1. Anasayfa
  2. Şahsiyet

Edip Günenç ile Babalar ve Çocukları üzerine Halil Günenç: Millete Hizmet Yolunda Sebil Olmuş Bir Hayat

Edip Günenç ile Babalar ve Çocukları üzerine Halil Günenç: Millete Hizmet Yolunda Sebil Olmuş Bir Hayat
1

Halil Günenç Hocamız, Allah’ın lütfuyla bir asırlık ömre yaklaşan Hocamız.

İlim erbabının, ilahiyat ve medrese çevrelerinin yakinen bildiği, tanıdığı bir âlim.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nda uzun süre imamlık, müftülük ve Haseki Dini Yüksek İhtisas Merkezinde ders vermiş bir müderris.

Mezun olanların çoğunun müftü olması Türkiye’nin Müftüsü olarak da anılan bir Hocaefendi.

Verdiği fetvalarla bir dönem ülkede en çok takip edilen adeta bir fetva emini.

Hiçbir zaman ilmi meselelerdeki tartışmalarda ayrıştırıcı olmamış, sert çıkışlar yapmamış, şöhret hummasına tutulmamış; vakur, mütevazı, gerçek bir âlim olarak okumuş, yazmış, ders ve fetvalar vermiş bir allame…

Hocamıza sıhhat ve afiyetler diliyoruz…

Her zaman kameralardan ve vitrinlerden uzak kalmış Hocamızı daha yakından tanımak istedik. Bunu en iyi yansıtacaklardan biri de muhterem mahdumu yazar Edip Günenç olur diye düşündük ve kapısını çaldık. Edip Günenç Bey kültür ve edebiyat dünyamızın değerli isimlerinden. Kendisiyle çok yönlü bir sohbet gerçekleştirmek üzere sorularımızı yönelttik…

Halil Günenç Hocam her ne kadar ilim ehli tarafından biliniyor ise de bize hayat hikâyesinden bahseder misiniz Hocam?

Babam, 1. Dünya Savaşı’nın bitip ikincisinin de hiç gelmeyeceği sanılan puslu ve gergin bir zaman diliminde dünyaya geldi. 1930 miladi yılında kendisi de Hoca olan babasının cer hocalığına benzer görev yaptığı bir köyde (Menda) doğdu. Nüfus cüzdanında doğum tarihi olarak 1933 yazıyor. Resmî kayıtlar öyleyken daha sonra doğrusunun ne olabileceği hususunda tahminlerde bulunulduğunu hepimiz biliyoruz. Aile hayatı bakımından önem arz eden bazı olaylar esas alınarak mukayeseler yoluyla, yaklaşık bir tarih üzerinde mutabakata varılırdı. Babamın yaptığı hesaplamalara göre birkaç yıllık sapmayla 1929 yılında doğmuş olması gerektiği ortaya çıkıyordu. İkinci sıradaki kardeşi Ali’nin doğum tarihini ise altmışlı yıllarda beraber Diyanet İşleri Başkanlığının açtığı “Tekâmül Kursu”nda dönem arkadaşı Derik Müftüsünün beyanı üzerine yeniden tanzim etme ihtiyacı duydu. Sohbetlerinde Müftü Efendinin 1933 yılında eşkıya Bozo’nun tenkilinde görev aldığı tarihten yola çıkarak, annesinin; “Ali, Bozo’nun öldürüldüğü yıl doğdu” sözünü diğeriyle karşılaştırınca yaptığı hesabı revize edip, sonunda 1930 yılında karar kıldı. Bir insanın hayatında bu ayrıntıların belki önemsenmesini gerektirecek bir olağanüstülük yoktur elbette. Niyetim küçük bir fırça darbesiyle umulmadık detaylarla saçaklanan insan kaderinin derinlerine inildikçe karşılaşabileceğimiz şaşırtıcı manzaranın bir yanına ufacık bir ışık düşürmektir.

Halil Hoca, fakir bir ailenin çocuğuydu.  Otuzlu yılların sonuna doğru şartların sevkiyle hoca olmaya karar verdi. Dilenmek üzere göç eden iki yaşlı kadının rehberliğinde Fransız işgalinde cazip bir görüntü veren Suriye’ye geçti. Kürt şeyhlerinden Ahmedé Hiznavi’nin meşihat sınırları içinde kalan, benim çocuk muhayyilemde dünyanın sonunda sandığımız, ancak neredeyse Kızıltepe’nin tam karşısında yer alan Amudé isminde kavruk bir ilçeye yöneldi. Kimin telkiniyle bilmiyorum, kendisi gibi Mardin’den Suriye’ye göç etmiş Hiznavili Şeyh Ahmet’in Halifesi Seyda Mella Abdüllatif’in öğrencisi oldu.

Babamın hafızasının oldukça iyi olduğuna ilişkin yaygın bir kanaat var. Gerçekten de bir defa dinlediği bir metni şaşırmadan olduğu gibi tekrarlayabiliyor. Fırsat doğduğunda hikemi veya dinî mahiyette öğütler sıralayan şiirlerden örnekler vererek hafızasını tazelediği oluyor. Bugün bile, şiir okurken hatıra olsun diye cep telefonuna kaydedenler oluyor. Muallakat şiirleriyle birlikte ismini hatırlamadığım daha bir sürü kitabı da ezberlediği bilinir. Babam bahaneler oluşturarak kendisiyle ilgili övünmelere tevessül etmedi hiçbir zaman. Bundan mahcubiyet duydu. Kendini anlatmazdı. Yaşadığı döneme ait beşerî malumatlar içeren bu hatıra ve anlatımların sonradan önem arz edebileceğine de ihtimal vermediğini sanıyorum. Mevzubahis din olunca sahih bilginin az, desteksiz anlatımların ise ilgiyle karşılandığı gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalıyoruz. Serçe büyüklüğünde kıyamet kadar çekirgenin tarlalara kara bulutlar gibi çöktüğü, trahoma ve sıtmanın yaygın olduğu kasvetli günler yaşanıyordu.

Tarikatların dinî hayatı tanzim hususundaki belirgin etkisine rağmen medreselerde takır tukur gramer ve mantık gibi neredeyse teknik konuların ele alındığı kitaplar okutuluyordu. Katı bir geleneğin kuşatmasında yaşadığımız dünyanın da hiç değişmeyeceği dümdüz bir hayat tasavvur edildiği anlaşılıyordu.

