Bizimle İletişime Geçin

Şahsiyet

Giden Şanlı Akıncı: Yavuz Bahadıroğlu

Sevilen bir yazar olarak beğeniyle takip ettiğiniz yazarlar kim sorusuna; isim verirsem diğerleri darılır, bu soruya sükût ederek cevap vermiş olayım diyen hâl ehli bir derviş. Konferansları için yılda ortalama yüz bin kilometre yapan bir hatip. Bu tempo karşısında “Yorulmuyor musun?” diyenleri, “Siz, Mecnun’a ‘Leyla’nın peşinde koşmaktan yorulmadın mı?’ diye sorsanız, alacağınız cevap muhtemelen, ‘Leyla’nın peşinden koşarak dinleniyorum.’ olacaktır.” cevabıyla düşündüren bir âşık.

EKLENDİ

:

“Kitaplarımla birlikte yaşıyorum ama birlikte ölmeyeceğim. Onlar benden sonra da yaşayacak ve hizmet edecek. İşte bu tecelli en büyük tesellimdir!” Yavuz Bahadıroğlu

Kullardan bir “kul” ve nihayetinde bir beşer.

Yazmaya, ortaokul müdürünün emriyle okulun duvar gazetesinde başlayan bir öğrenci. 1945 doğumlu. Rizeli. Beş kız kardeşin ardından doğan bir erkek. Evde mucize muamelesi gören ve bunu aklınca şımarma imtiyazı olarak lehine çeviren bir çocuk.

Yaşadığı yıllardan daha yaşlı olduğuna inanan, gazetecilikten emekli bir yazar. Yazmak kadar bahçe işleri ve şehir gezilerini de seven bir profil.

Sevilen bir yazar olarak beğeniyle takip ettiğiniz yazarlar kim sorusuna; isim verirsem diğerleri darılır, bu soruya sükût ederek cevap vermiş olayım diyen hâl ehli bir derviş.

Eserleriyle akademide tez konusu olacak kadar velut/çok verimli bir müellif. Tarih, edebiyat ve fikiri vazgeçilmez olarak gören bir duruş. Konferansları için yılda ortalama yüz bin kilometre yapan bir hatip.

Bu tempo karşısında “Yorulmuyor musun?” diyenleri, “Siz, Mecnun’a ‘Leyla’nın peşinde koşmaktan yorulmadın mı?’ diye sorsanız, alacağınız cevap muhtemelen, ‘Leyla’nın peşinden koşarak dinleniyorum.’ olacaktır.” cevabıyla düşündüren bir âşık.

76 senelik ömründe bir zamanlar el öpen bir evlat, sonra eli öpülesi pos bıyıklı bir baba, aksakallı bir dede, gözlüklü bir amca, mütebessim bir komşu, tecrübeli bir ağabey, mücadeleci bir kardeş, nesil derdi olan bir arkadaş, tarihi sevdiren bir dost, emin bir sırdaş, ahretlik…

Meryem Aybike Sinan’ın, “Yavuz Bahadıroğlu kimdir?” sorusuna, “Kim olduğumu değil de kimler gibi olmak istediğimi söyleyeyim.” der. Arkasından, “Hz. Ebubekir kadar fedakâr, Hz. Ömer kadar sert ama mert, Hz. Osman kadar mülayim, Hz. Âli kadar cesur, Mevlâna kadar âşık, Yunus kadar duygusal, Gazzali kadar âlim, Bediüzzaman kadar mantıklı, Evliya Çelebi kadar dinamik, Sadi kadar hayalperest, Nasreddin Hoca kadar komik olmak isterdim.” cevabını verir.

İlk Roman: Sunguroğlu

Okuduğu ilk roman Sefiller’di. Yazdığı ilk roman olan “Sunguroğlu”nu ise bir gazetede yazı dizisi şeklinde yayımlamaya başladı. Çok beğenilince Sunguroğlu serisinin ilk baskısı Yavuz Bahadıroğlu imzasıyla kitaplaştı. Yıl 1972 idi. İlerleyen yıllarda Sunguroğlu dizisini kitaplaştırmaya devam etti.

Sunguroğlu, Orhan Gazi döneminde yaşayan genç bir Osmanlı akıncısıydı. Babasının cenk yoldaşı Akça Dede’nin yetiştirdiği yaman bir yiğit, gözü pek bir kahramandı. Gücünü imanından alıyordu. Akıp giden sayfalarda atı Şahin ve köpeği Düka ile birlikte heyecan dolu maceralara atılıyordu.

Sunguroğlu’nu “Buhara Yanıyor” ile “Elveda Buhara” romanları takip etti. Kılıç gibi kuşandığı derdi onu toplamda yüz kadar eser sahibi yapacaktı. Başyapıt olarak görülebilecek kitapları “Buhara Yanıyor” ile “Merhaba Söğüt”tü. Cem Sultan romanlarının edebi açıdan taşıdığı kıymete diğer çalışmalarının ulaşamayacağı kanaatindeydi. Bu işten anlayanların da bunu doğruladığını söylüyordu.

Birçok müstear ismi vardı. Yavuz Bahadıroğlu’nu romanlarında kullandı. Veysel Akpınar, Şeref Baysal, Bahadır Alp, Nurcan Sevinç gibi takma isimlerle de yazdı. Asıl ismi olan Niyazi Birinci adıyla çocuklara yönelik eserler üretiyor, günlük bir gazetede Şeref Baysal ve Veysel Akpınar imzalarıyla da iki köşe yazısı birden yazıyordu.

Niyazi Birinci nerelerde, ne yapıyor diyenlere, “Niyazi Birinci yeteri kadar meşhur olmadığı için kitaplarını Yavuz Bahadıroğlu’na kaptırdı ve şimdi onun evinde misafir.” esprisini yapıyordu.

Tarihi Romanlaştırmak

Romanlarına “tarihi roman” denilmesine katılmıyordu. “Yazdıklarım tarihî roman değil, tarihin romanı; tarihin romanlaştırılması.” diyerek niyetini açıklıyordu.

Tarihi romanlaştırmak için yeterince sebebi vardı. “Tarihî roman” unvanıyla yazılanlar, geçmişi arka plan olarak kullanarak tarihi tahrif ediyordu. Onlar “insansız” ve “insafsız” romanlardı. Yazılanlar silik kuklalar ve yatak odaları arasına sıkışıp kalmıştı. Sayfalar, uydurma ve iftiralarla doluydu. Öfkelenmemek elde değildi. Her şeyiyle iyi ya da tümüyle kötü bir insan olunamayacağı gerçekliğinin de farkındaydı.

Çocukluğu, Amerikan çizgi romanlarının elden ele gezdiği bir dönemde geçmişti. Böyle bir ortamda hâliyle herkes gibi onların uydurma kahramanlarına özeniyordu. Aklı ermeye başladığında bu duruma içten içe tepki gösteriyordu ama yetmezdi. Harekete geçip tepkisini aktifleştirmeliydi.

Önce hakiki bir pehlivan gibi öfkeyi yenip sakinleşmek, ardından bu ahval ve şerait karşısında yeni bir karar almak gerekiyordu. Çocukken babasının hediye ettiği Naima Tarihi başta olmak üzere hatmettiği kitaplardaki kahramanları düşünmeye başladı ve kararını verdi: “Tarihi romanlaştıracağım!” Bu topraklarda ve yüreğimizde izi olan kendi kahramanlarımızı yazacaktı. Sunguroğlu, işte böyle bir aksiyonun eseriydi.

Tıpkı Diriliş Ertuğrul dizisinin yayınlandığı yıllarda doğan erkek çocuklara Ertuğrul isminin sıklıkla verilmesi gibi, yayınlandığı dönem satış rekorları kıran Sunguroğlu romanı da o yıllarda doğan erkek çocuklara Sungur isminin verilmesine vesile olacak kadar çok beğenilmişti. Konferans için gittiği yerlerde bu duruma bizzat şahit oluyordu. Yazarın ödülü bu olsa gerek diye düşünüyor, duygulanıyordu.

Hedef: Tarihi Bilinci

Fildişi kulede yaşamıyordu. Romanın toplum üzerindeki etkisinin farkındaydı. Hikâyeleştirilmiş bir tarih sayesinde “tarih bilinci” oluşturulabileceği iddiasındaydı. İşte böyle motive oluyor ve buradan yola çıkıyordu. Metot ve hedefini de belirlemişti. Araç tarih, amaç tarih bilinci olacaktı.

Roman türü üzerine yaptığı yoğun mesai ve hazırladığı eserlerle “Roman Bilimci” olarak da niteleyebileceğimiz Mustafa Özel, “Öğrenciler ille de tez yazacak demeyelim. Yazabilen roman yazsın.” diyordu. Onlar, romanın sosyolojik bir karizması olduğunun farkındaydı.

“Rüyalarıma girdiği oluyor.” diyecek ciddiyette bir gayret içerisindeydi. Çalışmalarını hızlandırmak istiyordu. Nedeni belliydi. Yazmayı planladığı eserleri yazamadan göçüp gitme ihtimalinin telaşındaydı. Yaşının ilerlediği yıllarda bile acele ediyor, yazamadıklarının yazdıklarından her zaman fazla olacağına inanıyordu.

Önündeki büyük hedefler için yüreğinde tıpkı Karadeniz gibi çırpınıp duran heyecanla sürekli yazdı. Gecesi gündüzüne karışmıştı, nerdeyse uykuda bile yazıyordu. Yazmayı, sevmek ve yaşamak olarak tarif ediyordu. Hayat ise Müslümanca bir yarış, yakarış ve kimsenin yüreğine ve emeğine basmadan yapılması gereken bir tırmanış demekti.

Aldığı En Güzel Ödül

Hayatı boyunca roman, hikâye, araştırma, fıkra/köşe yazısı, oyun, senaryo gibi edebiyatın birçok türünde her yaştan insan için eserler kaleme alan Niyazi Birinci, yurt içinde ve dışında yüzlerce konferanslar verdi. Birçok ödüle layık görüldü. Bazı kitapları Kültür Bakanlığınca yayımlandı.

“Tarihi Sevdiren Adam” unvanına 2004 yılında Birlik Vakfı tarafından layık görüldü. Allahu âlem onun için bu dünyadaki en güzel ödül, eserlerine gösterilen büyük ilgiydi. Asıl mükâfatı ise ahirette Allah’ın rahmetine nail olarak almayı umuyordu.

Kim olduğunu merak edenlere, “Gariban bir yazarım.” diyor, eserlerine gösterilen teveccühü ilahi bir ikram olarak görüp şükrediyordu. Çocukluk ve gençlik dönemlerini, kendi nesline yaşatılanları hatırladıkça, hesap gününe inanmasaydım çok mutsuz olurdum; şimdi inancım en büyük mutluluğumdur diyecekti.

Romanları bir sofra gibiydi. Her sofrada biraz benzer, bazen farklı ama tanıdık gıdalar vardı. Acı, mutluluk, üzüntü, heyecan, sabır, fedakârlık, sevda, yiğitlik, ümit, gözyaşı… Hepsi de hayattandı ve sonuna kadar doğaldı.

Bu kadar eseri nasıl yazdın diye soranlara, “Başkalarının bir yerlerde tükettikleri vakti değerlendirirseniz, ömür biriktirmiş olursunuz, ömür de yazarda esere dönüşür.” karşılığını veriyordu.

Yavuz Bahadıroğlu’nun Eyüp Sultan Camisi’nde Kılınan Cenaze Namazından Bir Fotoğraf…

Cenaze namazı, “cihan sultanları” yakıştırmasıyla andığı Osmanlı padişahlarının kılıç kuşandığı Eyüp Sultan Camisi’nde kılındı. Bu tevafuk, son kitaplarından biri olan Biz Osmanlıyız’a yakışır bir vedalaşmaydı.

Tarihe, topluma, insanlığa karşı sorumluluk hissi taşıyan bir aydının bırakabileceği kıymet ve yeterlilikteki eserleri çocuklara, gençlere, yetişkinlere, bizlere, hepimize miras kaldı.

Hissemizi aldık mı?

Çok Okunanlar