Bizimle İletişime Geçin

Sinema

Distopik Bir Görmeme Biçimi: “Nowhere”

EKLENDİ

:

Andre Pinto’nun yönetmenliğini yaptığı, Indıana Lista, Ernest Rieara ve Seanne Winslow’un senaryosunu kaleme aldığı Nowhere 29 Eylül’de Netflix’te gösterime girdi. 109 dakikalık film Netflix İspanya’nın orijinal yapımı. Dram ve gerilim türleriyle tasnif edilebilecek filmin başrollerini Anna Castillo ve Tamar Novas paylaşırken Tony Carvillo, Mariam Torres, Irina Bravo, Victoria Teijeiro ve Mary Ruiz de oyuncu kadrosunda yer alıyor.

Nowhere, distopik bir evren üzerine inşa edilme özelliği gösteriyor. Kıtlık sebebiyle göç etmek zorunda kalan bir ailenin dramına konsantre olan film, Mia isimli kadın kahramanın yolculuğunu hikâyeleştiriyor.

 

Hikâyesi

Nowhere, Mia ve Nico karakterleri etrafında şekillenir. Nico, hamile bir kadın olan Mia’nın eşidir. Distopik bir sürecin içindedirler. “Herkese Yeterli Mal Yok” adı verilen hükümet polikasının tüm dünyada işlediği bir süreç söz konusudur. Kıtlık, kahramanlarımızın bulunduğu ülke kadar tüm dünyayı etkilemektedir. Geçici olacağı düşünülen tedbirler kalıcı bir hâl alır. Kahramanlarımızın bulunduğu ülkede hamile kadınlar ve çocuklar, görevliler tarafından tespit edilerek toplanır. İyimser karakteriyle öne çıkan Nico, hamile eşiyle birlikte İrlanda’ya kaçma planı yapar. İrlanda, hamile kadın ve çocuklarının toplatılması uygulamasına en başından beri karşı bir tutum göstermektedir. İnsan kaçakçıları onları bir yük gemisindeki konteyner ile deniz üzerinden İrlanda’ya götürecektir. Öncelikle ellerinden olmayan bir durumdan ötürü Mia ve Nico’nun konteynerleri ayrılır. Sonrasında Mia’nın bulunduğu konteynera görevliler tarafından ateş açılır ve Mia hariç herkes öldürülür. Mia konteynerde tek başına yolculuğa çıkar. Fırtınaya yakalanan gemide, Mia’nın bulunduğu konteyner denize düşer. Mia artık denizin ortasında konteynerdeki eşyalarla birlikte tek başınadır. Konteynerde bir yaşam alanı inşa etmeye çalışır. Delikleri kapatır, suyu tahliye etmeye başlar. Konteynerde ışık, su, matkap, çoklu bıçak, saklama kapları ve kulaklıklar gibi kullanabileceği pek çok eşya vardır. Konteynerde fırtınanın ortasında kaldığı bir gece doğum yapar, kızı dünyaya gelir. Kızıyla birlikte yaşam mücadelesine devam eder. Yiyeceği bittiğinde kızının doğumundan kalan göbek bağından, kulaklıklarla yaptığı ağ ile yakaladığı çiğ balıklara kadar her şeyi tüketir. Yağmur yağmasıyla su sorununu çözer. Konteynerdeki termos ve alkolü kullanarak bir gam lambası dahi yapar. Bir süre sonra konteyner çok fazla su aldığı için üzerini matkapla delerek açar. Bu esnada yaralar ve kendi yarsını diker. Bebeğiyle birlikte konteynerin üzerinde yaşamaya devam eder. Konteyner batınca bebeği için yaptığı sal ile denizde yaşam mücadelesini sürdürür. Balıkçılık yapan bir ailedeki kadın karakterlerin onları fark etmesi üzerine kurtulurlar.

 

Kadın Kimliğinin İşlenişi

Nowhere, Anna Castillo’nun hayat verdiği Mia karakteri etrafında kurgulanan bir yapım. “Tek mekân” filmi olması sebebiyle, filmin neredeyse tamamında Mia görünüyor. Castillo, Mia karakterini o kadar güçlü canlandırıyor ki, neredeyse kusursuz olarak kabul edilebilir. Bir tek mekân yapımında ana karakterin başarısız bir role bürünmesi oldukça tehlikelidir. Zira film etrafında şekil alırken oyunculuk yönünden noktasında olması muhtemel bir başarısızlık hikâyesi filmi diğer tüm detaylardan bağımsız olarak başarısız kılar. Nowhere, Castillo’nun güçlü performansıyla bu başarısızlık ihtimalinden kurtuluyor.

Hikâyede tarif edilen distopik günlerde hamile kadınların toplatılması, yapımdaki kadınların ilk görünüm şekli. Bebeğin cinsiyetinin henüz bilinmiyorken Mia’nın doğacak kızı için “Umarım kız değildir.” cümlesini kurması da kadın kimliğinin işlenişine dair büyük bir ipucu veriyor. Yapım, kadınların ikinci sınıf insan muamelesi gördüğü zeminde, bir kadının başarı ve var olma hikâyesine ışık tutuyor. Mia, hamile, tek başına ve denizin ortasında olmasına rağmen içinde bulunduğu durumda tüm imkân alanlarını kullanıyor. Konteynerin tavanını açmaktan kulaklıklarla yaptığı ağ sayesinde balık tutmaya, termostan gaz lambası elde etmekten bebeğini korumak için bir sal yapmaya kadar pek çok başarıya imza atıyor. Bu yönüyle kadının gücü bilinçli bir biçimde perdeye aktarılıyor. Konteynere ateş ederek insanları öldüren görevlilerin ilk öldürdükleri insanın bir kadın olması ve Mia’yı denizde görüp kurtaran balıkçının bir kadın olması da asla tesadüfi değil. Yönetmenin bu noktada cinsiyetlerden bağımsız bir biçimde öldürenin de yaşatanın da bir kadın olabileceğine odaklandığını söylemek yanlış olmayacaktır.

 

Tek Mekân ve İmkân

Bir filmin geçtiği mekân, filmin anlatısına önemli bir katkıda bulunur. Mekân, karakterlerin ve olayların gelişimini şekillendirebilir, duyguları ve temaları yansıtabilir. Tek mekân filmleri ise, bu ilişkinin en uç noktasını temsil eder. Bu tür filmlerde, mekân filmin tek sahnesi haline gelir ve hikâyenin tamamı bu mekânda geçer.

Tek mekân filmlerinin kendine özgü bir dizi avantajı vardır. İlk olarak bu tür filmler daha düşük bir bütçeyle çekilebilir. Mekânın sınırlı olması, dekor ve kostüm gibi unsurlara yapılan harcamaları azaltır. İkinci olarak tek mekân filmleri, izleyiciyi karakterlerin ve olayların içine daha fazla çekmeyi başarır. İzleyici, karakterlerin yaşadığı sınırlı alanda hapsolmuş gibi hisseder ve bu durum, filmin gerilimini ve heyecanını artırabilir.

Tek mekân filmleri, sadece anlatı açısından değil, felsefi açıdan da ilgi çekicidir. Bu tür filmler, mekânın doğası ve anlamı üzerine düşünmemize olanak tanır. Tek mekân filmleri, mekânın sınırlılığını ve kısıtlayıcılığını vurgular. Bu durum, izleyiciyi, mekânın fiziksel ve psikolojik etkilerini düşünmeye teşvik eder. Mekânın gerçekliği ve öznelliği üzerine de düşünmemize olanak tanır. Bu tür filmler, mekânın farklı bakış açılarından nasıl yorumlanabileceğini gösterir.

Life Of Pi (2012), 127 Hours (2010), The Platform (2019), Panic Room (2002) tek mekân yapımlarına örnek gösterilebilir. Nowhere, açık denizde geçtiği için Life Of Pi’ye, bir anne ile çocuğunu merkeze aldığı için Panic Room’a benzetilebilir. Yönetmenin tek mekânın her imkânından faydalandığını söylemek mümkün. Mantık bağlamında her ne kadar tutarsız duruyor olsa da yönetmen Mia’nın hayatta kalabilmesi için filmin geçeceği tek mekânda ihtiyaç duyacağı her şeyi düşünmüş.

 

Göçü Görmeme Biçimleri

Bir seyirci olarak filmin fragmanını izlediğim ilk andan beri aklıma takılan sorular vardı: Suriye’den, Yemen’den, Filistin’den, Afganistan’dan ve Afrika’nın çeşitli ülkelerinden göç etmek üzere yola çıkıp denizin karanlık sularında hayatlarında yitiren annelerin ve çocukların hikâyesini kim anlatacak? Onların göçünü kim görecek? Cesedi Türkiye’de sahile vuran ve göçün simgesi haline gelen 3 yaşındaki Suriyeli Ayla bebeği kim hatırlayacak? Bu belki de şahidi olan herkesin imtihanı olsa da kimin anlatacağını, kimin göreceğini, kimin hatırlayacağını bilmiyorum. Ancak kimin dilsiz kalacağını, kimin görmeyeceğini ve kimin hatırlamayacağını biliyorum. Modern Batı aklı, “soft power” kavramıyla bir algı enstrümanı haline getirdiği beyaz perdenin imkânıyla yeni Nowhere’lar yapacak ve ancak Batının ölümünün değerli olduğunu bağırıp duracak. Yakın geçmişte yaşanan “gerçek” ölümlerin varlığını, uzak gelecekte ancak birer “distopya” olan kurgularla yok sayacak.

Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Çok Okunanlar