Halil Hoca, dinî hayatla ilgili kat ettiği merhalelerin tümünde iç içe yaşadığı tasavvuf ehline yönelik görünür bir muhalefet sergilemedi, aksine diplomatik diyebileceğimiz ve nezakete dayalı bir ilişkiyi hep canlı tutmaya dikkat etti. Tarikat önderleri uyguladıkları göz alıcı ritüeller sayesinde dinî hayatın tümünü etkilemeye devam etti. Gelenek tarikattan besleniyordu.

Babamın, hedeflediği şeye hızla odaklanan, mütehevvir bir yaratılışa sahip olması şaşırtıcı değildir. Mizacının eczane raflarını çağrıştıran bir tertibi olmadığı için neredeyse tedirgin ve muazzep bir iç dünyası olduğunu söyleyebiliriz. Çoğu insan yüzleşmek istemese de kendiyle barışık olmayan insan sayısı tahmin ettiğimizden fazladır. Sadi Şirâzi’nin; “İnsan yek katre-i hunest, sed hezârân endişe” dediği şekilde içi çatışık duygularla mülevven bir yapımız var.

 Yetenek ve ilgisinin olması çok önemli. Bu süreç kolay geçiyor mu Hocam?

Kolay değil tabi. Babam öğrencilik yıllarında öne çıkan gayreti dolayısıyla kısa sürede mesafe kat etmiş ve hocalarının ilgisine mazhar olmuştur. Çalışıyor, ezberliyor, kendine hedefler tayin ediyordu. Hristiyan bir nüfusun da olduğu kozmopolit yapıdaki Kamışlı ’da sosyal hayatın nasıl tanzim edildiğine dikkat ediyordu. Arkadaşlarıyla sohbetlerinde Arap kıyafetine bürünüp sakal bırakan bir sürü casus hikâyesi anlatıyorlardı birbirlerine. O yıllarda dinî tedrisat için medreseye dâhil olan Cigerhun gibi Kürt şair ve aktivist de dolanıyordu ortalıkta. Bütün bu olumsuzluklara rağmen o yine de asıl amacından sapmadan ilim tahsiline devam ediyordu. O yıllarda Suriye’de, Amudé’de öğrencilik yapan amcam (ki babam ona ders vermişti) rahmetli Molla Muhammed’e, öğrencilik ve delikanlılık günlerinde babamın hangi özelliğiyle öne çıktığını sormuştum.  Öğrenci arkadaşları onun çalışkan ve berrak hafızasına dikkat çekmiş, bir yandan da rekabet hissiyle olacak onun hassas ve kırılgan yapısına da işaret ettiklerini anlatmıştı.

Halil Hoca, isim yaptığı ve benim doğduğum Kızıltepe yakınlarındaki Kuleybin’e yerleşmeden önce önemli medreselerin yer aldığı Doğu ve Güneydoğu vilayetlerine tam süresini bilemediğim birkaç aylık bir seyahat yaptı.

İsim yapmış bazı hocaları tanımak, bu yolla da eksikliklerini tespit etmek ve fiili görgüsünü artırmak istiyordu. İletişim vasıtalarının olmadığı o dönemlerde bir ilden diğerine yolculuk, bulabilmişse ancak ayağında Cizlavet marka lastik ayakkabıyla yürüyerek mümkün olabiliyordu. Çok etkisinde kalmış olmalı ki zaman zaman yaptığı bu kasvetli yolculuklardan kesitler aktarırdı bize.

Bir keresinde birisiyle Diyarbakır üstüne yaptığı sohbete şahit olmuştum. Üzerinden yaklaşık elli sene geçmesine rağmen bir zamanlar geçtiği onlarca köyün ismini bir bir saymış, konuştukları köyün ağası ve aile bireyleri hakkında sorular yönelterek beni hayretler içerisinde bırakmıştı. Bitlis veya Muş taraflarında yaptığı bir seyahat ise hafızamda canlılığını koruyor. Hafızama kazınan bu olayı hatırladığım her seferinde Gogol’un “Ölü Canlar” kitabında geçen manzaralardan birisini canlandırdığı duygusuna kapılırım.

Babamın biraz mahcubiyetle anlattığı olay kısaca şöyle cereyan etmiş: Şarkta, muhtemelen Diyarbakır’ın üstünde Bitlis veya Norşin taraflarında bir arkadaşıyla birlikte yolculuk yapıyorlarmış. Mevsim sonbahar olmalı hem yiyecekleri yok hem de elbiseleri de ince ve akşam bastırmak üzere. Eğer ellerini çabuk tutup sığınacakları bir çatı bulmazlarsa ayazda kalmaları işten bile değil. Uğradıkları küçücük köyde iki arkadaştan ancak birini misafir edebileceklerini söyleyince arkadaşı ataklık gösterip orada kalmaya istekli olunca Halil Hoca açıkta kalıyor. Vakit geçirmeden içinde derinleşen bir endişeyle bir sonraki köyün yolunu tutuyor. Bir müddet yürüdükten sonra birkaç hanelik dağ yamacına sığınmış küçücük bir köye denk geliyor. Akşam namazından sonra cemaate aralarında misafir kabul edebilecek kimse var mı diye sorulduğunda iki üç kişilik cemaatin gözlerindeki fer, ansızın sönüvermiş. Neden sonra köylülerden biri çaresiz, onu misafir edebileceğini söylüyor. Birlikte evin yolunu tutuyorlar. Ev deyince de müştemilatıyla birilerini barındırmaya elverişli bir mekân algılanmamalı. Ev yığma taştan en iptidai şekilde kotarılmış tek odadan ibaret; ahırı ve yine biraz daha hallice ikinci bir odadan müteşekkil taştan yapma bir köy evi.  Kalabalık aile o tek odaya döşekleri seriyor, Hoca da çoluk çocuğun arasına bir yere sığışarak neredeyse nefes almadan sabahı bulmak zorunda kalıyor. Babam bunu anlatırken o günden bugüne hlâ sürmekte olan bir mahcubiyetten kurtulamamış gözüküyordu.

Ne kadar sürdüğünü bilemediğim bu geziden sonra askerlik, ardından da Küleybin dönemi başladı.

Kardeşi rahmetli Molla Muhammed ile beraber

İlim tahsili sona erince görev başladı. Tabi resmi değil fahri olarak ve ‘Seyda’ olarak bilindi.

Evet, ben kendimi bildim bileli, babam, yirmili yaşlarının başından itibaren “Seyda” olarak anılıyordu. İlim erbabıyla var olan ilişkilerinden kaynaklanan yoğunluktan başka halkın günlük sorunlarına dinî açıdan cevap bulmak üzere gidip gelen ziyaretçiler dolayısıyla da evimizin kalabalığı hiç eksik olmadı. Fakirliğin ve imkânsızlıkların kol gezdiği o dönemlerde her şeye rağmen bir kitaplık oluşturma hevesi de vardı.  Dağlık köylülerin kaba ve nezaketsiz yaklaşımlarına oranla aşiret terbiyesi almış ova köylülerinin mültefit hitaplarının sonucu mudur nedir, Halil Hoca hayatının erken dönemlerinden itibaren gördüğü saygıyla belli bir statüye kavuşmuş gözüküyordu. Halil Hoca’nın, kuş olsan konmak istemeyeceğin düz, nebatsız ve çorak bir köyde isim yapmaya başladığını geriye dönüşlerle canlandırıyorum zihnimde. Hiç kar yağmayan, her nasılsa sadece bir dut ağacının dallarıyla gökyüzüne saçaklandığı değişmez o manzarayı yaşadığımız yörenin sabit kaderi sayıyorum. Halil Hoca buna rağmen tırnaklarıyla eşeleyerek ve durmadan çalışarak hedefine doğru yol almaya çalışıyor. Tabiatıyla kullarını geniş tuttuğu şemsiyesinin gölgesine alan Rabbinin himayesini de hiç unutmamak gerekiyor.

O günkü şartlar imkânsızlıklarla dolu bir yaşam sunuyordu. Çocukluğunuzda neler var Hocam bu anlamda?

Hafızamda babama ilişkin daha derin görüntülere ulaşmak istediğimde, üç dört yaşlarındayken Midyat’a bağlı Ziyaret köyündeyken yaşadığım bulanık görüntünün fotoğrafıyla karşılaşıyorum. Kapısından içeri girildiğinde iki büklüm olmak zorunda kalınan daracık bir evin boyasız kapı pervazına tutunmuş, tartsan ancak bir serçe ağırlığında olan pasaklı hâlimi hatırlıyorum. Kapının tam karşısında bir dizini kırarak oturduğu keçenin üstünden misafirlerin dikkatini çekmeden nerdeyse göz kaş işaretiyle kendisine gelmemi isteyen bir adam var. Asker elbisesi üstünde, esmer, kavruk ve bıyıksız hâliyle, çerçevelenmiş bir fotoğraf gibi hafızamdaki yerini koruyan o kişi, babama ait en eski görüntü olmalı.

Kuleybin’de işe başladığında sanki öğrencileri uzun süredir gelmesini bekliyor gibiydiler.  Yirmiyi aşkın öğrencisi vardı. Urfa’dan, Diyarbakır’dan, Siirt’ten ve askerliğini Kızıltepe’de yaptığı için ismini duyduğu Halil Hoca’nın köyüne gelerek medrese öğrenciliğinde karar kılan bir de Ispartalı bir öğrencisi vardı.

Beş yaşlarındayken ahşap kapılara bir şeyler çiziktirmeye başladığım o yıllarda, saman kâğıdı defterlere o zaman yaygın olan uzunca burunlu otobüs resimleri çizerek beni dehşete düşüren bu sarışın ve mavi gözlü Ispartalı, Arapçaya da Kürtçeye de dili dönmediği için çenesi Pinokyo gibi tahtadan çatılmışçasına takırdıyordu. Kurşun kalemle yapıp silgi kullanmadığı o resmi nasıl çizdiğini havsalam almıyordu. Çizgilerle varoluşu resmetmek inanılmaz bir çılgınlıktı. Otobüs resmine daha sonraları Halfeti’de oğluyla aynı sınıfta okuduğum, başında kasketi hiç eksik olmayan bir komşunun alnı akıtmalı bir at kafası resim çizimini ilave etmiştik. Komşu atın sadece baş kısmını çizebiliyordu. Gövdesini çizmeyi beceremediği anlaşılıyordu; biz heyhat, sadece kafasına bakarak nal seslerini işitebileceğimizi hayal etmek zorundaydık. O gün bu gündür, iptidai ve sarsak bir duyarlılıkla da olsa her tür sanatsal yaratıcılığın tehlikeli olabileceğine kademe kademe inanmaya hazırladım kendimi.

Oğulları ve damatları ile beraber

Devlet desteğinin olmadığı, vatandaşın kıt imkânları ama seydaların, melelerin azim ve dirençleriyle devam eden medrese ortamı hakkında neler söylemek istersiniz?

Köylünün günlük iaşe yardımıyla hayatlarını sürdüren babamın öğrencileri yatılıydı. Öğrenciler Caminin hemen bitişiğinde adam boyu yüksekliğinde kerpiçten bir odada yatıp kalkıyor, orada yemek yiyor, bir bölme hâlinde ayrılan bitişik yerde de banyo yapıp çamaşırlarını yıkıyorlardı.

Aşağı yukarı şark medreselerin çoğunda Arapça kitaplar esas alınarak Kürtçe tedrisat yapılırdı. Gulgulesi hiç eksik olmayan mescit ve medrese çevresi, sıradan konuşmalarda ve özellikle dinî metinlerin seslice yapılan ezber çalışmalarında Semavî dinlere mensup herkesin sahiplenebileceği değişmez bir melodiyi terennüm ettikleri söylenebilir.

Tedrisatta Kürtçenin tercih edilmesi hem öğrencilerin etnik kökeni dolayısıyla bir mecburiyetti, hem de Doğu ve Güneydoğu vilayetlerinden başlayarak Suriye ve Irak’ı da içine alan bir coğrafyada Kürt tarikat önderlerinin İslâmî bir canlanmayı amaçlayan çabalarının da bu tercihte belirleyici rolünü hesaba katmak gerekiyor. Güneydoğu’da ve Doğu vilayetlerinde tarikatın görünür inkişafıyla birlikte ülke içinde de Nur hareketi, yurt dışında ise İhvan hareketi ilgiyle karşılanıyordu.

Sonunda İslam’a dönük bu arayışlar ivmelenerek bir canlanışa yol açmış, bu da dinî hayatın daha dinamik ve siyasete yakın bir noktada mevzilenmesine yol açmıştır.

Halil Hocamın ders yöntemi, öğrencilerle iletişimi nasıldı Hocam?

Babamın köy hayatındaki tedrisat tarzını neredeyse hafızamda bütün canlılığıyla muhafaza ettiğimi söyleyebilirim. Sabah namazından hemen sonra gruplara ayrılmış olarak derse başlandığını hatırlıyorum. Bu yatsı namazına kadar süren bir programdı. Babam yüksek ve sert diyebileceğim bir ses tonuyla ders verirdi. Öğrencilerin tedirgin bir ruh haliyle derse odaklanmaya çalıştıklarını mimiklerden takip edebiliyordum. Kavrayışta zorluk yaşandığında Seyda’nın sesindeki sertliğin de arttığını söylemek yanlış olmaz. Dersten sonra mescidin bir köşesine çekilen öğrenciler, kendi aralarında değerlendirme sohbetleri yapıyorlardı. Öğrencilerin zaman zaman daha kenar yerler seçerek dama oynadıklarına da tanık oldum. Kırk kişilik bir cemaat oluşturulamayacağı anlaşılınca öğrenciler Seyda’nın rehberliğinde Kızıltepe’ye Cuma namazı kılmaya giderlerdi. Sadece Cuma namazı için değil, topluca haftalık ihtiyaçların giderilmesi amacı da taşıyan bu seyahat, çoğunlukla neşeli geçerdi. Ayrıca ilçede başka köylerden gelen hoca ve öğrencilerle görüşüp dostluk tazelemeye de imkân buluyorlardı. Derslerin bitip güneşin kavurucu etkisini yitirdiği akşam saatlerinde öğrenciler, kımıltısız bir okyanus gibi uzayıveren düzlükte her biri bir istikamet belirleyerek ezber yapmaya koyulurdu. Uzaktan bakınca ellerinde kitaplarıyla yürüyerek ezber yapan beyaz entarili bu gençlerin iksir içirilerek bu ovaya sürüldükleri kanısına varılabilirdi. Seyda’nın daha hevesli süzme öğrencileri kadar, görünür hâlinden bu işi daha ileriye taşıyamayacağı belli olan değişik karakterde öğrencileri de vardı. O günlerden kalma öğrencilerin birçoğuyla tanışıklığımız devam etti. Babam ise genişleyen çevresine rağmen itibar ettiği ilk öğrencileriyle münasebetlerini sürdürmeyi hiç ihmal etmedi.

Halil Hocamın müftü olarak göreve başlaması, bu çerçevede halk ve yöneticilerle ilişkisi bağlamında neler söylersiniz?

Halil Hoca, köy sahipleri ve fakir zengin ayrımı yapmadan çoğu köylüyle de ilişkilerini canlı tuttu. Gösterilen itibara karşılık o da muhataplarına sıcak alaka gösterdi. Siyasetçi değildi, ama ayarının korunması gereken bir ilişkiler manzumesini yönetmesi gerektiğinin bilincindeydi. Daha sonra il müftülüğü yaptığı dönemlerde de devlet bürokrasisiyle ilişkilerini de aynı mesafe ve dengede sürdürmeyi başardı.

Ellili yılların sonuyla altmışlı yılların başında çeşitlenen dinî hayatın ceberrut yöntemlerle yönetilmesi imkânsız hâle gelmişti artık. Budanmış ve sosyal hayattan kovulmuş bir kesimin yeniden devlet hayatının şemsiyesi altına alınması bir devlet politikası olarak benimsenince Medrese hocalarının Diyanet İşleri bünyesine dâhil edilmesi projesi devreye sokuldu. Devletle mahrem ilişkileri bulunan Yaşar Tunagür gibi yöneticiler Şarkta isim yapmış birçok Seyda’yı imtihanlar yoluyla Diyanet İşleri bünyesine dâhil etti. İmtihanı vererek müftülük yapmaya hak kazanan babam, ilk müftülük görevini Urfa’nın Halfeti ilçesinde yaptı. 27 Mayıs inkılabının hemen öncesinde göreve başladı.

Daha Suriye’deyken Arapça şiirlerle Prof. Fuat Köprülü’ye cevaplar döşeyen genç hocanın, müftülüğünün ilk görev yeri olan Halfeti’ye giderken birkaç denkten ibaret ev eşyasını benzin ve makine yağı kokan kamyonuyla taşıyan şoförle Türkçe konuşurken zorlandığını hatırlıyorum.

Halil Hoca, ilişkilerinde hürmetkâr, insanlara yaklaşımında sıcak ve ölçülüydü. Hoca olarak belirlediği hedefinden hiç sapmadı; müftü olduğunda bile ders vererek bilgisinin tozlanmasına izin vermedi. Hatta geleneğinden geldiği medreselerin ihmal ettiği Farsçayı, Halfeti’de görev yaptığı sırada Osmanlı geleneğinden gelen ve ezberinde Divan edebiyatından ve klasik İran edebiyatından bir sürü şiir olan eşraftan birisinden dersler alarak eksiğini telafi cihetine gittiğini hatırlıyorum. Öte yandan ilkinde fasiküller halinde neşredilen Fî Zılâli’l-Kur’an’ı daha Suriye’de iken takip ettiğini, ilk nüshası fasiküller halinde yayınlanan kitabı göstererek anlatmıştı. Bir akşamüzeri Halfeti’de iken rejimin sıkı gözetimindeki “Üstad” Said Nursi’nin vefatı üzerine, o zamanlar yaygın olan brandalı yeşil ciplerden birisine binerek şakirtlerden bir grupla Urfa’ya gittiğini hatırlıyorum.

Halfeti, Kızıltepe ve Urfa’da Nur risalelerinin, hiç eksilmeyen polis ve jandarma takibatı dolayısıyla bilinmedik bir tanıdığın evinde saklanması zorunluluğu ailece yaşadığımız tedirginliğin bir bölümüne işaret ediyor. O zamanlar ve sonraki askerî inkılapların tümünde halka uygulanan tedhiş, milletin neredeyse genetiğine nüfuz ederek uzun yıllar boyunca hep devam etti. Bir iç muhasebe yaşamadan her seferinde millete kibirle yönelen vesayet düzeni, cumhuriyetle yaşıt ceberrut bir geleneği ihya misyonuyla davrandıklarını hatırlatmayı da ihmal etmediklerini hep birlikte yaşadık.

O günlerden birinde ilçe merkezine uzak bir yerdeki İlkokulumuza oturduğumuz Başbostan’dan portakal ve mandalina bahçeleri arasından geçip giderken resmi oldukları anlaşılan birkaç kişilik bir gruba rastlamıştık. O zamanlar Jandarmadan ve resmî kıyâfeti olan her insandan korkuyorduk.  Amerikan süt tozu ile fakir öğrencilerin her birine yarım ekmekle birlikte ahşap “ulbe” içinde katı pekmez verildiği, Başbakanın ve bakanlarının edepsizce sorgulandığı ezik günler yaşıyorduk. Grubun ortasında yürüyen kişi, maiyetinin önüne geçerek altı yedi yaşlarındaki biz çocuklara; “Benim kim olduğumu biliyor musunuz?” sorusunu tehditkâr ve mütehakkim bir edayla yöneltti. Bu kişinin muvazzaf Urfa valisi olduğunu daha sonraları öğrendim ve hiç unutmadım. Teneffüs ettiğimiz kasvetli bu hava, ülkemizin hangi merhalelerden geçerek bugünlere ulaştığını göstermiyor mu?

Çocuk hafızamda önemli bir yer işgal eden ve Fırat’ın ikiye böldüğü; bahçeleri, siyaha dönüşen gülleri, bostanları ve hemen hemen inanılmaz her türlü meyvesi ile zengin bir hayat sergileyen Halfeti’yi unutmak, çocuk hafızamdan silmek ne mümkün? Noel baba kılığında, önümde yürüyen sarı saçlı Pamuk Prensesinin yerlerde sürünen pelerinini kaldırıp tören alanına geldikten sonra yetmiyormuş gibi bir de kalabalığa 23 Nisan şiiri okumam kaderin bir ironisi değil midir?

Oğulları ile beraber

Halfeti’den sonra Kızıltepe müftülüğüne tayin edildi hocamız. O günkü sosyal, ekonomik, siyasi şartlar nasıldı Hocam?

Evet, Halfeti’den sonra babamın daha iyi bildiği, çoğunluğu Kürtçe, gerisinin ise Arapça ve Türkçe konuştuğu o zamanlar toza ve sıcağa teslim olmuş, çoğu kerpiçten yer yer de sıvasız briket evleriyle neredeyse bir Meksika kasabasını andıran Kızıltepe’ye tayini çıktı. O zamanlar beş bin nüfusuna rağmen Kızıltepe, Halfeti’den daha dinamik ve babamın bildik çevresi dolayısıyla kendini nispeten daha rahat hissettiği bir yerdi. Memleketine dönmüştü nihayet. Ulaşım imkânlarının kısıtlı olduğu o dönemlerde gurbet katlanılır bir şey değildi. Bir süre sonra da Mardin’inin dağlık bölgesinde yaşayan akrabalarımız da onun oluşturduğu çekimle Kızıltepe’ye yöneleceklerdi. O zamanlar geniş ve dikdörtgen şeklinde uzayan ve salon niyetine kullanılan ve cereyan yapması için karşılıklı açılan iki kapılı girişleri vardı evlerin. Toprak zemine su serpilerek serinlemeye çalışılırken mutfakta pompalı gazocağı, odalarda ise lamba ve ancak misafir geldiğinde kullanılan lüküsler aracılığıyla çevremizi aydınlatabiliyorduk.

Işığın az, yıldızların ise alabildiğine parladığı deforme olmamış günlerdi. Suyumuzu testilerde soğutmaya, olmadı telislere sarılan ve testereyle kestirdiğimiz buz kalıplarını evlerimize taşıyarak hararetimizi dindirmeye çalışırdık. Fakirlik korkulan bir şey değildi, çünkü herkes fakir ve ümit bedavaydı.

Tarikat şeyhlerinin uzun sakallı ve muhtemelen semirmiş nuranî görüntülerine oranla “Seyda” geleneğinden gelenlerin ise daha az beslenmiş, matruş ve kerrat cetvelini andıran gergin yüz ifadeleri olurdu çoğunlukla.  Hocaların bu ortamda çarkı zorlukla çevirmeye çalıştıkları söylenebilir. Bankalar sokak aralarına, köşe başlarına kurulmamışlardı ve insanlar birbirine borç vermeyi sürdürüyorlardı. Yardımlaşma terkedilmemiş insanî bir hasletti. Kızıltepe’de ilçe müftülüğüne ilaveten babam artık Seydalık vasfına yeniden kavuşmuştu. Ancak bölgede din adamlarının yardımlarla hep güdülen bir sınıf haline gelmesi izzetine dokunuyordu. Bunun için ağalardan ve imkân sahibi tüccardan zekât kabul etmiyordu. Dini, dünyevi birtakım menfaatler edinmek için vasıta niyetine kullanmıyor ve bunun ilgili herkes tarafından bilinmesini istiyordu. Görevine bağlılığı, ilim adamı çabalarında sabitkadem davranış sergilemesi, saygınlığının artmasına vesile oldu. Eski öğrencileri ve ilk medresesini kurduğu Kuleybin köylüleri ile tanıdık geniş bir halk kesimi onun kabul gören ilmî kişiliğinin takipçisi oldular. Vasıflı insanlar, dünyanın her yerine toplum hayatına iyi gelir.

Kadim Dostları Nuri Gökalp, İbrahim Karacan, Nihat Armağan, Kuddusi Bey ve Yaşar Bağdatlı

Hocamızın o atmosferde mecmualar ve millî manevi yayınlarla bir irtibatı oldu. Sonrasında da kitabı çıktı. Çok enteresan değil mi?

Doğrudur. Halil Hoca, muhtemelen Nur risalelerinin oluşturduğu atmosferden aldığı cesaretle kendisinin de bir kitap sahibi olabileceği duygusuna kapıldı. Yayınlanan kitap sayısı azdı ve süreli mecmuaların sayısı da bir ikiyi geçmiyordu. Küçük bir köyün sakini gibi, herkes birbirini tanıyordu. Ülkenin tümünde ancak birkaç Müslüman doktor, arasanız bütün ülkede ise Müslümanlara sıcak davranan ancak bir, bilemediniz iki kaymakam veya hâkim bulabilirdiniz. “İslam” ve “Hilal” mecmuaları, daha sonraları da haftalık olarak yayınlanan Yeni İstiklal mecmuası babamın dinî tefekkür hayatının seyrini takip ettiği mecralar olarak abone olduğu mevkutelerdi. Hem Türkçesini daha işlek hale getiriyor, hem de Osmanlıdan Cumhuriyete uzanan son ulemanın yazılarından haberdar olma fırsatını bulabiliyordu. Girişken ve züccaciye dükkanına dalmaktan geri kalmayan tabiatı dolayısıyla Salih Özcan ve naşiri olduğu Hilal mecmuasında çalışan M. Akif İnan ile Nihat Armağan, onun yeşil kapaklı “İslâm’ın Sesi” adını verdiği ilk risalesinin kitaplaşmasında rolleri oldu.

Salih Özcan, girişken ve tasnifi zor hasletleri itibarıyla her alana cesaretle dalabilen renkli ve ünlü şahsiyetlerden biriydi. İslam davasının takipçisi olan Kral Faysal’dan tutun Mağrip ülke yöneticilerine kadar Müslüman birçok ülkeyle şahsî ilişkiler kuran ve bu özelliği dolayısıyla Said Nursi’nin; “Bizim Hariciye vekilimiz” diye taltif ettiği Urfalı bir şahsiyetti.

Salih Özcen, Hocamızın Urfa müftüsü olmasına aracılık etmişti, değil mi?

Salih Özcan Bey, Urfa’ya müftü arandığı bir dönemde Halil Hoca’nın ilmi müktesebatı ve enerjisi ile “Peygamberler Şehri” olan memleketinin ihtiyaç duyduğu kişi olabileceğini Diyanet yetkililerinin öğrenmesini sağladı.

Urfa müftülüğü, Hayrettin Karaman Hocanın ifadesi ile “ülfeti kolay” yapısı dolayısıyla Halil Hoca’nın uhrevî vasıfları baskın Urfalı dindar halkla kaynaşmasına ve sadakatle bağlı kalacağı dostluklar inşa etmesine vesile oldu. İdareciliğin sevimsiz yanına rağmen hayatının gerçek hedefi olan hocalığı da ihmal etmeme yönündeki hassasiyeti, çok yönlü bir ilişkiler manzumesini orkestra şefi titizliğiyle yönetmesini gerektirmişti. Hem halkla hem cemaatlerle hem de devlet kademeleriyle dengede bir ilişkiyi sürdürmek kolay olmayacaktı. Neticede Urfa il müftülüğü, çevresinin ve ilmî gayretinin bereketlendiği bir dönem oldu. Urfa’da inkişafına vesile olan bir sürü tecrübeler edindi. Uzun değerlendirmelerin konusu olabilecek bu bölümü burada noktalayıp İstanbul Haseki Eğitim Merkezi’ndeki hocalık günlerine geçebiliriz.

Haseki Eğitim Merkezi ilk dönem hocaları ile beraber

O hâlde Haseki’ye geçelim Hocam. Türkiye genelinde tanınma vesilesi, fetvalarının yaygınlaşma sebebi Haseki. Nasıl oldu Hocamın geçişi?

Diyanet İşleri Başkanlığı, batıya şartlanmış devlet ideolojisi ile halkın manevi beklentilerinin karşılanması yönündeki neredeyse iki zıt eğilimi birlikte yaşatma cambazlığını göstermesi beklenen bir kurum. Ama en önemlisi dinî hayatın batıl inanışlardan arındırılıp sahih bilgiye dayandırılması hedefini gerçekleştirmekti. Bu amaçla temsilî formda olduğu kadar muhtevada da etkin bir yeniliğe girişilmesi kaçınılmazdı. Tayyar Altıkulaç, benzer hedefleri paylaştığı ekibiyle din görevlilerinin donanımlarının arttırılması yönündeki ilk adımı kararlılıkla attılar. Bir ihtisas müessesi kurmak ve halkımızın yaygın inanışına göre; “Yarım hekim candan, yarım hoca ise imandan eder!” telakkisine son vermek üzere toplumu sahih bilgiyle yüzleştirmek, dinî hizmetlere de bir kalite getirmek üzere Haseki Eğitim Merkezi’nin kuruldu.  İlmiyle ve müellefatıyla temayüz etmiş hocaların belirlenmesi safhasında Urfa’da müftülük yapan Halil Hoca’nın isminin bulunması sürpriz değildi elbette.

Kırk beşli yaşlarında devreye giren Haseki ve İstanbul yılları, Halil Hoca’nın ikinci bir çıkış fırsatı yakalamasına imkân hazırladı. İstanbul’un bir aşure kazanı gibi her türden insan ve tecrübeyi bir tabiat harikası olan tarihî coğrafyasında bir araya getirmesi, bir insanın ömrünce etkisinde kalacağı bir mucizeyi barındırdığı söylenebilir. Halil Hoca’nın, Merkezdeki programlı derslerinin yanı sıra, seçkin öğrencileriyle daha önce hep yaptığı gibi çalışmalarını bu sefer İstanbul’daki evinde yeniden başlattığına tanık oluyoruz. Ancak seksenli yılların ortalarına doğru telefonların yaygınlaştığı ve Fetva kurullarının da henüz devrede olmadığı yıllarda fetva için müracaat edenlerin sayısının Halil Hoca’nın günlük hayatının neredeyse tümünü dolduracak bir sayıya ulaştığı söylenebilir.

Haseki Eğitim Merkezi hoca ve öğrencileri ile beraber

Bilerek arayanlar kadar bilmeden; “Orası Fetva evi mi?” diye sorarak sorularını arka arkaya sıralayanlar oluyordu. Halil Hoca’nın evine gidip gelen dost ve tanıdıkları sorulan her bir soru için sembolik bir ücret alınması halinde ülkenin sayılı zenginleri arasına girmesinin işten bile olmadığı yönünde latifelerde bulunuyorlardı. Yorucu ve vakit alıcı yanına rağmen halka hizmetten geri kalınamayacağı ortadaydı. Hafızasının dinamik yapısı, ansiklopedik çeşitliliğe sahip soruların pratik çözümü ve neredeyse her birinin ezberden ve kitaptaki lafızlarına atıfta bulunularak cevaplandırılması ilginin giderek artmasına sebep oldu. Kitaplarının her birisinin iç kapağında belli başlı konuları listelediği ve kendine has bir fihrist oluşturduğunu görüyorduk. Sadece İstanbul’dan değil, değişik şehirlerden, hatta tek tek Avrupa ülkelerinin tamamından, Amerika’dan ve hatta Avustralya’dan bile telefonla ulaşarak fetva soranlar birbirini takip etti. Ramazan’da iftarda bile aldığı üst üste telefonlarla buna tanık olan biz aile fertlerinin bile tahammülde zorlandığımız dönemler birbirini takip ediyordu. Bir keresinde verdiği fetvayı tashih zorunda kalınca sohbet esnasında uzak bir semtte hocalık yapan sual sahibine taksi tutarak ulaşmış, kitaptan göstererek fetvasını gerekçeleriyle anlattığını biliyorum. Bu durumu müşahede eden Ali Rıza Temel Hocanın zekice tanımlamasıyla Halil Hoca artık, “Türkiye Müftüsü” olarak anılmaya başlandı.

Halil Hoca’nın İstanbul günlerini müstakil bir başlık altında değerlendirmek gerektiği için bu bahsi burada noktalayıp şahsiyetiyle ilgili bazı hususlara işaret etmeye çalışalım.

Konu babam olunca tereddütler yaşadığımı söylemeliyim. Babamla ilgili piyasada resmedilen Hazreti Ali posterleri tarzında muhayyel bir portre çizmeye yeltenmeyeceğim belliydi.  İnsanî vasıflarının tümüne eşit mesafeden ve objektif bir anlayışla yönelmek sanıldığı kadar kolay değildir. Sonuçta insan her tülü hasletiyle rahmanî bir zenginliği temsil etmiyor mu? Amacım insanî hasletlerine de işaret ederek bir hizmet adamının hayatından kesitler sunmaktı.

Halil Hoca sınırlı imkânlarına rağmen geniş diyebileceğimiz çevresi ve dostlarıyla menfaate dayalı bir ilişkiye yönelmedi. İlim adamı kişiliğini ciddiyetle korudu. Ev ve benzeri dünyalıklar teklif eden kimi zevata kendisinden daha muhtaç olanları işaret etti. İhtiyaç olursa nasıl borç isteyeceğini bilemez, tabir yerindeyse ayakları birbirine dolanırdı. Babamın her insanın başından geçebilecek bu küçük ve yaralayıcı çaresizliklerini hatırladıkça büyük ihtimalle isminin anılmasını istemeyeceğini sandığım bir aile dostumuzla ilgili küçük bir anekdot düşüyor aklıma.

Düşük maaşı dolayısıyla geçinemediği aylardan birisinde kadim dostu Göz doktoru S. A.’dan borç almak niyetiyle muayenehanesine gider.

Kendini zorlamasına rağmen borç isteme cesaretini gösteremeyeceğini anlayan babam, gelen hastalar dolayısıyla çaresiz ayaklanıp ayrılmak üzereyken Doktor S. Bey; “Hocam, ay sonudur, belki ihtiyaç vardır!” diye hazırladığı bir miktar parayı babama uzatır.

Bu duygulu küçük hatıra, samimiyetin ve ferasetin buluşması anlamında içimizdeki varlığını sürdürüyor. Babam çalışkandı. Namazlarına ve ibadetlerine alabildiğine titizlenen ikircikli bir yapısı vardır. Bir vakit namazı için kıyametler koparabilirdi. Namaz vakti evin her tarafı dualarla canlanırdı. Sabah namazından hemen sonra aile efradının her biri bir cüz Kur’an okuyarak evi bir arı uğultusuna çevirirlerdi. Bu ara babam da boş durmaz, beş koldan okuyanları dinler yanlışlarını düzeltirdi. Namaz konusunda bir zabıta hassasiyetiyle davranır hatta bunu şahsî meselesi yapardı.

Babamın eli ev işlerine yatkın değildir; bir çivi çaktığına, atan sigortanın telini yenilediğine veya herhangi bir yere bir zerzevat diktiğine şahit olmadım. Mutfağa girmek, anneme yardımcı olmak gibi yetenek ve hevesleri yoktur. Ömrümce bir hayvan kestiğine tanık olmadım. Zengin sofralara misafir edilmesine rağmen ne evde ne misafirlikte ölçüyü kaçıracak tarzda yemek yemedi. Bunun içindir ki kilosu makul sınırlarda oldu hep. İzzet-i nefsine alabildiğine düşkün olduğunu söylemeliyim. Hayası ve mahcubiyeti olan biridir. Kendisi de dağınık ve telaşlı yapısının farkında. Şakalarıyla temayüz etmiş tanıdıklarının yaptığı ölçülü şakaları dinler, bunlardan keyif alır, ancak fazlasını sevmez ve itibar etmezdi. Sohbetleri takip eder, insanlar hakkında bir kanaat sahibi olmaya çalışırdı.  İnsanlarla ilişkilerinde her şeyin mümkün olduğunu hesaba katan tedbirli yaklaşımına rağmen esasında istese bile saklayamayacağı berrak bir safiyete sahip. Sabırsızlığı dolayısıyla mütehammil biri değil. Kruvaze ceketten, somurtuk çehreden ve bıyığın üst dudaktan aşağıya sarkıtılmasından irrite olur. Bazen kendisine yöneltilen bir soruyu yapılacak itirazın bahanesi kabul eder, öfkelendiği olurdu. Kız çocuklarını kayırır, erkeklere ise beklentisi dolayısıyla abanırdı.

Eksiklerimizle büyükten küçüğe kardeşler bir arada

Çocuklarıyla ilişkilerinde ikna yoluna başvurmaz, bir fıkıh kuralı gibi olayın sadece helal ve haram yönüne odaklanarak ödünsüz bir tavır sergilerdi. Çocuklarının dinî eğitimiyle doğrudan ilgilenecek bir fırsatı olmadı; bir buyruğu iletmenin o işin yapılması için yeterli olacağına inanmış gözüküyordu. Trafik kurallarına benzer fıkhî kurallarla çevrili sabit bir yaklaşımı olduğu söylenebilir. Hoca çocuklarının babaları için bir hayal kırıklığı olabileceğine ilişkin yaygın inanışın sebeplerine kafa yormaz, zahiri bir örnek teşkil eden Hazreti Nuh’un oğluyla yaşadığı trajik sonu birçok insan gibi hem daha cazip bir senaryo hem de mukadder bir akıbete daha çok yakıştırdığını sanıyorum. Çelişik bu görüntüye rağmen sevgiyle, saygıyla ve şefkatle tarazlanan yoğun, sıcak, nazik ve samimi bir duygu dünyası oldu. Merhametli ve coşkuludur, gözyaşı dökmeye yatkındır. Eve televizyon sokmamak için uzun yıllar inatla direnmesine rağmen televizyonun zorlu bir hayvan gibi evlerimize musallat olduğunu hep birlikte yaşadık. Televizyon dolayısıyla yaşadığı stresten ötürü dudaklarının uçukladığını, midesine kramplar girdiğini biliyoruz.

Bir defasında Suriye’de genç bir öğrenciyken mahiyetini tam kestiremediğim bir şekilde arkadaşlarının teşvikiyle sinemaya gittiğini öylesine dile getirmişti. Sinema muhtevasıyla şirret olanı temsil ettiği için hep uzak durduğu bir olay. “Çağrı” filminin ilk gösterim dönemlerinde rica minnet, onu ve annemi sinemaya götürmüştüm. Adıyla sinemanın bir arada zikredilmesinin yıpratıcı sonuçlarına zorlukla katlandığını görüyordum. Film arasında babam ve annemle birlikte sığıştığımız köşedeki halimizi gören birinin aniden bir kartalın üçümüzü pençesine geçirip kaçıracağı ürküntüsü içinde olduğumuzu rahatlıkla görebilirdi. Dostluktan hoşlanır, imkânları ölçüsünde telaşla misafirlerine ikramda bulunurdu. Pazara çıkar, faturalarını kendi öderdi. Annesini şımartır, rahmetli babasına saygı ve sevgisine önem verirdi. En büyükleri olmasına rağmen kardeşlerine ilgisini hep canlı tuttu.

Babam hayatı boyunca bir tarikata, bir partiye, bir şahsa mutlak bağlılık hissetmedi. Beğendikleri, eğilim gösterdiği ve ilişkilerini samimiyetle sürdürdükleri oldu ama hep kendi kalmaya özen gösterdi.

Hayatına ilişkin bu tespitlerimde görüldüğü gibi babama ait güzellemelerde bulunmayı tercih etmedim.  Amacım abartısız bir fotoğraf çekmekti. Elbette insan portresi tek çekimlik bir pozdan ibaret değildir; tek fotoğrafının bile binlerce nüshadan ibaret iç içe geçmiş bir Matruşka’ya benzediği söylenebilir. Çelişkilerle dolu hayatımızı hatalardan arındırılarak tercih edilecek bir anlatımda, özellikle insanî vasıfların kırpılarak anlatılması hakikat duygusunun çarpıtılması anlamına geleceğini düşünüyorum.

İkisi vefat eden sekiz çocuğun babası, sayısını bilmediği bir sürü torunun dedesi oldu. Sert yanına rağmen nezaketi ve şefkatiyle 95 yaşını geçkin yaşıyla hayat mücadelesini vermeye devam ediyor. Hala ezberindeki şiirleri okuyabiliyor, nadiren soru sorulduğunda da işleyen bir saat gibi fıkhi cevaplarını veriyor. Hareketlerinde yaşadığı zorluklara rağmen abdest aldığında da ayak parmaklarının arasının oğularak yıkanmasına dikkat kesiliyor. Memleket diyor, uçup giden bir ömür diyor ve bilmiyorum belki de âdet yerini bulsun diye, kimsenin kimseyi sormadığından yakınıyor. Yalnız çıktığı bu yolculukta mukadder sona doğru attığı her adımda heybesindeki ağırlıkların eksildiğini görüyor ve sonunda yalnız başına kalacağını biliyor.

Kendini bir incir ağacı gibi millet hayatına sebil eden Halil Hoca, ardında binlerce öğrencisinin oluşturduğu uğultuyla mütevazı evinde ve çocukları arasında Rabbinin rahmetini bekliyor. İçinde ölüm ve öte dünya endişesinin fokurdadığı duygulu anlarında ise söylenecek başka bir şey kalmamış gibi feri sönmeye yüz tutmuş gözlerini boşluğa dikerek; “Eh dünya!” diye mırıldanarak susuyor.

1965 yılında Gaziantep’te doğdu. Nizip İmam-Hatip Lisesini 1983’te bitirdi. Aynı yıl Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesine girdi ve 1987’de mezun oldu. Hatay-Dörtyol, Erzurum-Köprüköy ve Nizip Anadolu İHL’de öğretmenlik ve idarecilik yaptı. Eğitim yönetimi, din öğretimi, öğretmen yetiştirme gibi alanlarda, MEB Şurası’nda özel ihtisas komisyonu üyesi olarak çalışmalarda bulundu. Hâlen Millî Eğitim Bakanlığında çalışmaktadır. Gül; öğrencilik yıllarından itibaren yazı çalışmalarında bulundu. Diyanet Çocuk, Yeni Dünya, Genç Doku, Anadolu Gençlik, İlk Adım ve Turuncu dergilerinde, Akit, Millî Gazete ve Milat gazetelerinde pek çok yazı, makale yazdı ve röportajları yayımlandı. Yazı çalışmalarının yanı sıra, sosyal etkinliklerde de yer aldı. Türkiye Yazarlar Birliği Gaziantep Şubesinin kuruluşunda yer aldı. MGV, İHH, Türkiye Yazarlar Birliği, Eğitim-Bir-Sen, Cihannüma gibi dernek ve vakıflarda, üye ve yönetici olarak görev aldı. Yurt içi ve yurt dışında “Peygamber Efendimiz, Aile Eğitimi, Mehmed Akif, Gençlik Meseleleri, İmam Hatip Nesli” gibi konularda pek çok konferans ve seminerler verdi. Evli; üç çocuk babasıdır. Yayımlanmış çalışmaları: Tüm Zamanların Efendisi - 100 Soruda Hz. Muhammed, Elips Kitap. Esmâü’n-Nebi - Peygamberimizin İsim ve Sıfatları, Nesil Yayınları. Cemil Dede Namaz Surelerini Anlatıyor (Resimli, Ortaokul Öğrencileri İçin), Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları. Cemil Dede Namaz Dualarını Anlatıyor (Resimli, Ortaokul Öğrencileri İçin), Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları. İslam’ı Aşkla Yaşayanlar, Elips Kitap En Yüce İnsan, Elips Kitap. Duruşunu Bozmayan Adam - Mehmet Akif Ersoy, Elips Kitap. Yusuf - Bitmeyen Sevdanın Romanı, MGV Yayınları. Bana Sana Ona Dair Öyküler, MGV Yayınları. Latîfeler-Hikmetler, Mevsimler Kitap; O’nun İzinde, Mevsimler Kitap Fâtıma –bir genç kızın kalbi- MGV Yay.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumlar (1)

  1. 20 Eylül 2025

    Bursa’da ilahiyat okurken hafta sonları Halil hocamın ders halkasına katılmak için yol parası biriktirirdik. 90’dan 93’e kadar hocamı yanlış hatırlamıyorsam fatihteki evinden alıp Ünalan yurduna getirirdim. Şoförlüğünü ve ilim halkasına katılma bahtiyarlığına kavuştum. Bu benim için büyük bir şeref oldu. Şu an olsa sırtımda bile taşırım. Rabbim ömrünü bereketlendirsin.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir