Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Geçip Giderken Dünya Üzerinden

Geçtim dünya üzerinden, ömür bir nefes derinden
Bak feleğin çemberinden yolun sonu görünüyor
Ezrailin gelir kendi, ne ağa der ne efendi
Sayılı günler tükendi yolun sonu görünüyor

EKLENDİ

:

Geçip gidilen bir yerdir dünya, ya da bir pencere; her gelenin bakıp geçtiği… Her bebek, mezara doğru yürür. Sufilere göreyse bir sürgün yeridir dünya, cennetten. Sezai Bey’in “Uzatma dünya sürgünümü benim” demesi de bu olsa gerek…

Odamın duvarlarında iki farklı takvim asılı. Biri renkli ve birinci hamur x takvimi, diğeri ikinci hamur kâğıda basılmış y takvimi. “Ne kardeşim o takvim bolluğu öyle ya!” demeyin hemen canım. Aile üyelerinin isteği böyle. Yeter ki bir takvimle yüz yüze olsunlar. Ha, bu arada şahsıma ait, çantamda duran takvim-i ragıp da var. Duvar takvimlerinin yapraklarını her gün koparıyorum. Y takviminin Ocak 1’den önceki ilk önsöz sayfasında, “Size her gün bir mektup gelmiş gibi okuyun sayfalarımızı” diyordu. Söylemek istediğim şu: Yahu ne hızlı geçiyor zaman! Bazı günler takvim yapraklarını koparmayı unutuyorum da üç dört gün sonra koparırken sanki dünün takvim yaprağını koparıyormuşum gibi geliyor.

Efendim Amerika’da dünyanın dönüş hızını ölçüyorlarmış. Sonucunu, bilmem kaç yıl önceki ölçüm sonucuyla karşılaştırıyorlar ve dünyanın dönüşü şu kadar hızlandı diyorlar. Bununla da zamanın eskiye nazaran daha hızlı geçtiği veya aktığı sonucuna varıyorlar. Hep duyarız ya çevremizden, “Zamanın bereketi kalmadı, günler kısacık, hiçbir şey yapılmıyor” diye… Bilemem, belki gerçekten öyle ya da onlara öyle geliyor. Aslında bilmeyecek ne var, öyle gerçekten. Hadis-i şeriflerde efendimiz, ahir zamanda yılın ay gibi, haftanın gün gibi hızla geçeceğini haber vermiş bizlere…

Şimdi burada Ahmet Haşim’in Müslüman Saati yazısını hatırlamak gerekiyor. Aslında ben şu anda bir üniversite öğrencisi olsam ve bu yazıdan, şimdi, okurken haberim olsa, Müslüman Saati yazısını bulur, okurdum. Şöyle bitirir Haşim, o yazısını: “Artık fecri yalnız kümeslerimizdeki dargın ve mağrur horozlara bıraktık. Şimdi müslüman evindeki saat, başka bir âlemin vakitlerini gösterir gibi, bizim için gece olan saatleri gündüz ve gündüz olan saatleri gece renginde gösteriyor. Çölde yolunu şaşıranlar gibi biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz.”

Şu tanıdığımızdan, şu dostumuzdan duymuşuzdur: “Ben ancak geceleri okurum veya yazarım. Gecenin sessizliği ilham verir bana. Onun için, çok geç uyurum. Haliyle, sabah çok zor kalkarım. Hep uykulu geçer günlerim. Kendimi hep yorgun ve tükenmiş hissederim. Bitkin, halsiz, neşesiz…” Bakın o dostlarımıza, hep şikâyet ederler aşırı kilodan, tansiyondan, şundan bundan…

Cenab-ı Hak, ilgili ayette gecelerin istirahat, gündüzlerin çalışma ve rızık arayışı için olduğunu bildirir bizlere. Hem sonra insan mikro kozmoz… Makro kozmozun yani kâinatın işleyiş ve kuralları aynen insan için de geçerli. İnsan vücudundaki hormon salınımları yirmi dört saate, yani güneşe ayarlı. Tersine yaşarsan ne olacak, en azından hormon sistemin bozulmayacak mı? Günün beşe bölünerek, yani beş vakit namaz edâ edilerek yaşanmasının emredilmesinde ne hikmetler var, kim bilir? Ha, şimdi burada Haluk Nurbaki Bey’in Namazın Sırları kitabını da söylemek tam yeri. İncecik bir kitaptır…

Hadis-i Şerifte efendimiz, bizim için en hayırlı olanın vaktinde edâ edilen namaz olduğunu buyurur. Araştırmalarda tespit edilmiş ki, insan vücudunda BAN’lar, yani biyolojik aktif noktalar varmış ve vakit girdiğinde tam açıkken, vakit girdiğinden ortalama 15-20 dakika sonra yavaş yavaş kapanmaya başlıyor, diğer vakte ulaşılınca yine tam açık hale geliyormuş…

Geçenlerde, mesâi çıkışı bir doktor dostumuzla birlikte bir çay ocağında oturmuş, çay içiyorduk. Aslında hekim demek daha doğru bir unvan, bu doktor dostumuz için. Bilirsiniz, doktor başka, hekim başka… Şehir başka, kent başka… Okul başka, mektep başka… Kahvehane başka, kıraathane başka… Anlamak başka, idrak etmek başka… Doğu-Batı meselesi… İnsanı bir makine olarak görmek ayrı, mikro kâinat olarak görmek ayrı…

Neyse efendim, toplumumuzda bir doktor görünce herkes hasta olur ya… O mahallede oturan bir baba-oğul geldi yanımıza. Selam kelâmdan sonra oğul, “Doktor Bey, babamda ayzaymır varmış” öyle dediler. “Biz ne yapalım, bize bir yol gösterir misin?” Bak bey amca dedi doktor dostum, “Zamanı doğru yaşa. Güneş doğarken uyuma, beyin hücrelerin ölür.” Sonra ozon elementinden, güneş doğmadan önceki vakitte bolluğundan söz etti. Hatta hayvan iç yağının beyin için gerekliliğinden filan bahsetti. Baba ve oğulun, doktorun başka şeyler demesini beklerken, duyduklarını pek zihinlerine oturtamadıkları gözleniyordu. Doktor söylüyor diye de karşı çıkamadılar söylenenlere. Teşekkür ettiler, ayrıldılar. Sizin anlayacağınız duymak, anlamak, idrak etmek ve sonra uygulama apayrı şeyler. Bilgisayarınıza uygulamayı indirmek kolay, zor olan onu kullanmak, değil mi?  Sözün özü zamanın da fıtratı var, ne kadar yaklaşırsanız o kadar sıhhatlisiniz.

Mevlana, “Sufi, zamanın çocuğudur.” der. Büyüyüp gelişmeniz, olgunlaşmanız zamana uyumunuzla mümkün oluyor.

Zamanınız bereketli, vücudunuz sıhhatli, kazancınız helal, işleriniz hayırlı olsun. Meşhur türkünün nakaratıyla son verelim:

Geçtim dünya üzerinden, ömür bir nefes derinden
Bak feleğin çemberinden yolun sonu görünüyor
Ezrailin gelir kendi, ne ağa der ne efendi
Sayılı günler tükendi yolun sonu görünüyor

(Söz, Dursun Ali Akınet; beste, Musa Eroğlu)

Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Çok Okunanlar