Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Gül ve Lâleye Hasret

Lâle bahçeleri anlamına gelen “lâlezarlar”, saray ve konakların en itinalı ve en gözde yerleri olmuştur. Lâle için yazılan şiir ve nesirler,
“Lâlename” denilen risalelerde toplanarak Türk edebiyatında da pek çok yönüyle işlenmiştir. Bir aşk edebiyatı olan Divan edebiyatında lâle, rengi ve şekli açısından sevgilinin yüzüne, yanağına, âşığın gözyaşlarına, dudağına benzetilirdi.

EKLENDİ

:

Türk-İslam kültür ve medeniyetinde özellikle de edebiyat, musiki, hat ve mimarisinde semboller çok önemli bir yer tutar. Divan ve tasavvuf edebiyatımız; sembol, imge ve mazmunlar bakımından çok zengindir.

Zengin kültür ve edebiyatımızı anlayabilmek için sembollerin anlamlarını, bilhassa çiçeklerin dilini iyi bilmek gerek. Başta şiir olmak üzere bütün güzel sanatlarda çiçek sembollerinden en çok kullanılanlar, “gül” ve “lâle”dir.

Çiçeklerin şahı kabul edilen gül; teri, kokusu ve cemaliyle Peygamber Efendimiz (sav)’in sembolü kabul edilmiştir bizim medeniyetimizde. Şairler, gazel ve kasidelerini gülle süsleyerek satır aralarına gül kokularını serpiştirmiştir. Sevgili Peygamberimiz, annesi Amine’nin “biricik gülü”, Efendimizin (sav) doğduğu yer “gül bahçesi”, doğduğu mevsim “gül mevsimi”, torunları “cennet gülü”,  yaşadığı zaman “gül devri”, “gül asrı”, “gül çağı” olarak anlatılmıştır.

Tasavvufi sembolizmde gonca halindeki gül, “tevhid”i yani “birliği”, açılmış gül ise “birliğin çokluk halinde görünüşü” olan “kesret”i temsil eder. Gül bahçesi “gönül açıklığı, kirinden pasından temizlenerek, ilahi güzelliğin yansımasına hazır hale gelmiş kalbi”; gonca, “insanın kendisiyle ve Allah ile baş başa kalması”nı simgeler. Buna göre, açılmış gül, “can sırrını açığa vurmak” anlamına gelir. Sezai Karakoç’a göre gül, “Peygamber muştusu Peygamber sesi”dir.

“Annem bana gülü şöyle öğretti/ Gül, O’nun, o sonsuz iyilik güneşinin teriydi.” (Sezai Karakoç)

Anadolu insanı, Peygamber Efendimiz’i (as) çağrıştırdığı için gülü çok sevmiştir. Bu millet; Peygamber muhabbetiyle gülden isimler türeterek kızlarına “Gül”, “Güllü”, “Gülşen”, “Gülnur”, “Gülveren”, “Gülseda”, “Gülşah”, “Gülendam”, “Gülfidan”, “Gülefşan”, “Gülten”, “Gülay”, “Gülbeyaz”, “Gülçin”, “Gülben”, “Gülcan”, “Gülgün” gibi güllü isimler vermiştir.

Nihat Sami Banarlı, çocuklarını Gülveren, Gülseren, Gülizar, Gülendam gibi gül isimleriyle çağıran “Güldalı” isimli Bozkırlı bir anneye sorar: “Sizin memlekette çok fazla gül mü var ki, çocuklarınızı hep bu isimlerle çağırırsınız?” “Hayır” der kadın. “Toprağımızda bir tek gül bile yetişmez… Ama gül başka… O, Peygamber Efendimizin remzidir.”

Peygamber Efendimiz; kimi şairlerin mısralarında “dünyanın en güzel gülü”, kimi şairlere göre “en müstesna gül”, kimi şairin dizelerinde  “ey terleyince terinden/ ebedî güller derilen/ o gül muştusu sahibi”dir. Şairlerimize göre Hz. Peygamber, gülerken yüzünde güller açar; tebessümünden güller dökülür ve böylece o tebessüm tam bir ‘gül-i handân’ olur.

Hayatın içini gülle dolduran Müslüman Türk milleti için gül, hayatın kendisiydi sanki. Aşk ve gül medeniyetinin gül yürekli insanları; besmeleyle dikip gözyaşlarıyla suladıkları Muhammed kokulu güller yetiştirirdi. Gül, her koklandığında gül peygambere salâvat getirilirdi.

“Kuzuların doğması nasıl beklenirse o ülkede/ Güllerin açması da öyle beklenir gün doğmadan önce/ Bahar yağmurları böyle güllere gebe/ İner gökyüzünden bahçelere/ Nişanlarda gül şerbeti içilir/ Hastalara gül şurubundan ilâç/ Gül bir yeni yıl gibi/ Yetişir evlere muştu gibi/ Hızır fısıltısı say onu/ Baharın salâvatı güller/ Yeryüzüne gelerek sabahları/ Yataklara dökülerek/ Aşk ezanını okurlar gençlere.” (SK)                                                       

Rüyaları çalan televizyon olmadan önce gül yastıklarda uyuyan gül çocuklara gül yüzlü dedeler ve nineler, gül masalları ve ninnileri anlatırdı. Gül, kara sevdaların kurbanı olmadan önce gönül bahçesinde ak sevdaydı.

“Gül alırlar gül satarlar/ Gülden terazi tutarlar/ Gülü gül ile tartarlar/ Çarşı pazar güldür gül./ Toprağı güldür, taşı gül/ Kurusu güldür, yaşı gül/ Has bahçenin içinde/ Servi çınarı güldür gül.” (Ümmi Sinan)

“Lâle”, Selçuklular zamanından başlayarak asırlar boyunca Türk-İslam sanatında çok önemli yer tutmaktadır. Halı, kilim, ebru, çini, seramik, hat gibi el sanatlarında; cami, mescit, türbe, medrese, sebil ve okul gibi yapıların duvarlarında her renkten lâle figürleri, motifleri işlenmiştir.

Fetih ile İstanbul’a gelen lâle, çok sevilerek kısa sürede özellikle İstanbul’un sembolü kabul edilmiş hatta “Lale Dönemi”, Osmanlı’da bir dönemin de adı olmuştur. Gülden sonra en çok sevilen çiçek olan lâle, Türk kültür ve sanatı açısından niçin çok önemlidir?

Lâle,  Arap harfleri ile yazıldığında, Allah kelimesindeki bütün harfleri kapsamaktadır. Bu sebeple “lâle”, tasavvufta “tevhid”i yani “Allah’ın birliği”ni temsil ediyor.  Harflerinin karşılığı, sayılar hesabına dayanan “ebced”e göre “Allah” kelimesi ile “lâle” ve “hilâl” kelimelerinin aynı rakama (66) tekabül etmesi, Allah’ın yarattıklarında tecelli etmesi düşüncesi ediplerde derin bir heyecan uyandırmıştır. Lâle, Arap harfleri ile yazılır ve tersinden okunursa hilâl (ay) olur; hilâl (ay) ise, Osmanlı Devleti’nin amblemi, Allah’ın ve İslam’ın da sembolüdür.

Bayrak Şairi Ârif Nihat Asya: “Eskiler lâleyi mukaddes sayarlardı… Üstelik ebcedde hilâl, lâle, Allah aynı sayıyı verirdi. Biri güzelliğiyle yurdumu, biri ulviliğiyle dinimi, biri şerefiyle istikbâlimi anlatan…” diyor.

Lâle bahçeleri anlamına gelen “lâlezarlar”, saray ve konakların en itinalı ve en gözde yerleri olmuştur. Lâle için yazılan şiir ve nesirler, “Lâlename” denilen risalelerde toplanarak Türk edebiyatında da pek çok yönüyle işlenmiştir. Bir aşk edebiyatı olan Divan edebiyatında lâle, rengi ve şekli açısından sevgilinin yüzüne, yanağına, âşığın gözyaşlarına, dudağına benzetilirdi.

Tasavvuf düşüncesinde ise; lâlenin açtığı çiçek, 6 yapraklı olduğu için Allah’ın 6 zati sıfatıyla imanın 6 şartını (tevhidi) sembolize etmekteydi. Lâlenin renkli yapraklarının yukarıya doğru olması hâli, bir dervişin dua edişindeki edayı çağrıştırmaktaydı. Yabanî lâle, bir bakıma mütevazılığın, utangaçlığın da sembolüydü.

Aşk medeniyetinin “aşk estetiği”ni oluşturan en önemli sembollerden “gül” ve “lâle”ye hasretiz yıllardır. Rindlerin Akşamı’nda “Ya şevk içinde harab ol, ya aşk içinde gönül!/ Ya lâle açmalıdır göğsümüzde yahud gül.” diyen büyük şairimiz Yahya Kemal’in bu mısralarında geçen “lâle” ve “gül”ün anlamlarını düşünerek bu beyti bir kez daha okuyalım. Sonra da Münir Nurettin’in muhteşem bestesiyle bu şarkıyı ruhumuzla dinleyip güle ve lâleye olan derin hasretimizi giderelim bir nebze.

Çok Okunanlar