1. Anasayfa
  2. Edebiyat
  3. Deneme

Gülden İkmale Kalmak

Gülden İkmale Kalmak
0

Bu sana yazdığım kırk ikinci mektup Ferahnaz. Radyoda yine savaş haberleri. Bu mektup da zarfına sığmayacak, Kafka’nın Milena’ya yazdığı mektuplar gibi. Sözlerinde darp izine rastlandı. Ağır ve yorgun uykularda vurulmuştu belli ki düşlerin. Mavi gözlerinde taşıdığın hüznü; kahkahayla bırakamayınca masaya, ustaca ellerinin telaşında gizledin. Nasıl başlar bir sonun di’li geçmiş zaman öyküsü, miş’ten vazgeçmiş olmak için?

Sınırları çizilince gurbette kalan bir nehirdi kalbin. Nar ağacına bakarken gülümsemekti bütün isteğin. Acı, medeniyet kursa da göğsünün üstünde zanlı bulundu diyen bir sese sol yanını kurban verdin. Dizlerimin üzerinde yaşamaktansa, ayaklarımın üzerinde ölmeyi tercih ederimdiyen Ernesto seni tanısaydı devrimciliğinden utanırdı, buna eminim.

Sancılar sofyan bir şarkının nakaratı gibi vurdukça efkârından, sesinde kaç inkılap kayıtlara geçti. Harp düzeni gülüşlerin düşmeden ikindi gölgesine, gözlerini düşürdün ayakucuna ve yürüdün özgürlüğün üstüne. Kıvrıldıkça susuz bir ırmak gibi dudakların, usulsüz okunan bir mersiye oldu sesin. Özlemeyi ince bir sızı gibi yüzünün mevzun eşkâline işledin.

Sen hep korktun trenlerden; gitmelerden, gelmelerden. Taşını arayan bir kuştu kalbin. Günde beş vakit ölür çünkü şairler; maya tutmaz gözyaşı, iyi halden intihara meyleder. Bu bahçe nereye açılır güpegündüz, kaçtın ama bir ayna yüzüne vurdu susuzluğunu. Bu değilmiş meğer kırk yıldır aradığın nehir, kime bir tavaftan söz edebilirsin artık. Dönmedi kalbinin güvercinleri henüz. Diriler dağına tırmanmadan ölüler vadisinde uyandın her seferinde.

Bir istasyonda kaybettin babandan hatıra Nacar marka saatini. Zaman rötar yaptı; sen durdun, tren durdu raylar durmadı, kömür tozu yağıyordu gökyüzünden. Durdun ve yalnızlığını tıka basa valizlerine dolduranları selamladın, bir sümbül kokusu saklı kaldı ellerinde. Geçtin çeşme başlarını okşamadan, taze sürülmüş hüzünler topladın yaşamak bahçesinden.

Altı çizili kelimelerde aradın doğru cevabı, çoktan seçmeli sorular için. Ama beş seçenekle sınırlıydı bütün cevaplar. Sense adını aradın her denemede, hepsi ya da hiçbiri seçeneğinde. Ve gidip altıncı seçeneği işaretledin, bir yanlış bütün doğrularını götürse de.

Kırıldı eski kırıldığı yerden kırılan dalın. Ne zaman soyundun uçurumlardan menekşe rengi bir aşka bürünmek için? Hangi mevsim çözüldü örgüsü saçlarının? Kaç bahardan süzüldü kokun? Hangi rebabın nağmesinde tazelendi, o meşum heyelanda yağmalanan suretin?

Gecenin serap rengi sancısıdır mehtap, mavi bir rüyada saklı kaldı tenhalığın. Ayna kırıldı kalbinden önce, ay yarılmadı. Bitti kâkülünde rüzgârın mehil müddeti. Korunan bir levhada ıskalanan günaha, tapu kadastro sicillerinde ertelenen kıyamet kaydına rastlanmadı.

Yarasını sararken kalbin; öç alır gibi canhıraş hızla içine göç eden vurgunlarda, bir çığlığa sarıldı sevmelerin. Ölümden soyunarak girince toprağın dilsiz uysallığına, darası alındı bütün habersiz gitmelerin. İnce hazların anlamında uykularını vurunca zaman; geçebilseydin gençlik aynalarından, belki yolun geçmezdi acının göç ettiği okyanuslardan.

Arttı kaygıları kalbinin, sürerek gövdeni deniz renginde çoğalan gözlerine. Tüllendi hüznü taze yalnızlıkların incelen saatlerin yerine. Acı sinince karlı bir geceye; kim nereden bilebilirdi onulmaz ağrılara direnen ellerini, kapılıp esrarına denize açılan kapılar gibi gözlerini. Kalbin ıslanmadan geçtin yine coşkun bir ırmağın yatağını. Geçtin aynalardan, kapadın ışıkları. Gittin; gidişin, Dyatlov geçidi kadar gizemliydi.

Ben menekşelerin yapraklarını birkaç aylık çocuğun pembe yanaklarını okşar gibi okşayanlar gördümdiyordu bir şair. Ne de olsa bir değirmendi dünya ona göre. Nuh’a meydan okursa tufan ne gök suyunu tutar ne yer yutar. Ah! Ferahnaz; gemi hasarlı, dağ yaralı, suskun Kenan; yüzlerce nokta arasından yetiyor cümleleri bitirmeye yalnız senin bir noktan.

Topraktı yürüyen damarlarında, geçti larvalar tutunma telaşını. Uyandı yanardağı kalbinin. Aynı tahtadan taht ve tabut Ferahnaz. Bir insan en çok ağlarken güzeldir diyen müntehir şairi sorma bana. Toprağa düşer gibi düşüyor işte insan kendi yalnızlığına. Yara envanterinde adına rastlanmayan bir ağrıdır artık benim kalbim. Çünkü acı; kiraz çiçekleri gibi açarken dallarında, ben nergisten ve sümbülden bir taç takamadım saçlarına.

Şimdi bildim Ferahnaz, bir vefaymış aşk, vedası olmayan. Ben denize müptelayım, tatlı su yasak bana, ismimin hatırına. Özenip durdum Butimar kuşuna. Yediverenin yedi rengini yedi yerimde bitirene ant olsun ki kilidi kırıktır sana bütün kapılarımın. Yağmur biriktirdim avuçlarımda, hiç gelmeyecek baharlar için. Nice tipiye direndi sesim; kitaplar dilsiz, odalar tenha, candan geçtim ey can, gülden ikmale kaldım, kaldımsa…

Eğitim Yöneticisi/Öğretmen, Trabzon’da doğdu. İlkokul, Ortaokul ve Liseyi Trabzon’da okudu. Ankara Üniversitesi mezunu, aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Yüksek Lisans eğitimini tamamladı. Ay Vakti, Türk Edebiyatı, Yedi İklim, Sebîlürreşad, Yitiksöz, İnsaniyet, Gergef, Kümbet, Pınarbaşı, Maarifhane, Deveran, Mora Dergisi ve Kara Yılkı gibi çeşitli dergilerde şiirleri ve denemeleri yayımlandı. Eserleri: Kıyıya Vuran / Şiir  (2024) İyi İhtimaller / Deneme (2025)

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir