Bizimle İletişime Geçin

Şahsiyet

“Dindar Bir Doktor Hanım” Ayşe Hümeyra Ökten’in Ardından…

Hayatını bir dize ile anlamlandırmıştı, hocası Mehmet Zahit Kotku’nun tabiriyle Doktor Abla: Gah olur gurbet vatan gâhi vatan gurbetlenir. Dünya gurbetti ve Dr. Ayşe Hümeyra Ökten, söze sığmayacak güzel bir ömür yaşayıp asli vatana kavuştu.

EKLENDİ

:

Gönül almak, gönüller yapmak; mü’minin ferasetiydi. Kısa ve öz tabirle, çocukla çocuk, büyükle büyük olmak büyüklerin meziyetiydi. Dr. Ayşe Hümeyra Ökten… Kelimeleri nasıl yapmalı da yan yana getirmeli bilmiyorum onu anlatırken. Giriş, gelişme, sonuç bölümlerinden oluşmuş bir metin nasıl yazmalı? Dağıtmadan özü, sözü üzmeden nasıl ifade etmeli doksan beş yıllık ömrün hülasasını? Ki samimiyettir yazdıran yazıları ve kalptir, okutan. Kalp, kader! Seven ve sevdiren de Allah’tır ancak.

“Perde ardından haber.” idi ölüm. Hep ansızındı. Bir gün hepimizi bulacaktı.  Ve ben aslında    ayne’l yakin hissediyordum, son duası kabul olacaktı Ayşe Hümeyra Ökten’in. Yaşlılık duam şöyle diyordu:  

“Ya Rabbi akıllı, hafızalı, sağlıklı, ibadetli, izzetli, ikramlı bir hayat, son nefesimize kadar kendi hizmetimizi rahatlıkla tertemiz yapabilme gücü, beş vakit namazımızı erkânıyla kılabilmeyi ve kendi aldığım abdestle iman-ı kâmille göçmeyi nasip eyle, çekmeden, çektirmeden, iğrenilecek, utanılacak, acınacak durumlara düşmeden Resulullah (S.A.V.) cemal-i şerifini göre göre, rahatlıkla kelime-i şehadet getire getire son nefesimi, iman-ı kâmille Medine’de teslim eyle ya Rabbi”… Ve kabul olan dualarındandı.

Bu sene de haccını eda etmiş, tavaf yapmak, ibadet etmek için misafir olarak bir vakit daha kalmıştı vahyin kalbi mübarek beldede Dindar Bir Doktor Hanım.  8 Muharrem 1442 günü Medine-i Münevvere’ye dönmek istemişti kendisinde rahatsızlık hissederek. Tebessümle, hiç hastalık demez, yaşlılık derdi,  ufak tefek rahatsızlık işte bunlar geçici, derdi bizim hastalık diye şikâyetlendiğimiz şeylere.

“Rabbim, acı bize.”  diye dua ettik, ondan iyi haberler beklerken, iyileşsin diye.  Üç gün boyunca dua ettik hep. Muharrem orucunun da hâlsizliğiyle son günlerinde onu sevmeye doyamadığımızı söyleyerek güzel bir haber bekleyip durduk Rabbimizin hükmünü. Tam da bize öğrettiği gibi.

Sabırlı, metanetli olmayı öğrenmiştik ondan. “ Ne kadar da yanlış, çok aceleci insan, çok yanlış çok, sabırlı olmalı.” derdi.  Daha çok öğreneceğimiz var, diyordum ondan ki hâl, hâl, hâl …  Hâldi sadece insana sirayet etmesi gereken belli ki. Bilmenin sonu yoktu, bilinirdi elbet bilinmesi gerekenler. O hâl, hâller… Yazılamayanlardı.

11 Muharrem 1442/30 Ağustos 2020.  Biz kendi kayıplarımıza ağladık onu rahmete uğurlarken. O gülerken ağladı âlem… Ağladım. Ve evet, ağlama diye teselli ettiği zamanlar düştü gönlüme de ağladım. Yine teselli etti giderken.  Ölümsüzlüktü ölüm… Öyle derdi. “Nasıl biz burada buluştuysak cennette de öyle buluşacağız.” derdi.

Hâlbuki plan program yapıyorduk. Bir kez daha gidecektik Medine’ye, heyecanla. Yine onu her zamanki yerinde bulacaktık. Mescid-i Nebi’nin avlusunda kanatlanır gibi yürüyecektik. Yeşil kubbenin etrafında, hafif rüzgârla esen, insanı mest eden kokularla…

Ne kadar hafifti Hümeyra Anne, kuş gibi.  Anne, diyorum, onu seven binlerce Müslüman yüreğin annesi. Hiç evlenmemiş olmasına rağmen. Nasıl güzel bir nasip! Nasıl güzel bir yürek!

Onunla her görüşmemizde kendisini soranlara ve sevenlere selamlar, muhabbetler yolladığını söylerdi. Muhabbeti ve selamları baki kaldı. Adı bu gökkubbede baki. Canlar canını dünyada iken bulmuştu. Müjdelerle gitti. Cennete, amenna.

1925 yılının ekim ayında Fatih – Atikali’de doğmuştu Dr. Ayşe Hümeyra Ökten.  İmam Hatip Liselerinin kurucusu Mahmut Celaleddin Ökten’in üç evladından ilki olarak. Aslen Trabzonlu bir aileden. Kimyager Züheyra Öktenin ve Prof. Dr. Sadettin Ökten hocamızın ablaları Hümeyra Validemiz.

Başarılarla, hizmetle, mücadele ile tevazu ile dolu bir hayattı yaşadığı. Tıbbiye’yi bitirip dâhiliye ve iç hastalıkları ihtisası yapmıştı ülkemizin ilk başörtülü doktor hanımı. Ondan sonra da devam edebilecekken akademik çalışmalarına, yüksek mevkilere gelmeyi istemeyip mesleğe atılıp ailesine, çevresine, dünyanın her yerinden insanlara, ümmete hizmet etmeyi tercih etmişti. Ümmete hizmet…

1953 yılında, Kızılay tarafından kendi isteğiyle Hac’da doktor olarak görevlendirilmesi ile kutsal topraklara, Hicaz’a ve özellikle Medine’ye sevgi ile bağlanmış Hacıanne.  Genç yaşta annelik ve hacılık makamına erişmiş. O yıl hacda, hacılarla tek tek ilgilenip türlü zorluklarla karşılaşmış olmasına rağmen o toprakları öyle sevmiş ki ayrılmak istememiş bir türlü.

İstanbul’a döndükten sonra tekrar gidebilmenin yollarını aramış. Allah’ın lütfu ile ve hastalarının duası ile ikametgâh almış ve senede bir-iki defa Suudi Arabistan’a giriş çıkış yaparak ikametini muhafaza etmiş. İstanbul’da da ailesini, hastalarını, dostlarını hiçbir zaman ihmal etmemiş. Babasının, annesinin duası: “Dünyan ve ahretin ma’mur olsun.” imiş.  Anneannesinin duası: “Allah ömür bereketi versin.” Hastalarının duası: “Ayağın Kabe’ye varsın.” Elhamdülilllah.  Hepsi de olmuş.

Dr. Ayşe Hümeyra Ökten ile kıymetli yazar Nevin Meriç’in “Dindar Bir Doktor Hanım” isimli söyleşi kitabı vesilesi ile tanışmıştım. Kitabı yine çok sevdiğim, değerli bir doktor hanımefendinin masasının üzerinde görmüştüm.  Hediye etmişti, Ocak 2011’de.

İlk yıllarda İstanbul’a iki üç ay gelir, giderdi Hümeyra teyzemiz.  Beklerdik. Dört beş yıldır artık gelmiyordu. Ömrünü Medine’de tamamlamak istediği için. Siz gelin yine demişti 2020’nin ocak ayında.  “Ayağınız da gönlünüz de bu topraklardan kesilmesin.” diye dua ederdi.

Gitmiştik biz de. Üsküdar Hakkı Demir Anadolu İmam Hatip Lisesi öğrencileri ve öğretmenlerimizden oluşan bir grupla İstanbul’dan, payitahttan, Üsküdar/ Harem’den nur şehir Medine’ye ve vahyin kalbi Mekke’ye… Vatan sevgisi de imandandır, düsturuyla, Medine’de yaşayanların tabiriyle Medine Gülü Hümeyra annemizle de buluştuk.  Yüzünde ve gözlerinde tatlı bir tebessüm oluşuyordu vatan söz konusu olduğunda.

Ayşe Hümeyra Ökten denildiğinde Medine sevgisi, Resulullah aşkı geliyordu aklımıza ve hizmetle geçmiş bir ömür. Gençlere ve bize en çok söylediği cümle “Hizmet edin, hizmet edin, hizmet edin.” olmuştu.  Ravza’da Yeşil Kubbe’ye bakarak, “Resulullah önderdi, devlet adamıydı ve dünya için de çok çalıştı, dünyadan hiç vaz geçmedi.” demişti.

“Bizi sevenlere söyleyin, ağızları hiç boş durmasın. Allahümme salli ala seyyidina Muhammed. Salavat getirsinler, daima dedi son anına kadar Hümeyra teyze. “Fallahu hayrun hafizen ve hüve erhamurr rahimin”. Bu duayı da ihmal etme, Kuran’dan, hadislerden dualar öğretiliyor, dua, dua, dua… Dua edin ve dua almaya bakın, dedi hep.

Doksan beş yıllık bir ömrü dolu dolu yaşamıştı Ayşe Hümeyra Ökten. Mahmut Celaleddin Ökten hocamızla, kıymetli babacığı ile ayrı güzel hatıralarını anlatırdı.  Anlatmayı çok severdi.  Yorulmazdı. Dalgınlaşırdı bazen ve arkasından anlatırdı gönlüne düşenleri… Onu dinlemeyi çok severdim. Notlar alırdım kendimce, ibretler, dersler. Her hâli hikmetti.

Prof. Dr. Sadettin Ökten hocamızdan önce bir oğlu olmuş Mahmut Celaleddin Ökten’in fakat bir yaşında iken vefat etmiş. Bunun üzerine Hümeyra teyze, ailede bir doktor olmalı diye düşünmüş,  okuyup doktor olup da babasına iğne yaparken de babası  “Biz, kızımız okusun doktor olsun diledik ama o ilk önce geldi, bizi iğneledi” diye takılmış. Yine tatlı üslubuyla dinlemiştik Medine’de. Ve hiç evlenmemiş Hümeyra Annemiz. “Her eve bir anne lazım, annelik çok yüksek bir mevki ama yedi mahalleye de bir doktor gerek. O da ben olayım.” demiş. Allah ebeden razı olsun, onun sevdiği dualardandı. Allah ebeden razı olsun.

Tam bir Osmanlı münevveri olan Mahmut Celaleddin Ökten hocamızdan ve tam anlamıyla Osmanlı hanımefendisi olan annesi Mahmude Emine Hanım’dan öyle güzel hasletler geçmiş ki ona, onlardan hep övgüyle bahsederdi Hümeyra Teyze. Aile çevresinden, hocalarından, babasının talebelerinden dinlediği Mehmet Akif Ersoy, Babanzade Ahmet Naim, Nurettin Topçu, Mahir İz, Fahreddin Efendi, Mehmet Zahit Kotku Hz. Tahirü’l Mevlevi gibi zatlardan hatıralar anlatırdı. Ayşe Hümeyra Ökten’in hafızasında çok beyit vardı. Şiirle sohbet ederdi. Kıymetli babalarının da hafızasında çok şiir olduğunu söylerdi. Şiir de yazarmış ayrıca Hümeyra Teyze.

“Yolunda can ile başım fedadır ya Resulallah…” diye başlayan bir naat yazdım, onu da not alın demişti bize son görüşmemizde. Size şiirler de okuyayım deyip tatlı tatlı şiir de okumuştu: “Ayinedir bu âlemde her şey Hak ile kaim/ Ayine-i Muhammed’den Allah görünür daim.”

“Talea’l bedru aleyna” sevinciyle Medine’de, Medine Türk Okulu’nda buluşmuştuk Ayşe Hümeyra Ökten ile. Riyad Eğitim Müşavirimiz Sayın Ebubekir Aydın’ın, Cidde Eğitim Ataşemiz Sayın Güsamettin Erdoğan’ın riyasetiyle. Üsküdar Hakkı Demir İHL. idareci, öğretmen ve öğrencileri ile Medine Türk Okulu idareci, öğretmen ve öğrencileri arasında kutlu bir buluşma olmuştu.

 

Ayşe Hümeyra Ökten’in en sevdiği ilahi olduğu için “Erler demine destur alalım.” ilahisini icra etmişti öğrencilerimiz. Bu ilahi bile repertuvarlarında var diyerek teşekkür etti öğrencilerimize Hümeyra teyze.  Beni babamla anılarıma götürdü bu ilahi diye mutlu oldu. Cerrahi Tekkesinde zikre başlanmadan önce dinlerdik bu ilahiyi, dedi.  Babam, ömrü vefa etseydi de bugünleri görseydi çok sevinirdi çok, diyordu.

Mahmut Celaleddin Ökten adına ülkemizde çeşitli yerlerde okullarımız mevcut. Adana’da Ayşe Hümeyra Ökten adına bir okulumuz varken kendisi hayatta iken Üsküdar’ımızda da bir okulumuz oldu. Haberdar oldu okulumuzdan. Üsküdar için, bizler için çok büyük bir bahtiyarlık.

1441 Ramazanında Medine’den görüntülü sohbet etmişti sevenleriyle ve özellikle kız talebelere, sanatla, ilimle ve hizmetle geçecek bir ömür yaşamayı isteyin, demişti. Sağlıklı uzun ömrünün,  işten kaçmamakla, namazla ve dua ile Allah tarafından ona takdir edildiğini söylerdi. Onun yolunda, izinde gitmek bizim de arzumuz, emelimizdir her zaman nefesimiz yettiğince.

Ayşe Hümeyra Ökten, Hacca ve umreye gidenlerle ilgilenmiş, kefil bularak Hac ve umre yaptırmış ömrü boyunca çok sayıda insana.  İlk haccından sonra duasının kabulü ile her yıl hac yapmış. Meşakkatli yolculuklar geçirmiş. Vapurla, karayolu ile daha çok yolculuğu olmuş ilk zamanlarda özellikle. Tayyare çok yokmuş 70’li 80’li yıllara kadar.

Medine’de ve Mekke’de de devrin ileri gelenleriyle görüşmüş. Son anına kadar söylediği cümlelerden bir tanesi de “Allah’a sığının ve torpili Allah’tan isteyin.” olmuştu. Latife de yapardı çok. “Torpiliniz büyük yerden mi?” diye.

Edebiyat muallimi kızım, sizin mesleğiniz çok önemli diyordu. Medine’de öğretmenlik vazifesi almak istemiştim. Önce olumlu karşılamış, elimden geleni yapmamı istemişti.  Sonra da Mahmut Celaleddin Ökten hocamızın da kutsal topraklarda yaşamak istediğini ancak bir gün bir rüya gördüğünü ve bize vazife var diyerek ülkemize döndüğünü anlatmıştı.

Medine’den döndüğü yıl Yüksek İslam Enstitüsü açılmış ve hocamıza ihtiyaç varmış meğer enstitüde.  Ders vermeye başlamış hocamız İstanbul’a döndükten sonra ve orada görevine devam ederken vefat etmiş.  Memlekette hizmet etmeye devam et,  demişti sonra. Dediği gibi de oldu. Bir cümlesi daha çok etkileyiciydi. “Benim kan grubum herkese uyuyordu, o yüzden hastalara çok kan verirdim.”

Doktorluğu öyle başka ki kısa sürede çalıştığı yerlerde gerek İstanbul Fatih’te gerek Medine’de ona muayene olmak isteyenlerin sayısı artıyormuş.  Hatta muayene ücreti ödeyip sadece sohbet etmek isteyenler de oluyormuş.

Allah’ın has kulları vardır ve onlar bizim öncülerimiz, rehberlerimizdir. Ayşe Hümeyra Ökten, onlardandı. Fani olanı, baki olana tercih etmeyiz.

Hayatını çok etkileyen mübarek zatlardan Mehmet Zahit Kotku’yu anlatırken: “Âlimlerin, evliyaların, altıncı hisleri, sezgileri vardır çok güçlü, kalbe nüfuz eden.” diyordu.  Ancak biz modern bir dervişiz işte diyerek de tevazu ile kendi seyri sülûkunu hiç anlatmıyordu Hümeyra teyze.  Onun da kalplere nüfuzuna çok şahit olmuşluğumuz oldu.

Dünyayı değerli kılan varlığı ile huzur bulduğumuz insanlar, ruhlar elbette. “Hepisinden eyice, bir gönüle girmektir”, der ya Yunus Emre. Nice gönüllere taht kurdu Ayşe Hümeyra Ökten.

Harem’den hasretle diye biten mektuplar yazmıştım ona. Mektuplarımı saklamış. Şimdi ise ışıksız kalmış gibi mektupsuz kaldım. Mahmut Celaleddin Ökten, vefat ettiği gün, 19 Kasım 1921’de takvim yaprağına, “İlk kar, kızım bir ay sonra dönecek.”  diye yazmış. Hayatımda hiçbir şeye bu kadar üzülmemiştim, diyordu Hümeyra teyze.  Babamın o notu beni çok üzmüştü, diyordu. Ölüm, vuslattı nihayetinde.

Hayatını bir dize ile anlamlandırmıştı, hocası Mehmet Zahit Kotku’nun tabiriyle Doktor Abla: Gah olur gurbet vatan gâhi vatan gurbetlenir. Dünya gurbetti ve Dr. Ayşe Hümeyra Ökten, söze sığmayacak güzel bir ömür yaşayıp asli vatana kavuştu. Söz, ne kadar kifayetsiz kaldı şimdi onu anarken… “Ölüm güzel şey…” Hatırası taptaze. Rahmete vesile olsun…

Okumaya Devam Et...

Şahsiyet

Bosna’lı Bir Âlim: Muhammed Tayyib Okiç

Muhammed Tayyib Okiç, Türkçe bildiği için Hamidullah ve Tanci’ye göre bir farklılık arz etmektedir. Ankara İlâhiyat Fakültesi Dergisinde birçok makalesi yayınlanmıştır. Sarı Saltuk meselesiyle ilgili olarak Yusuf Ziya Yörükan’la girdikleri ilmî tartışma için yazdıkları, ayrı bir kitap olacak kadar geniştir. (Yarım yüzyıl sonra ayrı bir kitap olarak basılmıştır.) Erzurum Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi Dergisi’nin 1975’te yayınlanan 1. Sayısında yer alan Mevlid ile ilgili uzun makale de, henüz aşılamayan araştırmalardan biridir: Çeşitli Dillerde Mevlidler ve Süleyman Çelebi Mevlidinin Tercemeleri.

EKLENDİ

:

 

İnsanoğlunun ilk muallimi Allah’tır. İkincisi peygamberlerdir, üçüncüsü âlimlerdir. Allah, her şeyi bütün boyutlarıyla, peygamberler Allah’ın bildirdiği kadarıyla bilir. Âlimler ise bu iki kaynaktan istifade ederek, alın teriyle birlikte hakikatin peşine düşerler.

Bu hakikat arayışı bazen bir evin, bir medresenin içinde bazen bir kulübenin, bir manastırın köşesinde bazen da uzun ve yorucu seyahatler eşliğinde gerçekleşir. “Eşyanın hakikatini görmek, anlamak ve kavramak” için girişilen bu çileli yolculukların tatlı mevhibeleri, sonsuz armağanları da vardır. Bunların delili, “bilenlerle bilmeyenler bir olur mu” (Zümer, 39/9) sorusunu soran İlk Muallim’in, o çilekeşlerle ilgili övgüleridir. Fâtır suresinin 27. ayetinde tabiat olaylarından, yağmurdan, kâinattaki rengârenk hayvanlardan insanlardan bahsettikten sonra 28. ayette şu müjdeli tespit yer alır: “Kulları içinde Allah’a gerçek anlamda saygı ve bağlılık gösterenler bütün bu hakikatleri hakkıyla anlayıp kavrayan âlimlerdir.”

İlim, genel anlamda  “Allah’ın ayetleri”ni arayıp bulma, anlama faaliyetidir. Bu ayetler de Zâriyât suresinin 20 ve 21. ayetlerine göre, iki yerde; yeryüzünde ve insandadır. Dolayısıyla tabiatla ve insanla ilgili bütün ilimler mühimdir ve saygıdeğerdir. Bu tespitten hareketle bazı ilimleri değerli, bazılarını değersiz gibi görmek doğru değildir. Fakat insanın gücü hepsini anlamaya ve anlatmaya yetmeyeceğinden adeta görev taksimi yapılmış, sonsuz derecede zengin olan Allah’ın alîm isminin tecellilerini herkes, kabiliyeti/imkânları/ilgisi ve zamanı oranında arayıp bulmaya sonsuz muammayı çözmeye çalışmıştır.

Hangi dönem ve hangi medeniyete mensup olursa olsun her devletin kendine göre bir ilim irfan ve sanat çizgisi vardır. Bunun için kurumlar kurmuş, yatırımlar yapmış, söz konusu sahanın ustalarını yetiştirmenin yollarını aramıştır. Bu ustaların arayıp buldukları gerçekler bazen ülke sınırlarını aşamamış bazen da komşu ülkelerdeki meslektaşlara ışık tutmuştur. Bu uluslararası yarışta bazı üst yöneticiler fiilen işin içine girerek bütün imkânlarını seferber etmiş, farklı alanların “usta”larını ülkesine davet etmiş bazı liderler de bu “hakikat âşık”larını sürgüne göndermiştir. Söz konusu talihsiz uygulamanın baş aktörleri ve teşvikçileri arasında, Keçecizâdenin tabiriyle “müdâhane-i âlimân”ı yeni tabirle “kifayetsiz muhteris”leri ilk sıraya koymak gerekir.

Osmanlı Sonrası

Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul’un, düşman kuvvetlerince yüz yıl önce 15 Mart 1920’de işgal edilmesiyle birlikte bu topraklarda yeni bir dönem başlamıştır. 23 Nisan 1920’de Ankara’da toplanan TBMM, üç yıl sonra Cumhuriyet’i ilân etmiş ve bir dizi kanunlarla yolunu çizmiştir. Bu kanunların bir kısmı ilim ve irfan hayatıyla ilgili idi. İlmi temsil eden medrese, ”yetersizdir” gerekçesiyle 1924’te, irfanı temsil eden tekke, “zararlıdır” mülahazasıyla 1925’te kapatıldı. Üç sene sonra da harfler değişti. Çizilen rotaya göre açılan yeni mektep ve fakültelerde diğer ilim dalları belli bir seviyede ilgi görürken 1930’lu yıllarda ülkemizde bir tane imam hatip okulu, bir tane ilâhiyat fakültesi yoktur. Uzun yıllar sonra bu yanlıştan kısmen dönülmüş, 1949’da Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi, 1951 yılında yedi ilde İmam Hatip Okulu, 1959’da ise İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü açılmıştır. Bu sefer başka bir problem, aradaki inkıta sebebiyle bu orta dereceli ve yüksek okullara öğretmen bulma zorluğu ortaya çıkmıştır. Bu açığın bir kısmı -Ferid Kam’ın kendisi için kullandığı- “köhne müderris”lerle kapatılmış, bazı dersler için ise hoca bulunamamıştır.

İşte rahmetle anmak için dikkatinize sunmak istediğim  “Üç Muhammed” tam bu noktada karşımıza çıkmaktadır: Asya’dan Muhammed Hamidullah, Afrika’dan Muhammed Tavit Tanci ve Avrupa’dan Muhammed Tayyib Okiç.

Geçen yüzyılın ikinci yarısında dünyanın farklı ülkelerinden ülkemizdeki dinî eğitim ve öğretime omuz vermek için birçok insan gelip geçmiştir. Kimi Kazan’dan Kahire’den, kimi Bağdat’tan, Bosna’dan.. Hepsine müteşekkiriz, öz evlatları gibi onlara duacıyız.

Vefat yıldönümü vesilesiyle şimdilik size “üçler”den tanıtmak istediğim zat Muhammed Tayyib Okiç’tir.

  1. Tayyib Okiç

Bosna’nın Tuzla sancağının Graçanitsa kasabasında 1 Aralık 1902 tarihinde doğdu. Babası yüksek tahsilini İstanbul medreselerinde tamamlayan Reisululema muavini Mehmet Tevfik Efendi’dir. Saraybosna’da İlahiyat, Belgrad Üniversitesinde Hukuk tahsilinden sonra Sorbon Üniversitesinde doktorasını tamamladı (1931). İkinci Dünya savaşı yıllarında Türkiye’nin Belgrat elçiliğinde sekreterlik ve mütercimlik yaptı. Savaş bittikten sonra 1945’de Türkiye’ye geldi ve Başbakanlık arşivinde araştırmalar yaptı. 1950’de yeni açılan Ankara Üniversitesi İlâhiyat fakültesine sözleşmeli profesör olarak atandı. 1964-1971 yılları arasında Konya Yüksek İslâm Enstitüsü, 1973-1977 yılları arasında Erzurum Yüksek İslâm Enstitüsünde hocalık yaptı. Tito rejimi tarafından Yugoslavya’ya girişi yasaklanan Okiç’in, değişik sebeplerle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı da olamayınca -Muhammed Hamidullah gibi- “vatansız” olarak ülkemizde -zaman zaman da maddi sıkıntılarla birlikte- yaşadı.

9 Mart 1977’de Ankara’da vefat etti.

Vasiyeti gereği ülkesine götürülüp defnedildi. O tarihte talebesi Süleyman Ateş, Diyanet İşleri Başkanı idi. Okiç’in hayatı ve eserlerini konu alan Armağan kitap 1978’de Atatürk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi tarafından yayınlanmıştır: Prof. M. Tayyib Okiç Armağanı

Ankara İlâhiyat Fakültesinin Tefsir, Hadis, Fıkıh gibi temel derslerini okutan Okiç, daha sonraki yıllarda söz konusu Fakültenin hocaları olacak olan asistanların yetişmesinde büyük emekleri vardır. Özellikle Tefsirde İsmail Cerrahoğlu, Süleyman Ateş, Hadiste Talat Koçyiğit, Mehmet Hatiboğlu, Fıkıh’ta Abdülkadir Şener’i saymak gerekir. Hocamızla ilgili olarak topladığım bütün bilgi, makale ve belgeleri, hakkında Uludağ Üniversitesinde doktora tezi hazırlayan hemşehrisi Behlul Kanaqı’ya verdim. O da tezini 2017’de tamamladı.

Ülkemizde yayınlanan bazı eserleri şunlardır:

1.Bazı Hadis Meseleleri Üzerine Tetkikler, İstanbul 1959, Ankara 2017 (Atlas Yayınları)

2.Kur’ân-ı Kerim’in Uslûb ve Kıraati, Ankara 1963

3.İslâmiyet’te Kadın Öğretimi, Ankara,1981/2021 (Atlas Yayınları)

4.Sarı Saltuk Meselesi, Ankara, 2017 (Atlas Yayınları)

5.Tefsir ve Hadis Ders Notları, Ankara, 2017 (Atlas Yayınları)6

6.Makaleler I Ankara 2021

7.Makaleler II Ankara 2021

Makaleleri

Muhammed Tayyib Okiç, Türkçe bildiği için Hamidullah ve Tanci’ye göre bir farklılık arz etmektedir. Ankara İlâhiyat Fakültesi Dergisinde birçok makalesi yayınlanmıştır. Sarı Saltuk meselesiyle ilgili olarak Yusuf Ziya Yörükan’la girdikleri ilmî tartışma için yazdıkları, ayrı bir kitap olacak kadar geniştir. (Yarım yüzyıl sonra ayrı bir kitap olarak basılmıştır.) Erzurum Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi Dergisi’nin 1975’te yayınlanan 1. Sayısında yer alan Mevlid ile ilgili uzun makale de, henüz aşılamayan araştırmalardan biridir: Çeşitli Dillerde Mevlidler ve Süleyman Çelebi Mevlidinin Tercemeleri.

Talebesi Mustafa Ateş’in Arapça’dan tercüme ettiği Tasavvuf ve Hayat isimli esere (İstanbul 1966) takriz yazdığı gibi 1969 yılında yayınlanan Mahir İz’in Tasavvuf isimli eseri için de tanıtım yazısı yazmıştır. (İslâm Medeniyeti, sy. 22 Ağustos 1969)

On kadar yabancı dil bilen hocamızın kütüphanesi Dokuz Eylül Üniversitesi İlâhiyat Fakültesine intikal etmiştir. Mehmet Mahfuz Söylemez’in kütüphane ile ilgili yazısı Siirt Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisinin 1. sayısında yayınlanmıştır.

28-29 Haziran 2010 tarihinde Türkiye-Bosna Hersek makamları ortaklaşa Saraybosna’da Prof. M. Tayyib Okiç Sempozyumu tertiplemiştir.

İstanbul Pendik’te Prof.Dr. Muhammed Tayyib Okiç Anadolu İmam Hatip Lisesi eğitim ve öğretimine devam etmektedir. Hocamızın hayatı, ahlâkı ve eserleri için Diyanet İslâm Ansiklopedisi’nin ilgili maddesine de bakılabilir.

Makaleleri bir araya toplayarak neşreden Şenol Korkut ve Osman Özbahçe’ye teşekkür borcumuz vardır.

Netice

Hz. Muhammed Mustafa’nın getirdiği esasları insanlığa sunmak için bir ömür gece gündüz çalışan Üç Muhammed’e borcumuz çoktur. Onlar hizmetlerini ilim aşkıyla ve Hz. Allah’ın rızası için yaptıklarından bizden sadece dua istemektedirler. Fakat gurbet hayatının çileleri içinde, kendi ülkelerine girememe ıstırabını unutarak bizleri/bir nesli besleyip büyüten bu insanların hiç biri hatasız ve kusursuz olduğunu iddia etmemiştir. Hiç bir âlim de böyle bir kirli çukura düşmez. Aksine onlar hatalarını gösterenlere gönülden teşekkür ederler. Fakat bu zatlar için ülkemizde yaşayan bazı kimselerin reva gördüğü, tenkit sınırlarını aşan ölçüsüz lafların altından nasıl kalkacaklardır?  Büyük Mahkeme’de bunun hesabını nasıl vereceklerdir? Bu sorunun cevabını bilmiyorum.

Okumaya Devam Et...

Şahsiyet

Abdülhak Hamid Tarhan ve Evlilikleri

Hamid’in görevden alınması, büyük ihtimalle Ali Kemal’in deyişiyle Babıâli’de herkesin diline dolanan ve pek hoş karşılanmayan dedikodularla abartılı şekilde dolaşan bu tuhaf sırra, yani Lüsyen’le olan ilişkisine değil, onun muhtemelen zincirden boşanırcasına gittiği gecelerin birinde, bir gece kulübünde masasına davet ettiği kadın tarafından hakarete uğramışlığının ve kavga ettiği kişilere kartvizitini çıkarıp gösterdiği halde, üzerinde Türk elçisi yazılı bir kartın yırtılıp suratına fırlatılmışlığının Osmanlı Hükümeti’nce affedilmemiş olmasından dolayıdır.

EKLENDİ

:

Tanzimat’tan Cumhuriyet’e uzanan yolda, karizmatik kişiliği ve yazdığı eserlerle, dostunun da düşmanının da övdüğü Abdülhak Hamid, fenomen bir şairdir. Şairliği yanında, kadınlara karşı olan zaafları ve evlilikleriyle hep gündemde kalır. Bizim bu yazıyı yazmaktan amacımız, belli sınırları koruyarak ve titizlikle hareket ederek büyük insanların aile hayatına, aşklarına, vefa ve duygularına neşter vurarak dersler çıkarma amacına yöneliktir. Bu yazıda, ne şair Abdülhak Hamid’i yerin dibine batırmak ne de şu veya bu şekilde onun kişiliğini lekeleyerek vitrine dizmektir gayemiz.

Tanzimat’tan Cumhuriyete geçişte büyük devlet adamı ve şairlerin, oluş veya bir türlü olamayış buhranı içinde kıvranan toplumun, aile hayatının ve kişilerin gelip geçen ve akıp giden dalgacıklarına, çalkantı ve çırpıntı unsurlarına egemen olan anafor ve yabancı kadınlarla evlilik olayı, incelenmeye değer bir konudur… Abdülhak Hamid, bunlar içinde bir prototip olduğu için onu gündeme taşıyıp paylaşmak istedim.

Abdülhak Hamid, 1852’de İstanbul’da Bebek’teki Hekimbaşı Yalısı’nda, köklü ve eski bir ulema ailesinin bireyi olarak dünyaya gelir. Babası, tarihçi ve diplomat Müverrih Hayrullah Bey, annesi Kafkasya’dan kaçırılmış bir cariye olan Münteha Hanım’dır.

Düzgün bir eğitim hayatı görmeyen Abdülhak Hamid, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e gelinen kertede, kendisine saygıdan öte hayranlık duyulan ve yüceltilen başka bir şair, hemen hemen yok gibidir edebiyat camiasında…

Süleyman Nazif, onu göklere çıkarır ve kendisine “Şair-i Azam” lakabını takar. Bu yakıştırma ve patent, Süleyman Nazife aittir. Celal Nuri: “Shakespeare bile bazen Hamid’e yaklaşıyor” der. Birbiriyle kanlı bıçaklı olan Tevfik Fikret ve Mehmet Akif, Hamid hayranlığında birleşirler. Yahya Kemal, sırf Hamid’i görebilmek için Paris’ten Londra’ya gider. Şair-i Azam”dır Hamid, birkaç nesil edebiyatçıyı büyüleyen bir sanatkârdır o…

Üstad Necip Fazıl: “Meselâ, en gülünç yaftaydı, o, Hamid’in kuyruğuna takılan “Şair-i Azam” tenekesi. Şairlik, masonluk muydu ki, “üstad-azam” dercesine “en büyük” manasına bir sıfatla ifade edilmiş olsun?… Eğer Süleyman Nazif bu tenekeyi Hamid’in kuyruğuna takmamış olsaydı, kim, neyin farkında olacaktı ve takıldıktan sonra da kim, neyin farkında oldu?…

Üstad, Hamid’in son demlerindeki hayat tarzını ve yaşadığı Nişantaşı’ındaki  evini şöyle tasvir eder. “Abdülhak Hamid’in evine, başında siyah satenden takkesi İbnül Emin Mahmud Kemal ile Ekrem Ve Cemal Reşid’in babaları, “Nazariyat-i edebiye” yazarı eski bakanlardan Reşid Rey de gelir ve bunlar Şair-i Azam ile “Yâd-i mazi (geçmişi anma) kılıklı, tatlı tatlı konuşurlardı. O zaman Hamid’in tiryakisi olduğu Genç Şair (Necip Fazıl’ın kendisi), bu muhterem adamların meclislerini bomba mizacıyla örselememek için bir kenara çekilir ve Lüsyen Hanımefendi (Abdüklhak Hamid’in dördüncü eşi) ve bazı kadın misafirleri arasında otururdu. Lüsyen Hanım, onu ecnebi ziyaretçilerine şöyle tanıtırdı:

-Otuzundan eksik şairlerin en üstünü!..

Bu “otuzundan eksik” sözü, o zamanlar moda, Fransızca bir tabir…

Hamid, resmi olarak dört defa evlenir. 1874 yılında Edirne’de ağabeyi Nasuhi Bey’in konağında Pirizâde ailesinden on üç yaşındaki Fatma Hanım ile evlenir ve onunla beraber İstanbul’a gelir. Çiftin, Abdülhak Hüseyin ve Hamide adında iki çocuğu olur. Abdülhak Hamit, evliliğinin bu yıllarında, ilk şiirlerini yazmaya, başlar.

1883’te Bombay konsolosluğuna atanır. Hasta olan hanımına, havasının yarayacağını düşünerek bu görevi memnuniyetle kabul eder. Üç yıl kaldığı Bombay’da (Hindistan) doğanın güzellikleri, kendisine coşkun şiirler için ilham kaynağı olur adeta. Ancak Fatma Hanım’ın durumu iyileşmeyip verem teşhisi konulunca, ailesi ile İstanbul’a doğru dönüş yoluna çıkar. Fatma Hanım, İstanbul’a varamadan Beyrut’ta vali olan Nasuhi Bey’in konağında hayatını kaybeder (1885).

Şair, Beyrut’ta kaldığı kırk gün boyunca, her gün Fatma Hanım’ın mezarını ziyaret eder ve ünlü şiiri “Makber ‘i” yazar. Makber’in yayımlanması ile ünü birden artar ve bu ünü imparatorluk sınırlarına taşar. O güne kadar düzyazı alanındaki eserleriyle tanına Hamid, eşinin ölümünden sonra şairliği ile anılır olur. Neden anılmasın ki o:

“Eyvâh! Ne yer ne yâr kaldı,

Gönlüm dolu ah ü zâr kaldı.

Şimdi buradaydı gitti elden,

Gitti ebede gelip ezelden.

 

Ben gittim o hâksâr kaldı,

Bir köşede târumâr kaldı.

Bâkî o, enîs–i dilden eyvâh!

Beyrût’ta bir mezâr kaldı.”

 

Üstad Necip Fazıl’a göre, onun bu ünlü şiirini “Lüsyen Hanım’a sorarsanız, şaheseri bilinen “Makber”i, ilk sevdiği ve evlendiği kadın, meşhur Fatma Hanım’ın ölümünden, onun ölmüş farzıyla yazılmıştır. Korkunç sanatkâr hokkabazlığı!..”

1890’da Bayan Nelly adlı İngiliz hanımla-ki Beyrut’ta hanımının vefat ettiği günlerde başlar bu duygusallık- evlenen Hamid, 1895’te Lahey elçiliğine atanır. İki yıl sonra Londra Elçiliği Müsteşarı olarak yeniden Londra’ya gider. Eşinin rahatsızlığı üzerine İstanbul’a dönen şair, 1900-1906 yıllarını İstanbul’da geçirir. 1906’da Brüksel büyükelçiliğine atanınca eşini, İskoçya’daki ailesinin yanında bırakarak Brüksel yolunu tutar Hamid.

Vereme yakalanan eşini, çok sevmesine rağmen başka kadınlarla birlikte olmaktan kendini alamayan Abdülhak Hamid, Florence Ashly ile birlikte yaşamaya başlar ve onu İstanbul’a getirir. Eşinin, durumu öğrenmesi üzerine, onun yanına dönmek zorunda kalır. Bayan Nelly’nin, 1911’de veremden ölmesinden sonra tekrar İstanbul’a döner. Ölen eşi için “Medfen” adını vereceği “Makber”’e benzer bir eser yazmayı düşündüyse de bu hayalini gerçekleştiremez. Ailesinin önerisiyle üçüncü evliliğini 1911 yazında Cemile Hanım ile yapan Hamid’in bu evliliği, ancak 20 gün sürer. Cemile Hanım’dan ayrılan Hamid, Brüksel’e dönmeyi tercih eder.

1912’de Hamid, 18 yaşındaki Belçikalı Bayan Lüsyen (Lucienne) ile dördüncü defa evlenir ve onunla İstanbul’a döner. Bu evliliğin ilginç yanları vardır kuşkusuz. 1908’de Brüksel ortaelçiliğine atanan Hamid, Lüsyen Hanım’la orada tanışır. Aralarındaki büyük yaş farkına rağmen, 6 Mayıs 1912 günü Londra’da onunla evlenecek ve 6 ay sonra Sadrazam Kâmil Paşa Hükümeti’nin Dış İşleri Bakanı Noradungyan Efendi tarafından görevden alınır.

Hamid’in görevden alınışının, onun “zendostluğu”na (kadınlara aşırı düşkünlüğüne) bağlayanlar olmuştur. Büyük bir Hamid hayranı olan Ali Kemal, görevden alma olayını İkdam Gazetesi’ndeki bir başyazısında (7 Ocak 1913):  “Öyle bir sahib-i dehâyı, bi-perva azleden Hariciya Nazırı’nı (Dış İşleri Bakanı) eleştirerek şiddetle kınar ve güya Hamid’in gereğinden fazla kadınlara aşırı düşkün olduğu ve memuriyet rütbesine uygun düşmeyen bir kadınla beraber yaşadığı için” bu hareketin kendisine reva görüldüğünü iddia eder. Ali Kemal’ın, “göreviyle bağdaşmayan bir kadın” dediği, Lüsyen Hanım’dan başkası değildir.

Hamid’in görevden alınması, büyük ihtimalle Ali Kemal’in deyişiyle Babıâli’de herkesin diline dolanan ve pek hoş karşılanmayan dedikodularla abartılı şekilde dolaşan bu tuhaf sırra, yani Lüsyen’le olan ilişkisine değil, onun muhtemelen zincirden boşanırcasına gittiği gecelerin birinde, bir gece kulübünde masasına davet ettiği kadın tarafından hakarete uğramışlığının ve kavga ettiği kişilere kartvizitini çıkarıp gösterdiği halde, üzerinde Türk elçisi yazılı bir kartın yırtılıp suratına fırlatılmışlığının Osmanlı Hükümeti’nce affedilmemiş olmasından dolayıdır.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, “Gençlik ve Edebiyat Hatırları”nda, kendileri gibi gençler dururken bir bar kızının yaşlı Hamid’e niçin bağlandığını sorgulandığında, kızdan şu cevabı alır. “İl est un tigre” (O, bir kaplandır).

Kırk yıllık Hariciye Hatırları’nda Esat Cemal Paker, Hamid’in Londra günlerine, onun şu beytiyle atıfta bulunur.

“Şaribü’l-leyli ve’n-neharım ben

Karlar altında nevbaharım ben” (Ben, gece gündüz içen biriyim. Karlar altındaki bir İlkbahar gibiyim).

Hamid, Lüsyen’le ölünceye kadar ayrılmama yeminini ettiği halde, bu yeminini bozar ve 1920’de eşi Lüsyen Hanım’dan dostça ayrılır. Hamid, Lüsyen’i 1920 yılının Ekim ayında bir İtalyan asilzâdesiyle, Kont (Dük) ile Soranzo (Soranza) ile deyim yerinde ise, kendi eliyle evlendirir. Lüsyen Hanım (Kontes (Düşes) Soranzo (Soranza)’dır artık…

Ancak Lüsyen Hanım ile yazışmayı sürdürmekten geri kalmaz Abdülhak Hamid… Eski eşi Lüsyen Hanım, 1927’de İtalyan eşini ve kontes unvanını terk edip 7 yıl sonra kendisine, yani Hamid’e tekrar dönecektir. 1929 yılında gerçekleşen ara seçimde TBMM III. dönem İstanbul milletvekili olarak meclise giren Hamid, IV. ve V. dönemlerde de İstanbul milletvekilliği görevini sürdürür.

12 Nisan 1937’de devletin kendisine tahsis ettiği bir apartmanda, Maçka Palas’ta hayatını kaybeder. Ulusal cenaze töreniyle Zincirlikuyu Asri Mezarlığı’na gömülür. Bu yeni mezarlığa gömülen ilk kişi o olur.

Okumaya Devam Et...

Şahsiyet

Mustafa Asım Köksal: Bir İslam Âlimi

1955 yılında yıllık iznini geçirdiği memleketi Develi’de Halk Partisi eski milletvekillerinden biriyle İtalyan müsteşrik Leone Caetani’nin İslam Tarihi üzerine bir tartışma yaparlar. İslam’a karşı büyük bir saldırı niteliği taşıyan kitaba muhabbet beslediği anlaşılan eski mebusa, 4 saati aşan  konuşması Köksal’da bu rezil kitaba karşı bir reddiye yazma isteği ve ihtiyacının uyandığı bir an olmuştur. Hemen kolları sıvar, büyük bir araştırma ve kaynak toplama evresinden sonra Reddiye’yi yazar. Reddiye’den sonra Peygamberimizin Hayatını ana kaynaklarına inerek yazmanın şart olduğuna kanaat getirir. Ancak bu, kurumdaki mesai ile birlikte yapılacak bir iş değildir. İşte yukarıdaki satırlarda bahsedilen emekliye ayrılışın sebebi budur.

EKLENDİ

:

Ankara Keçiören’de, İncirli Mahallesi’nden Tepebaşı’na inen caddenin adı Mustafa Asım Köksal Caddesidir. Onu dik kesen Sanatoryum Caddesi’nden bindiğiniz otobüsler sizi 20 dakika sonra Bağlum Mezarlığı’na götürecektir. Bağlum Mezarlığı’nda dolaşırsanız bazı aşina isimler göreceksiniz; Abdülhakim Arvasi, Ramazan Dikmen, Abdürrahim Karakoç… Bir de baba-kızın mezarı. Mustafa Asım Köksal ve kızı Hatice Güney’in…

İslam tarihi müellifi, âlim Mustafa Asım Köksal kızını kaybettiğinde 77 yaşındaydı. Torunu Asım Cüneyd Köksal’ın ifadesiyle bir yandan gözyaşı dökerken bir yandan da sağlığında evlat acısı gören Peygamberimize bu bakımdan benzediği için Allah’a şükrediyordu. Kızının mezar taşında yazan şu dizeler de ona aittir:

Gel bir Fatiha oku/Bulunmaz bunun toku/Değer bir gün herkese/Ecelin şaşmaz oku

Bor yolunda bir gece/Şehid düştü Hatice/Umarız Hak Cennetle/Müjdeler diriltince

Evlat acısında bile Peygambere benzemekle şükreden Köksal, 85 yıllık hayatının önemli bir bölümünü Peygamberimizi anlamaya ve anlatmaya adadı. 1913 yılında Kayseri’nin Develi ilçesinde başlayan hayat macerası 1998 yılında Ankara’da son bulduğunda ardında aşılması zor, hacimli eserler bıraktı. Daktiloda kendi elleriyle yazdığı hal tercemesinde “İlköğrenimi Develi Numune Mektebinde gördüm, maalesef hafızlığım yoktur” derken resmi olarak okullarda orta ve yüksek tahsil görmemesi ve uğraşmasına rağmen okullara kayıt yaptıramamasının kendisine ilim yolunda farklı kapılar açtığına işaret etmektedir.

Develi Müftüsü İzzettin Efendi’den bazı ilimleri tahsil ettikten sonra Kayseri’den ayrılarak Ankara’ya gelir. Burada Mısır’a gitmenin yollarını arar, ama ona da muvaffak olamaz. Allah’ın onu istihdam edeceği yer farklıdır, bu önceden kararlaştırılmıştır. Ankara’da 12 yıl boyunca İskilipli İbrahim Edhem Efendi’nin derslerine devam ederek icazet alır. Böylesi benim için daha iyi ve hayırlı oldu demektedir.

Mustafa Asım Köksal Camii Ankara/Keçiören

1933 yılında yirmi yaşındayken Diyanet İşleri Başkanlığı’nın açtığı imtihanda başarılı olarak memuriyete intisap eder. 1964 yılına kadar 33 sene hizmet edecektir. Kanuni emekliliğine daha süre olmasına rağmen, Peygamber Efendimizin hayatına daha fazla yoğunlaşmak, mesaisini bu alana hasretmek adına emekliliğini talep eder. Sevilen bir memur olduğundan talep dilekçesi bir süre sümen altı edilse de, kararı kat’idir.

Memuriyet hayatında dairede vazifesinin dışındaki işlere de koşturmaktan geri durmayan, bir koltukta yedi sekiz karpuz taşıyan Köksal hep takdir görmüş, ancak zaman zaman yapılan haksızlıklar karşısında da metanetli ama izzetli bir duruş sergileyerek bir müslümanın iş yaşamında nasıl davranacağına dair bizlere örnekler sunmuştur. İlk görevi evrak kitabeti memurluğundan itibaren, Sicil Şefliği, Yazıişleri Müdürlüğü, Yayın Müdürlüğü, Hayrat Hademesi İşleri Müdürlüğü, Zatişleri Müdür Vekilliği, Müşavere ve Dini Eserleri İnceleme Kurulu Aza Başmuavinliği görevlerinde bulunduktan sonra Siyer çalışmalarına yoğunlaşmak üzere emekliye ayrılır.

1955 yılında yıllık iznini geçirdiği memleketi Develi’de Halk Partisi eski milletvekillerinden biriyle İtalyan müsteşrik Leone Caetani’nin İslam Tarihi üzerine bir tartışma yaparlar. İslam’a karşı büyük bir saldırı niteliği taşıyan kitaba muhabbet beslediği anlaşılan eski mebusa, 4 saati aşan  konuşması Köksal’da bu rezil kitaba karşı bir reddiye yazma isteği ve ihtiyacının uyandığı bir an olmuştur. Hemen kolları sıvar, büyük bir araştırma ve kaynak toplama evresinden sonra Reddiye’yi yazar. Reddiye’den sonra Peygamberimizin Hayatını ana kaynaklarına inerek yazmanın şart olduğuna kanaat getirir. Ancak bu, kurumdaki mesai ile birlikte yapılacak bir iş değildir. İşte yukarıdaki satırlarda bahsedilen emekliye ayrılışın sebebi budur.

Başlangıçta Mekke ve Medine için birer cilt olmak üzere iki ciltlik bir düşüncesi vardır. Ayrıntılarını sonra yazarım diye düşünmüştür; ama Medine Dönemini yazarken derinleşmek, tafsilatlı bir şekilde ele almak gerektiğini görür ve bu dönemi 11 cilt boyunca yazar. Ardından dönüp Mekke Dönemini hacimli bir şekilde yazar ve 1986 senesinde büyük çalışmasını tamamlamış olur. Bu uzun, yoğun, zaman zaman hasta düşüren bir çalışma devresidir. Sabah namazından akşam namazına, hatta yatsı namazına kadar durup dinlenmeksizin, her gün, hatta bayramlarda bile çalışır. Zorunlu ihtiyaç halleri dışında dışarı bile çıkmadan  sürekli yazar. Bir ayrıntı üzerinde iki ay çalıştığı olmuştur.

1982 yılında Türkiye Yazarlar Birliği’nden bir yazı eline geçer. Yazıda Pakistan Hükümeti’nin Siret konusunda dünyadaki çeşitli ülkelerde yayımlanmış kitaplar için bir yarışma düzenlediği bildirilmekte, “Uygun gördüğünüz takdirde İslam Tarihi adlı eserinizi yarışma için aday göstereceğiz” denmektedir. Asım Köksal, böyle bir yarışmayı o zamana kadar duymuş, ya da kitabını bu tür dünyevi gerekçelerle yazmış değildir. Ancak yarışmanın maddi ödülünden çok, manevi getirisini düşünerek, kitabın İslam dünyasında okunarak Allah ve Peygamber sevgisini artıracağını umarak yarışmaya katılmaya olumlu yanıt verir. Eser gönderildikten sonra bir sene kadar ses çıkmaz, zaten Köksal da arayıp sormamış, soruşturmamıştır. Nihayet bir gün eserinin birincilik kazandığı haberi geldiğince çok şaşırmayacaktır. Bu kadar emeğin sonucunun bu olacağını az çok tahmin etmektedir. Ödülünü Pakistan’a giderek, bizzat Devlet Başkanı Ziya-ül Hak’tan alır. 4600 sayfa ve 12 ciltten oluşan Hz. Muhammed ve İslamiyet adlı eseri ile kendisine bir takdirname ve 5000 dolarlık bir ödül tevdi edilmiştir. Ödül tevdii esnasında Ziya-ül Hak, Köksal’ı kucaklar, o da alnından öperek muhatabına mukabele eder.

Bu en verimli yıllarıdır belki de… Yetmiş yaşına gelmesine rağmen daha on yıldan fazla bu çalışmalarını sürdürecektir. 1990 yılında, yazının başında ifade edilen elim kaza sonucu, kızını kaybeder. Artık yolun sonuna yaklaşmakta, ama gene de Peygamber sevgisiyle ve Allah rızasını gözeterek çalışmalarına devam etmeye gayret etmektedir. 1995 yılında Yazarlar Birliği’nce Yılın Kültür Adamı seçilir.

Dünyanın renkleri solmaya, hayatın tadı kaçmaya başlamıştır. Hastalıklar da iyice sökün eder artık. Şunları yazar defterine:

Sekseni aştı yaşım/Tükendi yazım kışım/Şu dünya ile hala/Ne diye bitmez işim!

1936 yılında kızı Hilal’i, 1937’de eşi Hürmüz Hanımı kaybeden Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı merhum da son zamanlarında

“Artık ne mavilik, ne pembe bahar,

Ne mehtap, ne sahil, ne sandal, hep kar,

Söyleyin benimle uçan ey kuşlar,

O yazlık dünyadan bu kış nereye?!”

mısralarını yazmıştı. Aynı duyarlılık, aynı acılar, aynı özlem duygusu…

Belki şu bilgiyi de vermek gerekir: Asım Köksal da 1935 yılında evlendiği ilk eşini 1951 yılında kaybetmiş, ardından yeni bir evlilik daha yapmıştı. İki evliliğinden üçü erkek, dördü kız olmak üzere yedi çocuğu dünyaya geldi.

İslam âlimi ve Peygamber aşığı Mustafa Asım Köksal 20 Kasım 1998 tarihinde, Cuma namazına giderken, cadde üzerinde beyin kanaması geçirmiş, hastalığının dokuzuncu günü, 28 Kasım 1998 Cumartesi günü saat 14 sularında Cenab-ı Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. 29 Kasım 1998 Pazar günü Hacı Bayram Camii’nde öğle namazını müteakip kalabalık bir cemaatle kılınan namazın ardından Bağlum’da aile kabristanına defnedilmiştir.

Allah rahmet eylesin.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar