Demli bir türkü içli çaya eşlik ediyordu. Kokusunu veriyordu sevdanın buram buram, rengi de aşk kırmızı.
Türkülerin bu denli derinliğini sanki ilk kez fark ediyordu.
Bir adım atsa düşecek bir uçuruma çağırır gibiydi ustasının dokunduğu telden süzülenler.
Zaman mıydı geçen yoksa ömrünün baharı mı?
Bir ah çekerek çayından bir yudum aldı.
Türküler dedi,
Yükü ne kadar ağır.
Kiminin yitip giden yıllarını yüklenmiş
Kiminin ak düşmüş saçlarını
Kiminin yüreğinden taşan aşkını
Kiminin yangınını
Kiminin külünü.
Usta alabildiğine vuruyordu teline gönül sazının
Çayı da doğasına inat yakıyordu bekledikçe.
Bir yudum daha çekti çayından
Sıcak küle dökülmüş su gibi fokurdadı yüreğinin içi.
“Kurusa fidanın
Güllerin solsa
Goynümde solmayan gülümsün benim
Yapraklarım gazel olsa dökülse
Yine şu goynümün yârisin benim…
Ağarsa saçların
Belin bükülse
Birer birer hep dişlerin dökülse canım dökülse
Gurusa vücudun kanın çekilse
Yine şu goynümün yârisin benim…”
Aşkın tanımını böyle duymamıştı sanki hiç
Cisme değil isme sevda işliyordu bu gönül
Leyla, Zahide, Mihriban’ı gören var mı onun gözüyle…
Türkü bitmek üzereydi ama ne çay ne de onun yüreği soğumak bilmiyor aksine alevleniyordu içindeki sevda…
Türkü onu eskilerden çook eskilerden bir anın içine doğru çekip götürdü yüreğinin ucundan.
Ocakta yanan ateşin üzerinde isli bir çaydanlıkta çay da demlendikçe demleniyordu. Ocak başından az ilerde duran radyoda bu türkü çalmaya başlamış, titreyen elleri ile radyonun üstünden rengi sararmış dantel örtüsünü bir gelin duvağı kaldırırcasına kaldırmıştı. Tozunu eliyle sildi. Sesini biraz daha açtı.
Bir bardak çay daha doldurdu sevdanın sahibine uzattı titreyen elleri, bükülen beliyle.
Bıraksalar bu anda kalacaktı hep…
O sırada türkü bitmişti.
Bir ah daha çekti parçayı başa sardı.
Sevdayı tazeleyelim dedi çaya yöneldi.
