Bizimle İletişime Geçin

Şahsiyet

Giden Şanlı Akıncı: Yavuz Bahadıroğlu

Sevilen bir yazar olarak beğeniyle takip ettiğiniz yazarlar kim sorusuna; isim verirsem diğerleri darılır, bu soruya sükût ederek cevap vermiş olayım diyen hâl ehli bir derviş. Konferansları için yılda ortalama yüz bin kilometre yapan bir hatip. Bu tempo karşısında “Yorulmuyor musun?” diyenleri, “Siz, Mecnun’a ‘Leyla’nın peşinde koşmaktan yorulmadın mı?’ diye sorsanız, alacağınız cevap muhtemelen, ‘Leyla’nın peşinden koşarak dinleniyorum.’ olacaktır.” cevabıyla düşündüren bir âşık.

EKLENDİ

:

“Kitaplarımla birlikte yaşıyorum ama birlikte ölmeyeceğim. Onlar benden sonra da yaşayacak ve hizmet edecek. İşte bu tecelli en büyük tesellimdir!” Yavuz Bahadıroğlu

Kullardan bir “kul” ve nihayetinde bir beşer.

Yazmaya, ortaokul müdürünün emriyle okulun duvar gazetesinde başlayan bir öğrenci. 1945 doğumlu. Rizeli. Beş kız kardeşin ardından doğan bir erkek. Evde mucize muamelesi gören ve bunu aklınca şımarma imtiyazı olarak lehine çeviren bir çocuk.

Yaşadığı yıllardan daha yaşlı olduğuna inanan, gazetecilikten emekli bir yazar. Yazmak kadar bahçe işleri ve şehir gezilerini de seven bir profil.

Sevilen bir yazar olarak beğeniyle takip ettiğiniz yazarlar kim sorusuna; isim verirsem diğerleri darılır, bu soruya sükût ederek cevap vermiş olayım diyen hâl ehli bir derviş.

Eserleriyle akademide tez konusu olacak kadar velut/çok verimli bir müellif. Tarih, edebiyat ve fikiri vazgeçilmez olarak gören bir duruş. Konferansları için yılda ortalama yüz bin kilometre yapan bir hatip.

Bu tempo karşısında “Yorulmuyor musun?” diyenleri, “Siz, Mecnun’a ‘Leyla’nın peşinde koşmaktan yorulmadın mı?’ diye sorsanız, alacağınız cevap muhtemelen, ‘Leyla’nın peşinden koşarak dinleniyorum.’ olacaktır.” cevabıyla düşündüren bir âşık.

76 senelik ömründe bir zamanlar el öpen bir evlat, sonra eli öpülesi pos bıyıklı bir baba, aksakallı bir dede, gözlüklü bir amca, mütebessim bir komşu, tecrübeli bir ağabey, mücadeleci bir kardeş, nesil derdi olan bir arkadaş, tarihi sevdiren bir dost, emin bir sırdaş, ahretlik…

Meryem Aybike Sinan’ın, “Yavuz Bahadıroğlu kimdir?” sorusuna, “Kim olduğumu değil de kimler gibi olmak istediğimi söyleyeyim.” der. Arkasından, “Hz. Ebubekir kadar fedakâr, Hz. Ömer kadar sert ama mert, Hz. Osman kadar mülayim, Hz. Âli kadar cesur, Mevlâna kadar âşık, Yunus kadar duygusal, Gazzali kadar âlim, Bediüzzaman kadar mantıklı, Evliya Çelebi kadar dinamik, Sadi kadar hayalperest, Nasreddin Hoca kadar komik olmak isterdim.” cevabını verir.

İlk Roman: Sunguroğlu

Okuduğu ilk roman Sefiller’di. Yazdığı ilk roman olan “Sunguroğlu”nu ise bir gazetede yazı dizisi şeklinde yayımlamaya başladı. Çok beğenilince Sunguroğlu serisinin ilk baskısı Yavuz Bahadıroğlu imzasıyla kitaplaştı. Yıl 1972 idi. İlerleyen yıllarda Sunguroğlu dizisini kitaplaştırmaya devam etti.

Sunguroğlu, Orhan Gazi döneminde yaşayan genç bir Osmanlı akıncısıydı. Babasının cenk yoldaşı Akça Dede’nin yetiştirdiği yaman bir yiğit, gözü pek bir kahramandı. Gücünü imanından alıyordu. Akıp giden sayfalarda atı Şahin ve köpeği Düka ile birlikte heyecan dolu maceralara atılıyordu.

Sunguroğlu’nu “Buhara Yanıyor” ile “Elveda Buhara” romanları takip etti. Kılıç gibi kuşandığı derdi onu toplamda yüz kadar eser sahibi yapacaktı. Başyapıt olarak görülebilecek kitapları “Buhara Yanıyor” ile “Merhaba Söğüt”tü. Cem Sultan romanlarının edebi açıdan taşıdığı kıymete diğer çalışmalarının ulaşamayacağı kanaatindeydi. Bu işten anlayanların da bunu doğruladığını söylüyordu.

Birçok müstear ismi vardı. Yavuz Bahadıroğlu’nu romanlarında kullandı. Veysel Akpınar, Şeref Baysal, Bahadır Alp, Nurcan Sevinç gibi takma isimlerle de yazdı. Asıl ismi olan Niyazi Birinci adıyla çocuklara yönelik eserler üretiyor, günlük bir gazetede Şeref Baysal ve Veysel Akpınar imzalarıyla da iki köşe yazısı birden yazıyordu.

Niyazi Birinci nerelerde, ne yapıyor diyenlere, “Niyazi Birinci yeteri kadar meşhur olmadığı için kitaplarını Yavuz Bahadıroğlu’na kaptırdı ve şimdi onun evinde misafir.” esprisini yapıyordu.

Tarihi Romanlaştırmak

Romanlarına “tarihi roman” denilmesine katılmıyordu. “Yazdıklarım tarihî roman değil, tarihin romanı; tarihin romanlaştırılması.” diyerek niyetini açıklıyordu.

Tarihi romanlaştırmak için yeterince sebebi vardı. “Tarihî roman” unvanıyla yazılanlar, geçmişi arka plan olarak kullanarak tarihi tahrif ediyordu. Onlar “insansız” ve “insafsız” romanlardı. Yazılanlar silik kuklalar ve yatak odaları arasına sıkışıp kalmıştı. Sayfalar, uydurma ve iftiralarla doluydu. Öfkelenmemek elde değildi. Her şeyiyle iyi ya da tümüyle kötü bir insan olunamayacağı gerçekliğinin de farkındaydı.

Çocukluğu, Amerikan çizgi romanlarının elden ele gezdiği bir dönemde geçmişti. Böyle bir ortamda hâliyle herkes gibi onların uydurma kahramanlarına özeniyordu. Aklı ermeye başladığında bu duruma içten içe tepki gösteriyordu ama yetmezdi. Harekete geçip tepkisini aktifleştirmeliydi.

Önce hakiki bir pehlivan gibi öfkeyi yenip sakinleşmek, ardından bu ahval ve şerait karşısında yeni bir karar almak gerekiyordu. Çocukken babasının hediye ettiği Naima Tarihi başta olmak üzere hatmettiği kitaplardaki kahramanları düşünmeye başladı ve kararını verdi: “Tarihi romanlaştıracağım!” Bu topraklarda ve yüreğimizde izi olan kendi kahramanlarımızı yazacaktı. Sunguroğlu, işte böyle bir aksiyonun eseriydi.

Tıpkı Diriliş Ertuğrul dizisinin yayınlandığı yıllarda doğan erkek çocuklara Ertuğrul isminin sıklıkla verilmesi gibi, yayınlandığı dönem satış rekorları kıran Sunguroğlu romanı da o yıllarda doğan erkek çocuklara Sungur isminin verilmesine vesile olacak kadar çok beğenilmişti. Konferans için gittiği yerlerde bu duruma bizzat şahit oluyordu. Yazarın ödülü bu olsa gerek diye düşünüyor, duygulanıyordu.

Hedef: Tarihi Bilinci

Fildişi kulede yaşamıyordu. Romanın toplum üzerindeki etkisinin farkındaydı. Hikâyeleştirilmiş bir tarih sayesinde “tarih bilinci” oluşturulabileceği iddiasındaydı. İşte böyle motive oluyor ve buradan yola çıkıyordu. Metot ve hedefini de belirlemişti. Araç tarih, amaç tarih bilinci olacaktı.

Roman türü üzerine yaptığı yoğun mesai ve hazırladığı eserlerle “Roman Bilimci” olarak da niteleyebileceğimiz Mustafa Özel, “Öğrenciler ille de tez yazacak demeyelim. Yazabilen roman yazsın.” diyordu. Onlar, romanın sosyolojik bir karizması olduğunun farkındaydı.

“Rüyalarıma girdiği oluyor.” diyecek ciddiyette bir gayret içerisindeydi. Çalışmalarını hızlandırmak istiyordu. Nedeni belliydi. Yazmayı planladığı eserleri yazamadan göçüp gitme ihtimalinin telaşındaydı. Yaşının ilerlediği yıllarda bile acele ediyor, yazamadıklarının yazdıklarından her zaman fazla olacağına inanıyordu.

Önündeki büyük hedefler için yüreğinde tıpkı Karadeniz gibi çırpınıp duran heyecanla sürekli yazdı. Gecesi gündüzüne karışmıştı, nerdeyse uykuda bile yazıyordu. Yazmayı, sevmek ve yaşamak olarak tarif ediyordu. Hayat ise Müslümanca bir yarış, yakarış ve kimsenin yüreğine ve emeğine basmadan yapılması gereken bir tırmanış demekti.

Aldığı En Güzel Ödül

Hayatı boyunca roman, hikâye, araştırma, fıkra/köşe yazısı, oyun, senaryo gibi edebiyatın birçok türünde her yaştan insan için eserler kaleme alan Niyazi Birinci, yurt içinde ve dışında yüzlerce konferanslar verdi. Birçok ödüle layık görüldü. Bazı kitapları Kültür Bakanlığınca yayımlandı.

“Tarihi Sevdiren Adam” unvanına 2004 yılında Birlik Vakfı tarafından layık görüldü. Allahu âlem onun için bu dünyadaki en güzel ödül, eserlerine gösterilen büyük ilgiydi. Asıl mükâfatı ise ahirette Allah’ın rahmetine nail olarak almayı umuyordu.

Kim olduğunu merak edenlere, “Gariban bir yazarım.” diyor, eserlerine gösterilen teveccühü ilahi bir ikram olarak görüp şükrediyordu. Çocukluk ve gençlik dönemlerini, kendi nesline yaşatılanları hatırladıkça, hesap gününe inanmasaydım çok mutsuz olurdum; şimdi inancım en büyük mutluluğumdur diyecekti.

Romanları bir sofra gibiydi. Her sofrada biraz benzer, bazen farklı ama tanıdık gıdalar vardı. Acı, mutluluk, üzüntü, heyecan, sabır, fedakârlık, sevda, yiğitlik, ümit, gözyaşı… Hepsi de hayattandı ve sonuna kadar doğaldı.

Bu kadar eseri nasıl yazdın diye soranlara, “Başkalarının bir yerlerde tükettikleri vakti değerlendirirseniz, ömür biriktirmiş olursunuz, ömür de yazarda esere dönüşür.” karşılığını veriyordu.

Yavuz Bahadıroğlu’nun Eyüp Sultan Camisi’nde Kılınan Cenaze Namazından Bir Fotoğraf…

Cenaze namazı, “cihan sultanları” yakıştırmasıyla andığı Osmanlı padişahlarının kılıç kuşandığı Eyüp Sultan Camisi’nde kılındı. Bu tevafuk, son kitaplarından biri olan Biz Osmanlıyız’a yakışır bir vedalaşmaydı.

Tarihe, topluma, insanlığa karşı sorumluluk hissi taşıyan bir aydının bırakabileceği kıymet ve yeterlilikteki eserleri çocuklara, gençlere, yetişkinlere, bizlere, hepimize miras kaldı.

Hissemizi aldık mı?

Şahsiyet

Bir Fikir Adamı Ali Fuad Başgil

En zor zamanlarda fikirlerini muhtelif ortamlarda dile getirmiş. Bu uğurda hapse girmiş. Yüksek İslam Enstitülerinin ve İmam Hatiplerin kuruluşunda fikri ve fiili olarak bulunmuş. Teori ve düşünceleri ile katkıda bulunmuş. İstanbul Hukuk Fakültesinin, önde hoca ders yaparken, arkada talebelerin melemen yaptığı rivayetlerinin olduğu efsane iki bin kişilik amfisinde ağzına kadar talebe/vatandaş dolu ders yapan, bir devri aydınlatan hakikatli bir hukuk adamı hoca olmuştur.

EKLENDİ

:

Ali Fuad Başgil 1893 Samsun Çarşamba doğumludur. Ailesi, tahsili için 1908 senesinde İstanbul’a göçmüş. Arkasından birinci dünya harbi senelerinde beş yıl kadar askerlik yapmış. Dönüşte İstanbul’da  bir hocasının teşvikleri ile içinde var olan okumak yolunu tercih etti.

Tahsil için 1921 yılında Fransa’ya, Paris’e gitti. Halen nasıl gittiğinin mahiyetinin bilinmediği Fransa’da, orta tahsilinin kalan kısmını 1921 yılında Paris Buffone Lisesi’nde tamamladı. Peşinden devam ettiği  Grenoble Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. Ardından  ‘’Boğazlar Meselesi’’ adlı teziyle Paris Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde doktorasını tamamladı. Daha sonra Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümüne kaydoldu ve bitirdi. Bundan başka Paris Siyasi İlimler Okulu’na devam edip buradan da mezun oldu. Arkasından da  Lahey Devletler Hukuku Akademisi’ndeki kurları tamamladı. 1929 senesinde, üç  fakülte ve bir yüksekokul diploması ile  yurda döndü. O zaman için bu diplomalarla kendisini zamane ortamına kaptırmadan tahsilini tamamlayarak hem de üç diploma ile gelmek oldukça yüksek bir insan kimliğini içinde barındıran bir mazhariyet ve başarı numunesi idi.

Cumhuriyet dönemi fikir, kültür ve hukuk hayatımıza değerler katan, irfanı ile cemiyete önderlik eden, bilgelik kattığı bilgileri ile sosyal hayatta yollar yapıp köprüler kuran bir münevver olmuştur Ali Fuad Başgil Hoca.

Devrinde, hakikatleri dile getirme konusunda öncü olmuş. Medeniyetimizin ve milletimizin ana dili Türkçe’ye,  ‘öztürkçecilik’ adıyla uygulanmak istenen soykırıma,  en zor zamanda konuşma ve yazıları ile karşı çıkmış. Milli ruh olarak nitelediği ve asırlardan süzülüp gelen kelimelerin dilimizden atılmasına fikri karşılıklar vermiş. Milleti temsil eden hakikat davasının yılmaz bir savunucusu olmuştur.

Yaşadığı tek parti  dönemine çıkış yolu olarak bir grup aydına önderlik ederek Hür Fikirleri Yayma Cemiyetini(1947) kurmuş.  Özellikle ifade hürriyetini savunmuş. Zamanın diktatörlüklerine karşı çıkan, yazı yayın ve görüşlerini bu cemiyetin muhtelif zeminlerinde dile getirerek, dönemine fikren önderlik etmiştir.

En zor zamanlarda fikirlerini muhtelif ortamlarda dile getirmiş. Bu uğurda hapse girmiş. Yüksek İslam Enstitülerinin ve İmam Hatiplerin kuruluşunda fikri ve fiili olarak bulunmuş. Teori ve düşünceleri ile katkıda bulunmuş. İstanbul Hukuk Fakültesinin, önde hoca ders yaparken, arkada talebelerin melemen yaptığı rivayetlerinin olduğu efsane iki bin kişilik amfisinde ağzına kadar talebe/vatandaş dolu ders yapan, bir devri aydınlatan hakikatli bir hukuk adamı hoca olmuştur.

Döneminde artık bir salgın haline gelen batıdan alıntı yaparak bilgisini gösterme adetine de kinaye de bulunur Hoca. Onun için hakikat her yerden alınarak nihai varlık hedefine taşıyacak bir temel yoldur. Bilgi ise bilinenlerden, yerinde hüküm çıkararak, doğru kıyas yaparak hakikatlere götürecek bir araçtır.

‘’Biliyorum hakikatlere inandırmak için garblı bir mütefekkire dayanmak moda oldu. Eskiden de şarklı bir müctehide dayanırdık. Aradaki fark nihayet bir doğu, batı farkı diyeceksiniz ama; bilmem ki güneş doğuda başka başka mıdır; yoksa fark sadece bir gözlük camı farkı mıdır?’’

Yetiştirdiği binlerce talebe ile ülkemizde hukuk anlayışının yerleşmesinde mühim rol oynamıştır. Talebelerine ders olarak söylediği ve dilden dile söylenerek gelen hukuk alanındaki görüşü, diğer tüm ilim alanlarına da rehber olacak mahiyettedir:

 ‘’Hukukçu sadece hukuk bilgisine sahip insan değildir. Hukukçu bilgisini örnek ölçülerde kullanabilen insandır. Hak diyen insan, hakşinas davranmayı da bilmelidir.’’

Ali Fuad Başgil Hoca, 17 Nisan 1967 tarihinde bu dünya yolculuğunu tamamlayarak aramızdan ayrıldı. 54. Ölüm yıldönümünde aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyor ve rahmetle yad ediyoruz.

Mevla gani gani rahmet eylesin.

Okumaya Devam Et...

Şahsiyet

Bosna’lı Bir Âlim: Muhammed Tayyib Okiç

Muhammed Tayyib Okiç, Türkçe bildiği için Hamidullah ve Tanci’ye göre bir farklılık arz etmektedir. Ankara İlâhiyat Fakültesi Dergisinde birçok makalesi yayınlanmıştır. Sarı Saltuk meselesiyle ilgili olarak Yusuf Ziya Yörükan’la girdikleri ilmî tartışma için yazdıkları, ayrı bir kitap olacak kadar geniştir. (Yarım yüzyıl sonra ayrı bir kitap olarak basılmıştır.) Erzurum Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi Dergisi’nin 1975’te yayınlanan 1. Sayısında yer alan Mevlid ile ilgili uzun makale de, henüz aşılamayan araştırmalardan biridir: Çeşitli Dillerde Mevlidler ve Süleyman Çelebi Mevlidinin Tercemeleri.

EKLENDİ

:

 

İnsanoğlunun ilk muallimi Allah’tır. İkincisi peygamberlerdir, üçüncüsü âlimlerdir. Allah, her şeyi bütün boyutlarıyla, peygamberler Allah’ın bildirdiği kadarıyla bilir. Âlimler ise bu iki kaynaktan istifade ederek, alın teriyle birlikte hakikatin peşine düşerler.

Bu hakikat arayışı bazen bir evin, bir medresenin içinde bazen bir kulübenin, bir manastırın köşesinde bazen da uzun ve yorucu seyahatler eşliğinde gerçekleşir. “Eşyanın hakikatini görmek, anlamak ve kavramak” için girişilen bu çileli yolculukların tatlı mevhibeleri, sonsuz armağanları da vardır. Bunların delili, “bilenlerle bilmeyenler bir olur mu” (Zümer, 39/9) sorusunu soran İlk Muallim’in, o çilekeşlerle ilgili övgüleridir. Fâtır suresinin 27. ayetinde tabiat olaylarından, yağmurdan, kâinattaki rengârenk hayvanlardan insanlardan bahsettikten sonra 28. ayette şu müjdeli tespit yer alır: “Kulları içinde Allah’a gerçek anlamda saygı ve bağlılık gösterenler bütün bu hakikatleri hakkıyla anlayıp kavrayan âlimlerdir.”

İlim, genel anlamda  “Allah’ın ayetleri”ni arayıp bulma, anlama faaliyetidir. Bu ayetler de Zâriyât suresinin 20 ve 21. ayetlerine göre, iki yerde; yeryüzünde ve insandadır. Dolayısıyla tabiatla ve insanla ilgili bütün ilimler mühimdir ve saygıdeğerdir. Bu tespitten hareketle bazı ilimleri değerli, bazılarını değersiz gibi görmek doğru değildir. Fakat insanın gücü hepsini anlamaya ve anlatmaya yetmeyeceğinden adeta görev taksimi yapılmış, sonsuz derecede zengin olan Allah’ın alîm isminin tecellilerini herkes, kabiliyeti/imkânları/ilgisi ve zamanı oranında arayıp bulmaya sonsuz muammayı çözmeye çalışmıştır.

Hangi dönem ve hangi medeniyete mensup olursa olsun her devletin kendine göre bir ilim irfan ve sanat çizgisi vardır. Bunun için kurumlar kurmuş, yatırımlar yapmış, söz konusu sahanın ustalarını yetiştirmenin yollarını aramıştır. Bu ustaların arayıp buldukları gerçekler bazen ülke sınırlarını aşamamış bazen da komşu ülkelerdeki meslektaşlara ışık tutmuştur. Bu uluslararası yarışta bazı üst yöneticiler fiilen işin içine girerek bütün imkânlarını seferber etmiş, farklı alanların “usta”larını ülkesine davet etmiş bazı liderler de bu “hakikat âşık”larını sürgüne göndermiştir. Söz konusu talihsiz uygulamanın baş aktörleri ve teşvikçileri arasında, Keçecizâdenin tabiriyle “müdâhane-i âlimân”ı yeni tabirle “kifayetsiz muhteris”leri ilk sıraya koymak gerekir.

Osmanlı Sonrası

Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul’un, düşman kuvvetlerince yüz yıl önce 15 Mart 1920’de işgal edilmesiyle birlikte bu topraklarda yeni bir dönem başlamıştır. 23 Nisan 1920’de Ankara’da toplanan TBMM, üç yıl sonra Cumhuriyet’i ilân etmiş ve bir dizi kanunlarla yolunu çizmiştir. Bu kanunların bir kısmı ilim ve irfan hayatıyla ilgili idi. İlmi temsil eden medrese, ”yetersizdir” gerekçesiyle 1924’te, irfanı temsil eden tekke, “zararlıdır” mülahazasıyla 1925’te kapatıldı. Üç sene sonra da harfler değişti. Çizilen rotaya göre açılan yeni mektep ve fakültelerde diğer ilim dalları belli bir seviyede ilgi görürken 1930’lu yıllarda ülkemizde bir tane imam hatip okulu, bir tane ilâhiyat fakültesi yoktur. Uzun yıllar sonra bu yanlıştan kısmen dönülmüş, 1949’da Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi, 1951 yılında yedi ilde İmam Hatip Okulu, 1959’da ise İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü açılmıştır. Bu sefer başka bir problem, aradaki inkıta sebebiyle bu orta dereceli ve yüksek okullara öğretmen bulma zorluğu ortaya çıkmıştır. Bu açığın bir kısmı -Ferid Kam’ın kendisi için kullandığı- “köhne müderris”lerle kapatılmış, bazı dersler için ise hoca bulunamamıştır.

İşte rahmetle anmak için dikkatinize sunmak istediğim  “Üç Muhammed” tam bu noktada karşımıza çıkmaktadır: Asya’dan Muhammed Hamidullah, Afrika’dan Muhammed Tavit Tanci ve Avrupa’dan Muhammed Tayyib Okiç.

Geçen yüzyılın ikinci yarısında dünyanın farklı ülkelerinden ülkemizdeki dinî eğitim ve öğretime omuz vermek için birçok insan gelip geçmiştir. Kimi Kazan’dan Kahire’den, kimi Bağdat’tan, Bosna’dan.. Hepsine müteşekkiriz, öz evlatları gibi onlara duacıyız.

Vefat yıldönümü vesilesiyle şimdilik size “üçler”den tanıtmak istediğim zat Muhammed Tayyib Okiç’tir.

  1. Tayyib Okiç

Bosna’nın Tuzla sancağının Graçanitsa kasabasında 1 Aralık 1902 tarihinde doğdu. Babası yüksek tahsilini İstanbul medreselerinde tamamlayan Reisululema muavini Mehmet Tevfik Efendi’dir. Saraybosna’da İlahiyat, Belgrad Üniversitesinde Hukuk tahsilinden sonra Sorbon Üniversitesinde doktorasını tamamladı (1931). İkinci Dünya savaşı yıllarında Türkiye’nin Belgrat elçiliğinde sekreterlik ve mütercimlik yaptı. Savaş bittikten sonra 1945’de Türkiye’ye geldi ve Başbakanlık arşivinde araştırmalar yaptı. 1950’de yeni açılan Ankara Üniversitesi İlâhiyat fakültesine sözleşmeli profesör olarak atandı. 1964-1971 yılları arasında Konya Yüksek İslâm Enstitüsü, 1973-1977 yılları arasında Erzurum Yüksek İslâm Enstitüsünde hocalık yaptı. Tito rejimi tarafından Yugoslavya’ya girişi yasaklanan Okiç’in, değişik sebeplerle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı da olamayınca -Muhammed Hamidullah gibi- “vatansız” olarak ülkemizde -zaman zaman da maddi sıkıntılarla birlikte- yaşadı.

9 Mart 1977’de Ankara’da vefat etti.

Vasiyeti gereği ülkesine götürülüp defnedildi. O tarihte talebesi Süleyman Ateş, Diyanet İşleri Başkanı idi. Okiç’in hayatı ve eserlerini konu alan Armağan kitap 1978’de Atatürk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi tarafından yayınlanmıştır: Prof. M. Tayyib Okiç Armağanı

Ankara İlâhiyat Fakültesinin Tefsir, Hadis, Fıkıh gibi temel derslerini okutan Okiç, daha sonraki yıllarda söz konusu Fakültenin hocaları olacak olan asistanların yetişmesinde büyük emekleri vardır. Özellikle Tefsirde İsmail Cerrahoğlu, Süleyman Ateş, Hadiste Talat Koçyiğit, Mehmet Hatiboğlu, Fıkıh’ta Abdülkadir Şener’i saymak gerekir. Hocamızla ilgili olarak topladığım bütün bilgi, makale ve belgeleri, hakkında Uludağ Üniversitesinde doktora tezi hazırlayan hemşehrisi Behlul Kanaqı’ya verdim. O da tezini 2017’de tamamladı.

Ülkemizde yayınlanan bazı eserleri şunlardır:

1.Bazı Hadis Meseleleri Üzerine Tetkikler, İstanbul 1959, Ankara 2017 (Atlas Yayınları)

2.Kur’ân-ı Kerim’in Uslûb ve Kıraati, Ankara 1963

3.İslâmiyet’te Kadın Öğretimi, Ankara,1981/2021 (Atlas Yayınları)

4.Sarı Saltuk Meselesi, Ankara, 2017 (Atlas Yayınları)

5.Tefsir ve Hadis Ders Notları, Ankara, 2017 (Atlas Yayınları)6

6.Makaleler I Ankara 2021

7.Makaleler II Ankara 2021

Makaleleri

Muhammed Tayyib Okiç, Türkçe bildiği için Hamidullah ve Tanci’ye göre bir farklılık arz etmektedir. Ankara İlâhiyat Fakültesi Dergisinde birçok makalesi yayınlanmıştır. Sarı Saltuk meselesiyle ilgili olarak Yusuf Ziya Yörükan’la girdikleri ilmî tartışma için yazdıkları, ayrı bir kitap olacak kadar geniştir. (Yarım yüzyıl sonra ayrı bir kitap olarak basılmıştır.) Erzurum Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi Dergisi’nin 1975’te yayınlanan 1. Sayısında yer alan Mevlid ile ilgili uzun makale de, henüz aşılamayan araştırmalardan biridir: Çeşitli Dillerde Mevlidler ve Süleyman Çelebi Mevlidinin Tercemeleri.

Talebesi Mustafa Ateş’in Arapça’dan tercüme ettiği Tasavvuf ve Hayat isimli esere (İstanbul 1966) takriz yazdığı gibi 1969 yılında yayınlanan Mahir İz’in Tasavvuf isimli eseri için de tanıtım yazısı yazmıştır. (İslâm Medeniyeti, sy. 22 Ağustos 1969)

On kadar yabancı dil bilen hocamızın kütüphanesi Dokuz Eylül Üniversitesi İlâhiyat Fakültesine intikal etmiştir. Mehmet Mahfuz Söylemez’in kütüphane ile ilgili yazısı Siirt Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisinin 1. sayısında yayınlanmıştır.

28-29 Haziran 2010 tarihinde Türkiye-Bosna Hersek makamları ortaklaşa Saraybosna’da Prof. M. Tayyib Okiç Sempozyumu tertiplemiştir.

İstanbul Pendik’te Prof.Dr. Muhammed Tayyib Okiç Anadolu İmam Hatip Lisesi eğitim ve öğretimine devam etmektedir. Hocamızın hayatı, ahlâkı ve eserleri için Diyanet İslâm Ansiklopedisi’nin ilgili maddesine de bakılabilir.

Makaleleri bir araya toplayarak neşreden Şenol Korkut ve Osman Özbahçe’ye teşekkür borcumuz vardır.

Netice

Hz. Muhammed Mustafa’nın getirdiği esasları insanlığa sunmak için bir ömür gece gündüz çalışan Üç Muhammed’e borcumuz çoktur. Onlar hizmetlerini ilim aşkıyla ve Hz. Allah’ın rızası için yaptıklarından bizden sadece dua istemektedirler. Fakat gurbet hayatının çileleri içinde, kendi ülkelerine girememe ıstırabını unutarak bizleri/bir nesli besleyip büyüten bu insanların hiç biri hatasız ve kusursuz olduğunu iddia etmemiştir. Hiç bir âlim de böyle bir kirli çukura düşmez. Aksine onlar hatalarını gösterenlere gönülden teşekkür ederler. Fakat bu zatlar için ülkemizde yaşayan bazı kimselerin reva gördüğü, tenkit sınırlarını aşan ölçüsüz lafların altından nasıl kalkacaklardır?  Büyük Mahkeme’de bunun hesabını nasıl vereceklerdir? Bu sorunun cevabını bilmiyorum.

Okumaya Devam Et...

Şahsiyet

Abdülhak Hamid Tarhan ve Evlilikleri

Hamid’in görevden alınması, büyük ihtimalle Ali Kemal’in deyişiyle Babıâli’de herkesin diline dolanan ve pek hoş karşılanmayan dedikodularla abartılı şekilde dolaşan bu tuhaf sırra, yani Lüsyen’le olan ilişkisine değil, onun muhtemelen zincirden boşanırcasına gittiği gecelerin birinde, bir gece kulübünde masasına davet ettiği kadın tarafından hakarete uğramışlığının ve kavga ettiği kişilere kartvizitini çıkarıp gösterdiği halde, üzerinde Türk elçisi yazılı bir kartın yırtılıp suratına fırlatılmışlığının Osmanlı Hükümeti’nce affedilmemiş olmasından dolayıdır.

EKLENDİ

:

Tanzimat’tan Cumhuriyet’e uzanan yolda, karizmatik kişiliği ve yazdığı eserlerle, dostunun da düşmanının da övdüğü Abdülhak Hamid, fenomen bir şairdir. Şairliği yanında, kadınlara karşı olan zaafları ve evlilikleriyle hep gündemde kalır. Bizim bu yazıyı yazmaktan amacımız, belli sınırları koruyarak ve titizlikle hareket ederek büyük insanların aile hayatına, aşklarına, vefa ve duygularına neşter vurarak dersler çıkarma amacına yöneliktir. Bu yazıda, ne şair Abdülhak Hamid’i yerin dibine batırmak ne de şu veya bu şekilde onun kişiliğini lekeleyerek vitrine dizmektir gayemiz.

Tanzimat’tan Cumhuriyete geçişte büyük devlet adamı ve şairlerin, oluş veya bir türlü olamayış buhranı içinde kıvranan toplumun, aile hayatının ve kişilerin gelip geçen ve akıp giden dalgacıklarına, çalkantı ve çırpıntı unsurlarına egemen olan anafor ve yabancı kadınlarla evlilik olayı, incelenmeye değer bir konudur… Abdülhak Hamid, bunlar içinde bir prototip olduğu için onu gündeme taşıyıp paylaşmak istedim.

Abdülhak Hamid, 1852’de İstanbul’da Bebek’teki Hekimbaşı Yalısı’nda, köklü ve eski bir ulema ailesinin bireyi olarak dünyaya gelir. Babası, tarihçi ve diplomat Müverrih Hayrullah Bey, annesi Kafkasya’dan kaçırılmış bir cariye olan Münteha Hanım’dır.

Düzgün bir eğitim hayatı görmeyen Abdülhak Hamid, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e gelinen kertede, kendisine saygıdan öte hayranlık duyulan ve yüceltilen başka bir şair, hemen hemen yok gibidir edebiyat camiasında…

Süleyman Nazif, onu göklere çıkarır ve kendisine “Şair-i Azam” lakabını takar. Bu yakıştırma ve patent, Süleyman Nazife aittir. Celal Nuri: “Shakespeare bile bazen Hamid’e yaklaşıyor” der. Birbiriyle kanlı bıçaklı olan Tevfik Fikret ve Mehmet Akif, Hamid hayranlığında birleşirler. Yahya Kemal, sırf Hamid’i görebilmek için Paris’ten Londra’ya gider. Şair-i Azam”dır Hamid, birkaç nesil edebiyatçıyı büyüleyen bir sanatkârdır o…

Üstad Necip Fazıl: “Meselâ, en gülünç yaftaydı, o, Hamid’in kuyruğuna takılan “Şair-i Azam” tenekesi. Şairlik, masonluk muydu ki, “üstad-azam” dercesine “en büyük” manasına bir sıfatla ifade edilmiş olsun?… Eğer Süleyman Nazif bu tenekeyi Hamid’in kuyruğuna takmamış olsaydı, kim, neyin farkında olacaktı ve takıldıktan sonra da kim, neyin farkında oldu?…

Üstad, Hamid’in son demlerindeki hayat tarzını ve yaşadığı Nişantaşı’ındaki  evini şöyle tasvir eder. “Abdülhak Hamid’in evine, başında siyah satenden takkesi İbnül Emin Mahmud Kemal ile Ekrem Ve Cemal Reşid’in babaları, “Nazariyat-i edebiye” yazarı eski bakanlardan Reşid Rey de gelir ve bunlar Şair-i Azam ile “Yâd-i mazi (geçmişi anma) kılıklı, tatlı tatlı konuşurlardı. O zaman Hamid’in tiryakisi olduğu Genç Şair (Necip Fazıl’ın kendisi), bu muhterem adamların meclislerini bomba mizacıyla örselememek için bir kenara çekilir ve Lüsyen Hanımefendi (Abdüklhak Hamid’in dördüncü eşi) ve bazı kadın misafirleri arasında otururdu. Lüsyen Hanım, onu ecnebi ziyaretçilerine şöyle tanıtırdı:

-Otuzundan eksik şairlerin en üstünü!..

Bu “otuzundan eksik” sözü, o zamanlar moda, Fransızca bir tabir…

Hamid, resmi olarak dört defa evlenir. 1874 yılında Edirne’de ağabeyi Nasuhi Bey’in konağında Pirizâde ailesinden on üç yaşındaki Fatma Hanım ile evlenir ve onunla beraber İstanbul’a gelir. Çiftin, Abdülhak Hüseyin ve Hamide adında iki çocuğu olur. Abdülhak Hamit, evliliğinin bu yıllarında, ilk şiirlerini yazmaya, başlar.

1883’te Bombay konsolosluğuna atanır. Hasta olan hanımına, havasının yarayacağını düşünerek bu görevi memnuniyetle kabul eder. Üç yıl kaldığı Bombay’da (Hindistan) doğanın güzellikleri, kendisine coşkun şiirler için ilham kaynağı olur adeta. Ancak Fatma Hanım’ın durumu iyileşmeyip verem teşhisi konulunca, ailesi ile İstanbul’a doğru dönüş yoluna çıkar. Fatma Hanım, İstanbul’a varamadan Beyrut’ta vali olan Nasuhi Bey’in konağında hayatını kaybeder (1885).

Şair, Beyrut’ta kaldığı kırk gün boyunca, her gün Fatma Hanım’ın mezarını ziyaret eder ve ünlü şiiri “Makber ‘i” yazar. Makber’in yayımlanması ile ünü birden artar ve bu ünü imparatorluk sınırlarına taşar. O güne kadar düzyazı alanındaki eserleriyle tanına Hamid, eşinin ölümünden sonra şairliği ile anılır olur. Neden anılmasın ki o:

“Eyvâh! Ne yer ne yâr kaldı,

Gönlüm dolu ah ü zâr kaldı.

Şimdi buradaydı gitti elden,

Gitti ebede gelip ezelden.

 

Ben gittim o hâksâr kaldı,

Bir köşede târumâr kaldı.

Bâkî o, enîs–i dilden eyvâh!

Beyrût’ta bir mezâr kaldı.”

 

Üstad Necip Fazıl’a göre, onun bu ünlü şiirini “Lüsyen Hanım’a sorarsanız, şaheseri bilinen “Makber”i, ilk sevdiği ve evlendiği kadın, meşhur Fatma Hanım’ın ölümünden, onun ölmüş farzıyla yazılmıştır. Korkunç sanatkâr hokkabazlığı!..”

1890’da Bayan Nelly adlı İngiliz hanımla-ki Beyrut’ta hanımının vefat ettiği günlerde başlar bu duygusallık- evlenen Hamid, 1895’te Lahey elçiliğine atanır. İki yıl sonra Londra Elçiliği Müsteşarı olarak yeniden Londra’ya gider. Eşinin rahatsızlığı üzerine İstanbul’a dönen şair, 1900-1906 yıllarını İstanbul’da geçirir. 1906’da Brüksel büyükelçiliğine atanınca eşini, İskoçya’daki ailesinin yanında bırakarak Brüksel yolunu tutar Hamid.

Vereme yakalanan eşini, çok sevmesine rağmen başka kadınlarla birlikte olmaktan kendini alamayan Abdülhak Hamid, Florence Ashly ile birlikte yaşamaya başlar ve onu İstanbul’a getirir. Eşinin, durumu öğrenmesi üzerine, onun yanına dönmek zorunda kalır. Bayan Nelly’nin, 1911’de veremden ölmesinden sonra tekrar İstanbul’a döner. Ölen eşi için “Medfen” adını vereceği “Makber”’e benzer bir eser yazmayı düşündüyse de bu hayalini gerçekleştiremez. Ailesinin önerisiyle üçüncü evliliğini 1911 yazında Cemile Hanım ile yapan Hamid’in bu evliliği, ancak 20 gün sürer. Cemile Hanım’dan ayrılan Hamid, Brüksel’e dönmeyi tercih eder.

1912’de Hamid, 18 yaşındaki Belçikalı Bayan Lüsyen (Lucienne) ile dördüncü defa evlenir ve onunla İstanbul’a döner. Bu evliliğin ilginç yanları vardır kuşkusuz. 1908’de Brüksel ortaelçiliğine atanan Hamid, Lüsyen Hanım’la orada tanışır. Aralarındaki büyük yaş farkına rağmen, 6 Mayıs 1912 günü Londra’da onunla evlenecek ve 6 ay sonra Sadrazam Kâmil Paşa Hükümeti’nin Dış İşleri Bakanı Noradungyan Efendi tarafından görevden alınır.

Hamid’in görevden alınışının, onun “zendostluğu”na (kadınlara aşırı düşkünlüğüne) bağlayanlar olmuştur. Büyük bir Hamid hayranı olan Ali Kemal, görevden alma olayını İkdam Gazetesi’ndeki bir başyazısında (7 Ocak 1913):  “Öyle bir sahib-i dehâyı, bi-perva azleden Hariciya Nazırı’nı (Dış İşleri Bakanı) eleştirerek şiddetle kınar ve güya Hamid’in gereğinden fazla kadınlara aşırı düşkün olduğu ve memuriyet rütbesine uygun düşmeyen bir kadınla beraber yaşadığı için” bu hareketin kendisine reva görüldüğünü iddia eder. Ali Kemal’ın, “göreviyle bağdaşmayan bir kadın” dediği, Lüsyen Hanım’dan başkası değildir.

Hamid’in görevden alınması, büyük ihtimalle Ali Kemal’in deyişiyle Babıâli’de herkesin diline dolanan ve pek hoş karşılanmayan dedikodularla abartılı şekilde dolaşan bu tuhaf sırra, yani Lüsyen’le olan ilişkisine değil, onun muhtemelen zincirden boşanırcasına gittiği gecelerin birinde, bir gece kulübünde masasına davet ettiği kadın tarafından hakarete uğramışlığının ve kavga ettiği kişilere kartvizitini çıkarıp gösterdiği halde, üzerinde Türk elçisi yazılı bir kartın yırtılıp suratına fırlatılmışlığının Osmanlı Hükümeti’nce affedilmemiş olmasından dolayıdır.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, “Gençlik ve Edebiyat Hatırları”nda, kendileri gibi gençler dururken bir bar kızının yaşlı Hamid’e niçin bağlandığını sorgulandığında, kızdan şu cevabı alır. “İl est un tigre” (O, bir kaplandır).

Kırk yıllık Hariciye Hatırları’nda Esat Cemal Paker, Hamid’in Londra günlerine, onun şu beytiyle atıfta bulunur.

“Şaribü’l-leyli ve’n-neharım ben

Karlar altında nevbaharım ben” (Ben, gece gündüz içen biriyim. Karlar altındaki bir İlkbahar gibiyim).

Hamid, Lüsyen’le ölünceye kadar ayrılmama yeminini ettiği halde, bu yeminini bozar ve 1920’de eşi Lüsyen Hanım’dan dostça ayrılır. Hamid, Lüsyen’i 1920 yılının Ekim ayında bir İtalyan asilzâdesiyle, Kont (Dük) ile Soranzo (Soranza) ile deyim yerinde ise, kendi eliyle evlendirir. Lüsyen Hanım (Kontes (Düşes) Soranzo (Soranza)’dır artık…

Ancak Lüsyen Hanım ile yazışmayı sürdürmekten geri kalmaz Abdülhak Hamid… Eski eşi Lüsyen Hanım, 1927’de İtalyan eşini ve kontes unvanını terk edip 7 yıl sonra kendisine, yani Hamid’e tekrar dönecektir. 1929 yılında gerçekleşen ara seçimde TBMM III. dönem İstanbul milletvekili olarak meclise giren Hamid, IV. ve V. dönemlerde de İstanbul milletvekilliği görevini sürdürür.

12 Nisan 1937’de devletin kendisine tahsis ettiği bir apartmanda, Maçka Palas’ta hayatını kaybeder. Ulusal cenaze töreniyle Zincirlikuyu Asri Mezarlığı’na gömülür. Bu yeni mezarlığa gömülen ilk kişi o olur.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar