1. Anasayfa
  2. Edebiyat
  3. Anlatı

Dut Ağacının Gölgesinde

Dut Ağacının Gölgesinde
0

1970’li yıllarda, Antep’in Karşıkayası’nda, 21 nolu sokakta; tek katlı, mütevazı bir evimiz vardı. Avluyu saran gür dut ağacının fidesini rahmetli babam Kastamonu’dan getirmişti. İki göz oda, arada küçük bir mutfak; koridorun sonunda banyosu bulunan, briketten yapılmış, dışı sıvasız bir evdi. Bahçe duvarını, yağ tenekelerinde boy veren reyhanlar ve güller süslerdi. İkindi suları verildiğinde, etrafa mis gibi bir koku yayılırdı. Sokaklar asfaltlanmamış, kanalizasyon ve su şebekesi henüz kurulmamıştı; köy yerinden hallice sayılırdı. Yazın toz kalkar, kışın sokaklar çamura keserdi.

Büyükler konuşurken söz hep Urfa’da kalan evlere, bağlara, tanıdık yüzlere gelirdi. Sabah erkenden köy otobüsüne gider, memleketten haber alırlardı. Yoğurdu, peyniri, yumurtayı, pancarı o otobüs getirirdi. Biz çocuklar da yeni sokaklara, yeni arkadaşlıklara alışmaya çalışırdık.

Kocatepe Mahallesi şehrin kıyısıydı; üst yanında su deposu inşaat halindeydi, alt tarafı Cin Deresi ve mezarlıktı. Bir göç furyası yaşanıyordu. Akrabalar yan yana, hayat iç içeydi. İnsanlar kanaatkâr ve yardımseverdi. Karın doydu mu, kışlık odun kömür tamam mı, kilere birkaç küp girdi mi; dünya yerli yerindeydi. İnsan, insana yeterdi. Dut ağacının gölgesi, çocukluk hatıralarımızı sessizce saklardı.

Babalar gün doğmadan işe yollanır, analar ev işlerini toparlayıp Ceyranlı Kuyu’dan bakraç bakraç su taşırdı. Çatı denilen uzun değnek göbekte dengelenir, boyna geçirilen kemerin ucundaki halka, değneğin çengeline takılırdı. İki yanında su dolu satıllar sallanırdı. Gidiş aşağı, dönüş yokuş yukarıydı. Boyna binen o ağırlıkla bel bükülür, adımlar ağırlaşırdı.

Mahallenin değişmeyen bir rutini de Şoför Ali Caddesi istikametine bakıp postacının yolunu gözlemekti. Beklemek, burada sessiz alışkanlıklardandı.

Postacı göründüğünde çehreler değişirdi. Bir şapka, bir çanta, bir tomar zarf… O kâğıtlarda ne hikâyeler taşınırdı kim bilir. Hasret kimi evde diner, kimi evde büyürdü. Yüzler, her duygunun rengini açıkça taşırdı. Mektubu gelmeyen evlere akşam erken inerdi. Zaman ağırlaşır, evin içi sessizliğe gömülürdü. “Niye yazmadı?” sorusu, cevabı olmayan ihtimaller gibi evin içinde dolaşırdı.

Zaman zaten yavaştı; günler ağır ağır geçerdi. Tutunacak az şey vardı. Elektrik kesilmezse, tek kanallı günlerde ya Köle İsaura’dan ya da Küçük Ev’den bir bölüm yakalanırdı. Üç tekerli arabasıyla dondurmacılar geçer, plaktan yükselen türküler evlerin içine kadar dolardı.

Mektuplar vardı. Bir de hasreti yüklenen, “Mektup selam söyle benden sılaya” diye tembih eden türküler… Mektuba, “Allah’ın, üzerime farz olan selamıyla başlarım…” diye kayıt düşmek adettendi. Ardından kısa bir hâl hatır, küçük bir havadis gelirdi. Mevsimden, hasattan, evlilikten ya da ölümden söz edilirdi. Kâğıda sinen seslerdi bunlar; katlanır, zarf olur, yol bulurdu. Her mektup biraz bekleyiş, biraz sabırdı. Az sözle çok şey anlatılırdı; çünkü insan, insana yakındı.

Bazen yeni doğmuş bir bebeğin eli çizgili kâğıda konur, kalemle etrafı çizilirdi. Bazen her mektupta biraz daha büyüyen bir çocuğun izi düşerdi satırlara. Mektupta mürekkep dağılmışsa gözyaşına işaretti. Evin içine adı konmayan bir keder yayılırdı.

Mektupla ortaokullu yıllarımda tanıştım. Kompozisyon dersinde başarılıydım. Mahallede biri mektup yazdıracak olursa beni çağırırdı. Evi mektuba hazırlanmış bulurdum: minderler serili, çay demlenmiş, herkes biraz suskun; yüzlerde ciddi bir işin görüleceği telaşı hâkim… Sözü söyleyenle yazan karşı karşıya oturur; anlatılanlar durur, geri alınır, yeniden söylenirdi. Mektup yazmak aceleye gelmezdi. “Kestane kebap, acele cevap” ile noktalanırdı.

Yıllar geçti, şehirler değişti. İstanbul’da karar kıldım. Vakti mi geldi, nedir; çocukluğumun sandukası bu aralar açılıp duruyor. Gün batımında, çay demlendiğinde, efkâra bulandığımda, mektuplu yıllar düşüyor aklıma.

Keşke o evlerden birine gitmek mümkün olsa şimdi. O mektup köşesine kurulsam. Ben söylesem, “yaz” desem. “Yaz, gurbet elde…” diye, yazsa…

Zor ama yaşanılası zamanlardı. Ağlardık, gülerdik; gerçektik. Dut ağacı hepsini gördü; hepsini sessizce sakladı.

1971 Şanlıurfa doğumlu.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir