Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Gül/lük – Öncülerle, Arkadan Gelenler Bir Olur mu?

Erbakan Hoca, her gün bir ilde, ilçede, köyde. Gaziantep’e de gelir. Yapılan toplantıda on kişi yoktur. Korumalar, polisler, eskortlar, kameralar, alkışlar yoktur. Ama fedakâr, bir avuç insan vardır. Yağmur altında ıslanan iki insan ve bir arabalık bir kalabalık (?). Erbakan Hoca işte o günde, Gaziantep’te Ali Çeliker’e şunları söyler: Ali, ilerde öyle günler gelecek ki etrafımız insan kaynayacak. Ve bazı çevreler, saracak etrafımızı. Kimi menfaat odakları, işgüzarlar, çok yakınımıza kadar sokulup, sizlerle aramıza girebilirler sakın o zaman da bizi yalnız bırakmayın…

EKLENDİ

:

Her harekette öncüler farklıdır, değerlidir.

Onların her zaman özel yerleri vardır.

Öncüler, her türlü takdire şayan, fedakâr insanlar.

Kutlu davanın meşalesini zor zamanda taşıyanlar.

İslam’ın öncüleri olan ilk Müslümanlar, Resulullah’ın gözbebeğiydi. Habeşistan’a, Medine’ye hicret edenler, Ensar, öncülerdendi.

Bedir ashabı, Uhud, Hendek ashabı, Rıdvan biati mensupları da

Çağımızda da öncüler var. İslami Hareket öncüleri. Sınırımız dışından el-Benna, Seyyid Kutup, Mevdudi, Muhammed İkbal, Said Havva, Şeriati, Malcolm X, Aliya…

Sınırımız içinden; Mehmed Akif, Süleyman Hilmi Tunahan, Said Nursi, Mehmed Zahid Kotku, Sami Efendi, Mahmud Efendi, Nureddin Topçu, İsmet Özel, Sezai Karakoç, Necmeddin Erbakan…

Bir de adı bilinmeyen öncüler vardır.

Kamera arkasında, perde gerisinde ama hep alanda, cephede olan.

Gecenin karanlığında, kimsenin görmediği anlarda, tebliğ yapan, hakkı anlatan öncüler.

Tek bir kişinin aydınlanması için yıllarını eriten öncüler.

Solmaz, pörsümez yeninin, ezeli ve ebedi hakikatin neferi olan öncüler.

Onlar; medyaya, kamuoyuna, halk önüne, toplum karşısına aleni olarak çıkmamış insanlardır.

Onları bilenler bilir, kadirşinaslar bilir ve Hakk bilir.

Milli Görüş fikrinin Türkiye’ye sunulduğu yıllar…

Erbakan Hoca, her gün bir ilde, ilçede, köyde…

Gaziantep’e de gelir. Yapılan toplantıda on kişi yoktur. Korumalar, polisler, eskortlar, kameralar, alkışlar yoktur. Ama fedakâr, bir avuç insan vardır. Yağmur altında ıslanan iki insan ve bir arabalık bir kalabalık (?). Erbakan Hoca işte o günde, Gaziantep’te Ali Çeliker’e şunları söyler:

-Ali, ilerde öyle günler gelecek ki etrafımız insan kaynayacak. Ve bazı çevreler, saracak etrafımızı. Kimi menfaat odakları, işgüzarlar, çok yakınımıza kadar sokulup, sizlerle aramıza girebilirler sakın o zaman da bizi yalnız bırakmayın.

Aradan yıllar geçer. Hoca Gaziantep’e gelmiştir. İstasyon Meydanı tıklım tıklım. Hoca’nın etrafında korumalar, gençler… Konuşmalar yapılır, program biter. Hoca mahiyetiyle beraber, gençler önde, otobüsten inip makam arabasına doğru yönelmiştir. Tam arabasına binmek üzereyken, gözü birine ilişir. Meydanın kenarında bir yerde duran bir adam vardır, derin derin düşünen, etrafını süzen, Hoca’ya dalgın dalgın bakan. Belki de yıllar önceki bazı konuşmaları düşünmektedir.

Erbakan Hoca, arabanın kapısından içeri girmez, yönünü çevirir o kişiye, Ali Çeliker’e doğru yönelir. Ve ikisi hasretle, muhabbetle sarılırlar.

-Sizlerle bizim aramıza hiçbir şey giremez, girmemeli, der Hoca.

Hoca, Gaziantep’e her gelişinde sorar o şahısları, ziyaret eder, davet eder, dinler.

12/02/1998/ Gaziantep

Bursa’ya Merhaba

Bursa’dayım. Osmanlı İmparatorluğu’nun başkent olarak kullandığı bir şehir. Tarihi zenginliklerle dolu bir şehir. Yeşil şehir. Tatlı şehir. Evliyalar, abidler, salihler diyarı bir şehir Bursa…

Bursa’ya gelirken Konya’ya uğradık. Orada Bekir Başarıcı ve İ. Armutçu Hocalarla görüştük. Allah razı olsun, mütevazı, hoş zatlar. Konya’da Mevlana’yı, Fuarı, Alaattin Tepesini geziyoruz. Ve akşamında arabaya atlayıp Bursa’ya geliyoruz. İner inmez yağmur karşıladı bizi. Selamladı bizi, biz de selamını aldık, onu güzellikle andık.

Sabah namazını kılmak için garajın yakınındaki bir camiye gittik. Camiden çıkar çıkmaz kapağı Kaplıcaya attık. Bu arada Mustafa’yla epey ıslandık ama yapacak bir şey yok… Banyodan sonra yine yağmur altında Yeşil’e doğru yöneliyoruz. O gece Mustafa’da kalacaktık. Nihayet varıyoruz eve. Ben birkaç saat kestiriyorum. Mustafa nedense uyuyamamış, bana çarşıya çıkalım dedi. Ben “yok” dedimse de kıramadım. Yine yağmur altında saatlerce dolaştık. Nedense içimizde bir tuhaflık, tarifsiz bir hal vardı. İkindiyi Ulu Cami’de kıldık. Ne muazzam bir eser! İnsan bu gibi mekânlarda daha bir huşu içinde kılıyor namazını.

Mekân insanın ibadetini etkiliyor.

Cemaat insanın namazını etkiliyor.

Hava insanın namazını etkiliyor.

Arkadaş insanın namazını etkiliyor.

Genç oluş insanın namazını etkiliyor.

Ve Ulu Cami insanın ibadetini etkiliyor.

Tam eve doğru gidiyorken Mustafa heyecanla:

-İşte Hasan! dedi. Hemen koştuk O’na doğru.

Gurbette hemşehri, hele hele bir dost, mektep arkadaşının apayrı bir yeri olur. En sıradan bir tanıdık bile sevindirir, duygulandırır insanı.

O gece Hasan’da kalıyoruz.

Eylül 1983/Bursa 

Mescid Yok!

Cuma günü Arapça yazılısından çıkıp da izin aldım ve doğruca eve gittim. Eve geldiğimde ses seda yoktu. Çünkü kimse yoktu. Adıyaman Kâhta’da bulunan teyzemleri ziyarete gitmişti tüm aile. Ben de bugün gidecektim ama evin sükûneti bir haftadır beni sarsmıştı gerçekten. Bu insanoğlu çok ilginç ve tuhaf gerçekten. Çocuklar ve kalabalık olunca, gitmelerini, olmayınca da burada yanında olmalarını istiyor. Tuhaf mı, yoksa bir gerçeklik mi?

Gaziantep’e geldiğimde biraz dolaşıp camiye gittim. Namazı kılar kılmaz da terminale yöneldim hemen. Otobüs firmasından biletimi aldım tam rahatladım derken irkildim birden: Abdestim yoktu, dolayısıyla az önceki namazım geçersizdi artık. Rastladığım birkaç kişiye sorduysam da mescidi bilen çıkmadı. Meğer adamların bir kabahati yokmuş çünkü mescid yapılmamış. Evet, Gaziantep gibi Türkiye’nin büyük illerinden birinin terminalinde mescid yoktu.

Kahrolası uygulama…

Tuvaletin lavabosunda abdestimi alıp parkemi bir kenara serdim ve namazımı öyle eda ettim.

Ve kendi kendime sordum; bir Batı kentinde de durum böyle miydi acaba?

Orada da mabetsiz mi bu gibi mekânlar?

Adıyaman’a giderken, Göksu ırmağının kenarında, temeli 1976’larda Erbakan Hoca tarafından atılmış çimento fabrikasını görünce hem sevindim, hem de üzüldüm.

Sevincimin sebebi şehre böylesi bir eserin kazandırılmış olması.

Üzüntüm ise, o yıllarda başlatılan sanayi hamlesinin devamının getirilmemesi ve bu işe öncülük edenlerin alayla karşılanması.

28 Mart 1981/Kâhta

Bir Mazlum

Bir mazlumla beraber oldunuz mu hiç? O’nu dinlediniz mi? O’nunla yan yana olup gözlerindeki hüznü, gece karanlığında bile fark ettiniz mi?

Ben mi? Evet tüm bunları yaşadım ben!…

Bir genç ki on iki yılını ordumuzun muzafferiyetine adamış, samimiyetinden, dürüstlüğünden başka hiçbir kusuru olmamış.

Askerine güzel muamele edip, onu kardeşi olarak görüp bilmiş.

Lojman yaptırmış, susuz karakola milyarlar harcayarak su getirtmiş.

Ama tüm bunların o kadar ehemmiyeti yok son noktada. İki önemli kabahati var: Namaz kılması ve eşinin başını örtmesi.

Ve ferman verilir…

…Evet ben bir mazlumun yanındaydım az önce. Ve bir de mazlum babasının.

Anlam veremiyordu oğlunun başına gelenlere. Şaşıyordu. Oğlu yolsuzluk yapmamış, devlet-millet malına bir zarar vermemiş, görevini aksatmamış, şimdiye kadar hiçbir disiplin cezası almamış (tam tersi, dosyası takdir ve başarı belgeleriyle dolu) ülkesine bir hainlik yapmamıştı.

Öyleyse niçin?

Hep yanında olduğu devleti acaba bu muameleyi neden hak gördü?

Hayıflanıyor, iç çekiyor, gözyaşlarına hâkim olmaya çalışıyor, kendi kendini yiyip bitiriyordu.

Bir mazlumun yanından geldim az önce. Küçük oğlunun bir rüyasını anlatıyordu: Bedeni insan, başı tuhaf bazı yaratıklar babasına ve kendisine saldırıyordu. Çok korkmuştu. Acaba bu rüya ne demekti?

Kendisi teselliye muhtaç baba evladına teselli veriyordu.

Bir mazlumla beraberdim az önce. Mazlum, her şeye rağmen ümitvardı..

Mazlum bir mü’mindi.

Mazlum inancından ödün vermiyordu.

Mazlum inandıklarının doğruluğuna bir kez daha iman ediyordu.

Mazlum; inanç mücadelesinde yeni bir sayfa daha açıyordu.

Mazlum, mazlumdu…

İşte bir mazlumun yanından geldim daha şimdi.

Küçücük yavrusu vardı yanında. Hiçbir şeyden habersiz, babasının ayaklarına sarılmıştı.

Vâkur bir hanımı vardı yanında, onurlu.

Üzgün, kızgın ve kendini suçlayan bir baba vardı yanında.

Ve arkadaşları vardı O’nu teselli etmeye, sabır dilemeye gelen.

Ve ben vardım. Benim de çocuklarım vardı, benim de örtülü eşim vardı, hassas bir babam vardı, benim de arkadaşlarım vardı bana destek olan/olacak, benim de imanım vardı.

Ve mazlumun da, benim de, arkadaşlarımın da, hepimizin de Rabbi vardı tüm olanlara şahit olan ve mühlet veren

Ben bir mazlumun yanındaydım biraz önce.

O mazlum mü’mindi.

O mazlum inancını yitirmemişti.

Ve O mazlumun, Allah’a sunacağı bir belgesi vardı elinde.

Mahkeme-i Kübra’yı beklemekteydi…

20/06/1998/ Nizip

Edebiyat

Yunus Emre Divanı’nda Berceste Beyitler

EKLENDİ

:

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Köy Odaları ve Çekirge

Çocukluğumun köy odalarını unutamam, bir mektepti köy odaları. Akşam karanlığı çöktü mü köy odası kapılarını daimi müşterilerine açardı. Kıdem ve bilgisine göre başköşedeki divanda yerlerini alan bıyıklılar, az da olsa sakallılar ve sağlı sollu oturan köyümün gençleri… Bizim gibi gençliğe adım atmak için sırasını bekleyenler de kapıya yakın oturur ve hizmet ederdi. İkram genellikle su, bazen de ayran olurdu. Daha sonraları nadiren çay, suya eşlik etmeye başladı. Laf lafı açar, söz sözü çağrıştırır, kış gününün uzun geceleri, muhabbetle dolardı. Bize laf düşmezdi tabii, biz de içimizden kimini onaylar, kimine itiraz ederdik; buna sansür yoktu.

EKLENDİ

:

Çocukluğumun köy odalarını unutamam, bir mektepti köy odaları. Akşam karanlığı çöktü mü köy odası kapılarını daimi müşterilerine açardı. Kıdem ve bilgisine göre başköşedeki divanda yerlerini alan bıyıklılar, az da olsa sakallılar ve sağlı sollu oturan köyümün gençleri… Bizim gibi gençliğe adım atmak için sırasını bekleyenler de kapıya yakın oturur ve hizmet ederdi. İkram genellikle su, bazen de ayran olurdu. Daha sonraları nadiren çay, suya eşlik etmeye başladı. Laf lafı açar, söz sözü çağrıştırır, kış gününün uzun geceleri, muhabbetle dolardı. Bize laf düşmezdi tabii, biz de içimizden kimini onaylar, kimine itiraz ederdik; buna sansür yoktu.

Yine bir gün, köyümün köy odasından ve “imece” gibi bazı güzel geleneklerinden, arkadaşım Murat’a bahsedince; “Benim de çocukluğum köyde geçti, bazı şeyleri ben de özlüyor, senin gibi yâd ediyorum, gel farklı bir şey yapalım” dedi. Merakla; ”Hayırdır Murat, maziye yolculuk mu düşünüyorsun yoksa” dedim. “Öyle bir şey abi. Çarşamba günü köye gidelim, bizim arada bir kullandığımız, şark odası formatında odası da olan bir evimiz var, arkadaşlara da haber verelim, bu geleneği canlandıralım.” Format tartışıldı, kararlar alındı, duyurular yapıldı. Çarşamba günü gelince biraz meyve ve kuruyemişle, tabii semaversiz olmaz, eksi yirmi derecede, karlı bir havada Muratların köy evinde toplandık. Benimle on bir kişi olduk.

Herkes yerini alınca, Latife ile Mahmut; “Yıldırım ağa bugün gündemde ne var?” diye sordu. Demek ki en yaşlı bu fakiri gördüler ve oturum başkanlığını bana tevdi ettiler böylece. Diğer arkadaşlar da baş göz hareketleriyle bu görevlendirmeyi tasvip edince, şöyle dedim: “Arkadaşlar madem yetkiyi bana verdiniz, Yakup çayımızı hazırlayadursun, Selami sen bir aşır oku, sonra Muhsin, bir kıssa sen anlat, İbrahim, bir kıssa sen anlat! Müsaade ederseniz bu fakir de size bir dizi anlatsın. Cüneyt, senden de bir uzun hava bekliyoruz. Necmi ney ile eşlik etsin, gerisi de size kalmış, cümbüş başlasın, Sadullah, sen de sobayı odunsuz bırakma, bizi üşütme oğlum.

Selami’nin okuduğu aşırdan sonra Muhsin sözü aldı: “Arkadaşlar, duyduğumuza göre eskiler köy odalarında toplanır cenk okurlarmış, ben cenk bilmem size Ebu Dücane’yi anlatayım. Ne de olsa öğretmeniz. Efendimiz (sav), Uhud Savaşı öncesi, kılıcını sahabe-i kirama göstererek; “Bu kılıcın hakkını kim verir?” dedi. Oradakiler sordular:

– “ Ya Rasulallah bu kılıcın hakkı nedir?”

– “Kılıç kırılıncaya veya şehit oluncaya kadar savaşmaktır” buyurdu.

– “Ben veririm Ya Rasulallah!” diye bir ses duyuldu. Ses duyuluyordu ama sesin sahibi gözükmüyordu. Sesin sahibi Ebu Dücane’ydi. Kısacık boyu ve çelimsiz bedeniyle kalabalığın içinde kaybolmuştu. Efendimiz sanki duymamış gibi tekrar sordu. (Belki de duydu da hakkını veremez bu çelimsiz bedenle diye düşünmüş olabilir.)

İkincide de Ebu Dücane‘den başkasından ses çıkmadı. Üçüncü defa yine sordu. Yine sadece Ebu Dücane: “Ben veririm Ya Rasulullah!” deyince, Efendimiz; “Gel ya Eba Dücane!” dedi ve kılıcını onun beline taktı. Kılıçla beraber, bir ileri bir geri göğsünü gere gere yürüdü, boyunun kısalığından kılıcın ucu neredeyse yere sürtüyordu, tabiri caizse havayla karışık bir volta attı. Sahabeden bazıları dediler ki, Ya Rasulallah Ebu Dücane’ye ne oluyor, bu yaptığı kibir değil mi?”

Efendimiz: “Hayır bu kibir değil, o kılıcı taşımanın vakarıdır” buyurdu.

Peygamber kılıcını taşımanın verdiği sevinçle şiirler söyleyerek düşman saflarına daldı, kahramanca savaştı. Müslümanların büyük sıkıntılara düştüğü sırada paniğe kapılmayıp Hz. Peygamber’in etrafında toplanan otuz sahâbiden ve onun için ölüm biatı yapan sekiz kişiden biriydi Ebû Dücâne. Hz. Peygamber’in dişinin kırıldığı ve etrafının sarıldığı bir sırada, vücuduyla bir kalkan gibi onu korudu. Birkaç düşmanı daha öldürdü ve şehit oldu. Efendimizin kılıcının hakkını vermenin mutluluğu ile fani dünyaya veda etti.

Hz. Peygamber ona, “Allah’ım! Hareşe’nin oğlundan ben nasıl razıysam sen de razı ol” diye dua etti” dedi, sanki bir şeyler daha diyecekmiş gibi dudaklarını titretti, diyemedi ve birden sustu.

Uzunca bir sessizlik oldu, hemen herkes Ebu Dücane’ye gıpta etti. Aslında kimse konuşmak istemiyordu ama ben konuşmak zorundaydım. Program akışına göre sıra İbrahim’e gelmişti, “Hadi bakalım İbrahim söz sende” dedim.

İbrahim kısa bir susma taksiminden sonra, kısık bir sesle; “Muhsin kardeşimiz, bizde konuşacak mecal mi bıraktı, ben bir daha ki sefer size Abdullah b. Mesud’u anlatayım inşallah. Bugün beni mazur görün” dedi.

“Arkadaşlar İbrahim haklı ama vakit henüz erken, ben size bir diziyi ve dizinin kahramanını anlatayım da kasavetimiz dağılsın biraz” diyerek 1978’lerde izlediğim ve bende derin izler bırakan diziyi anlatmaya başladım.

“Zulüm üzerine kurulduğundan olsa gerek ABD diye bilinen ülkeyi de insanlarını da sevemedim. Tabii tövbe edip hakikati ikrar edenler müstesna. Kristof Kolomb yolunu kaybetmiş, bilmeden yeni kıtaya çıkmış ve böylece hayatta kalmayı başarmış. Kolomb’un çıktığı bu kıtada yetmiş beş milyon Kızılderili yaşıyormuş. Sonrası malum, dünya nüfusu sürekli artarken Kızılderili nüfusuysa sürekli azalmış ve beş milyona kadar düşmüş. Nasıl ve neden düştüğü herkesin malumudur. Anlatacağım dizi bu birleşik ülkede çekilmiş. Çocukluk yıllarımda Kung-Fu diye bir dizi izlememiş ve bu dizinin başrol oyuncusu Çekirge’yi tanımamış olsaydım bu vahşi ülkeden bahsetmezdim.

David Carradine diye bir adammış çocukluğumda hayranlıkla izlediğim Kung Fu dizisinin Çekirge’si. 1972-1975 yıllarında çekilmiş ödüllü bir Amerikan dizisiydi.

Şimdi ilham konusuna gelelim. İmam Hatip Lisesi üçüncü sınıf öğrencisiydim ama kalbim ve eylemlerim arasında uyumsuzluk vardı. İbadetlerin tam tadını alamıyor, Cuma namazına bile gidip gitmemekte tereddüt ediyordum.

O günleri yaşayanlar bilir, dinî konuların ana gündemlerinden biri de ‘Türkiye’de Cuma namazı kılınır mı kılınmaz mı?’ konusuydu. Ben de kâh Cuma kılanlardan taraf oluyor cumaya gidiyorum, kâh ‘Cuma kılınmaz’ diyenlerden taraf oluyor cumaya gitmiyordum. Ne var ki ikisi de beni mutlu etmiyordu. Cuma’ya gidiyorum, hutbe konularına bakıyorum “Yok arkadaş böyle Cuma namazı olmaz” diyorum. Haftaya cumaya gitmiyorum, cumaya gitmeyenlerin arasına da kendimi yakıştıramıyorum, hatta utanıyorum. Soranlara da izah edemiyordum.

Yine böyle bir Cuma gününe yakın bir günde hayranlıkla Kung Fu dizisini izliyordum. Çekirge amcasının kayıp oğlunu bulmak için sürekli seyahat ediyor; tabii bu seyahatleri sırasında sürekli başına işler geliyor; kavgalar, yol kesmeler, eşkıyalar vs… Çekirge başına bir iş geldiğinde harekete geçmeden önce oturuyor, gözlerini kapatıyor ve kendine “Ey Çekirge!” diye seslenen hocası Po’nun o gibi durumlarda ne yapılması gerektiğini anlatan derslerini hayal ediyor, tefekkür ediyor. (Bugünkü anlayışıma göre rabıta yapıyor.) Hocası; “Ey Çekirge! sana toplu saldıran olursa şu hareketleri yap!” diyor, gözünü açıyor, o hareketleri yapıyor ve kurtuluyor. Başka bir zaman “Sana silahla saldırırlarsa şu hareketi yap!” diyor, gözünü açıyor o hareketi yapıyor ve yine kurtuluyor. Dizi böyle devam ediyor.

Kendi kendime dedim ki: ‘Benim de Çekirge’nin hocası Po gibi bir hocam olsa, ona sorsam, “Hocam Cuma namazına gideyim mi, gitmeyeyim mi?” o da “Git” derse giderim, “Gitme” derse gitmem. Bu olay benim ilham kaynağım oldu ve hoca aramaya başladım.

Her arayan bulamazmış ama bulanlar da arayanlarmış.

İmam Hatip müfredatından kazandıklarımı bir televizyon dizisiyle tamamlamış oldum. Ben niyet edince Rabbim de yolumu kolaylaştırdı, aradığımı buldum, darısı tüm arayanlara olsun.

Çekirge o dönem bana ilham veren bir karakter olmuştu. Bu yüzden merak edip “Kimmiş bu çekirge, acaba Müslüman olmuş mu, tasavvuftan haberi var mı?” diye araştırdım.

Ne var ki bana ışık olan Çekirge’nin, yani David Carradine’nın, verdiği mesajın içeriğinden haberi yoktu. Bana tuttuğu ışık onu aydınlatmaya yetmemiş ve google haberlerine göre de intihar etmişti. 2009 tarihli haberde; “Kung Fu dizisinin çekirgesi öldü. 72 yaşındaki Carradine’nin cesedinin odasındaki gardıropta çıplak ve asılmış hâlde bulundu. Bir polis yetkilisi, oyuncunun intihar ettiğini sanıyorum.” dediği yazıyordu.

Besteci, müzisyen, şarkı sözü yazarı, heykeltıraş ve ressam olan üç çocuklu Çekirge, dünyada mutlu olamamıştı, yazık ki ilham kaynağım ahirette de mutlu olamayacak.

Sözü Cüneyt ile Necmi ye bıraktık. Başka bir köy odası anısında buluşmak üzere inşallah. Allah’a emanet olun.

 

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Yağmur

EKLENDİ

:

Gecenin bu saatinde

Durup dinlenmeden

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Gece gece yola düşmüş

Nereden gelir nereye gider

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Öyle sessiz ve usulca

Tel tel düşer yerlere

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Gelir yeryüzüne misafir

Dereleri nehirleri uyandırır

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Varır yerin kalbine

Çiçeği ekini yeri uyandırır

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Rahmetle canlanır kâinat

Bahar gelir kışa inat

Yağar yağmur

“Allah! Allah!” dedim

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar