yönetici ve temsilcileri oturuyordu, protokol zevatıyla birlikte. Özellikle onlarla konuşmak istercesine ses tonunu ayarlayarak doğrudan onlara hitap etmeye başladı:

​”Alevi dedelerinin dili ile Alevi gençlerin dili arasındaki farkı fark edebiliyor musunuz? Kendilerini Alevi kimlikleri yerine politik kimlikleriyle tanımlamayı tercih eden ve serapa ideolojik bir dil kullanan bu gençlerin dede ile nerede ve hangi ortak zeminde buluşabileceklerini, dahası ve en önemlisi Alevi derneklerinin, Alevi inancı ve Alevi tabanı ile ilgisinin ve yakınlığının hangi düzeyde olduğunu hiç merak ettiniz mi? Alevi dernekleri bu denli politize olmayı ve ideolojik angajmanlarını ne ile ve nasıl izah edecekler; Aleviliğin ritüelleri ve referansları konusunda Alevi topluluklarının dahi kendi aralarında doğru dürüst bir mutabakat sağlayamadığı bu ortamda?”

​Moderatörün uyarısı üzerine masaya döndü, elindeki mikrofonu bırakarak yerine oturdu. Bir topluluğa, bir moderatöre baktı bir müddet; “Daha söyleyecek çok şeyim vardı.” der gibi. Ne var ki konuşma süresi tamamlanmıştı. Topluluk dağılıyordu yavaş yavaş, soru-cevap faslını beklemeden. “Hem kendi adıma hem onlar adına soruları da sordum, cevapları da verdim; beklemeleri için bir sebep kalmadı.” dedi moderatöre dönerek.

​Bir yandan notlarını toparlayıp telaşla çantasına yerleştirirken bir yandan da Nesimî’nin “Bende sığar iki cihân, ben bu cihâna sığmazam / Cevher-i lâmekân benim, kevn ü mekâna sığmazam” dizesini tekrarlayıp duruyordu, sessizce mırıldanarak.

1960 Haymana doğumlu Bursa da ikamet ediyor Tarım Bakanlığında başladığı memuriyeti, yine aynı bakanlıktan emekli olarak tamamladı. Çeşitli sendika ve sivil toplum kuruluşlarında yöneticilik yaptı Yerel radyo ve TV kanallarında program sunuculuğunun yanı sıra, Yerel gazetelerde günlük yazılar yazdı. Evli 2 çocuğu ve 2 torunu var

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir