Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Hastane Koridorlarında Bir Umut

Doktor Gülçin, son zamanlarda çok karışık duygular içerisindeydi. Özlem, pişmanlık, öfke, korku ve belki nefret… “Kimi özlüyordu, kimeydi bu öfke, kimden nefret ediyordu?” Bu sorulardan hiçbirinin cevabını bilmiyordu. Bütün duyguları, hisleri birbirine girmiş ne düşüneceğini ne hissedeceğini bilemez olmuştu.

EKLENDİ

:

Ameliyattan henüz çıkmış, ellerini yıkıyordu. Buna el yıkamak denebilirse tabii. Sanki ellerini yıkamıyor da derisini yüzmeye çalışıyor gibi ovuşturuyordu sabunlu suyla. Bir yandan da “Böyle bir hatayı nasıl yaparım?” diye söyleniyordu kendi kendine. Yaklaşık iki dakikadır sessizce onu izleyen Alper bu duruma bir son vermesi gerektiğini düşünmüş olacak ki usulca yaklaşıp “Hey! Gülçin, yeteri kadar yıkadın bence ellerini. Baksana derisi soyulmuş resmen.” dedi.

“Ne? Bir şey mi dedin Alper? Hem sen ne ara geldin buraya?”

“Ellerini diyorum, yeteri kadar yıkadın bence. Baksana kan toplamışlar.”

“Ha, şey, evet, farkında değilim hiç. Haklısın.”

“Bir sorun mu var Gülçin?”

“Hayır, bir sorun yok.”

“Ameliyatta mı bir şey oldu?”

“Hayır dedim ya Alper. Bir sorun yok, teşekkür ederim.” deyip hızlıca oradan ayrıldı Doktor Gülçin. Alper, bu duruma bir anlam veremedi. Onu daha önce bu hâlde gördüğünü hatırlamıyordu. Zaman zaman içine kapandığı, insanlardan kaçtığı olurdu ama ailesinden kilometrelerce uzakta, gurbette yaşamasına bağlıyordu Gülçin’in bu hâllerini. “Belki yine o buhranlı zamanlarından birini yaşıyordur.” deyip o da dışarı çıktı.

Gülçin, öğle yemeğine kadar ortalarda görünmedi. Öğle yemeğinden hemen önce ise başhekimin odasında bugünkü ameliyat ile ilgili izahat veriyordu. Aslında onu kimse çağırmamıştı, bunu yapmayı kendisi istemişti. Durumu kısaca özetledi. Ameliyat esnasında bir hata yaptığını, hastanın omuriliğine zarar vermiş olabileceğini ve dolayısıyla hastanın felç kalabileceğini söylediğinde başhekim donup kaldı. Gülçin’in ağzından çıkan her kelime bir çivi gibi beynine saplanıyordu sanki. Gülçin konuştukça başhekim sinirleniyor, ne diyeceğini bilemiyordu.

“Dur bir dakika dur! Hastayı felç bıraktığını mı söylüyorsun sen şimdi bana?”

“Bilmiyorum hocam, hasta şu anda uyuyor. Bunu gerçekten bilmiyorum ama ameliyat esnasında bir hata yapmış olabilirim. Dokunmamam gereken bir sinire dokundum galiba.”

“Hata yapmış olabilirim ne demek Gülçin? Yaptın mı yapmadın mı?”

“Gerçekten emin değilim hocam.”

“Tamam tamam. Dua edelim de hasta sağ salim uyansın. Sen şimdi evine git, biraz dinlenip kendine gel. Bu olaydan da kimseye bahsetme.”

“Tamam hocam, teşekkür ederim.” deyip başhekimin yanından ayrıldı Gülçin. Eve gidip ılık bir duş alabilmek için hastaneden de ayrıldı ama sadece bedenen. Ruhu hâlâ o soğuk ameliyathane odasındaydı. Zihni ise hâlâ ameliyata devam ediyordu. Hasta bakıcılar, hastayı donuk gri renkteki üzeri yeşil örtüyle kaplanmış ameliyat masasına yatırıyor; hastaya anestezi verilip hasta uyutuluyordu. Ardından ilk kesi darbesiyle ameliyat başlıyor ancak Gülçin yine aynı yerde aynı hatayı yapıyor ve dokunmaması gereken bir sinire dokunuyordu. Gülçin, her seferinde ameliyata yeniden başlıyor ama her seferinde aynı hatayı yapıyordu. Bu sahneyi eve gidinceye kadar tekrarladı durdu kafasında, belki on beş-yirmi kez… Zihninin ona bir oyun oynadığının farkındaydı ama ya bu bir oyun değilse? Ya gerçekten hasta onun yüzünden felç kaldıysa? Zihninden taşan düşünceler bir çığlığa dönüşmek üzereyken kalın, bet bir erkek sesi buna izin vermedi.

“Doktor Hanım, bu posta size geldi. Sabah getirdiler, siz olmayınca ben aldım.”

Bu sesin sahibi apartman görevlisi Mustafa idi. Normal zamanda olsa duymaya tahammül edemediği bu kalın, bet erkek sesi bu sefer rahatlatmıştı onu. Mustafa seslenmese apartmanın önüne geldiğinin farkında bile değildi Gülçin. Hemen ılık bir duş almalıydı, Mustafa’nın elinden zarfı kaptığı gibi apartmanın giriş kapısına yöneldi. Kapı otomatiğinin tuşları “Acil durumlarda camı kırınız.” yazılı bir uyarı gibi geldi o an. Hızlıca şifreyi tuşladıktan bir dakika sonra dairesinin önündeydi. Üç kere zile bastı ancak kapıyı açan olmadı. Kim açacaktı ki? Eşiyle ayrılalı bir aydan fazla olmuştu ama o hâlâ buna alışamamıştı, belki de alışmak istemiyordu. O yüzden her gün ısrarla zile basıyordu. Eşiyle “şiddetli sevgisizlik” yüzünden ayrılmışlardı. “Geçinmelerinde” bir sorun yoktu ama aralarındaki “sevgisizlik oldukça şiddetliydi.”

Üzerindeki kıyafetlerden kurtulup hemen banyoya koştu. Ne kadar duşta kaldığını hatırlamıyordu, kendine geldiğinde salondaki kanepenin üzerindeydi. Saçları hâlâ ıslaktı. “Annem saçlarımı ıslak bıraktığımı görse ne kızardı şimdi!” dedi hafif bir tebessümle kendi kendine. Tam ailesini ne kadar özlediğini düşünmeye başlamıştı ki aklına apartman görevlisinin eline tutuşturduğu zarf geldi. Televizyon ünitesinin önüne koymuş olduğu zarfı üzerindeki yazılara bile bakmadan heyecanla açmaya koyuldu. Memleketten gelmiş olabileceğini düşündü ancak zarfı açar açmaz büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Eşiyle boşandıktan sonra yeni kimlik için başvurmuştu, gelen yeni kimliğiydi. Kimliği eline aldı, evirdi çevirdi, sağına soluna iyice baktı, artık kızlık soyadını kullanacaktı. Sonra yüksek sesle yeni soyadını okudu. YILMAZ, Gülçin YILMAZ, Doktor Gülçin YILMAZ…

Doktor Gülçin, son zamanlarda çok karışık duygular içerisindeydi. Özlem, pişmanlık, öfke, korku ve belki nefret… “Kimi özlüyordu, kimeydi bu öfke, kimden nefret ediyordu?” Bu sorulardan hiçbirinin cevabını bilmiyordu. Bütün duyguları, hisleri birbirine girmiş ne düşüneceğini ne hissedeceğini bilemez olmuştu. Çevresindekiler genelde onun, duygusuzun teki olduğunu söylerlerdi ama o duygularını kendi içinde yaşamayı tercih eden bir melankolikti sadece. Biraz da mesleğinin etkisiyle zamanla duygularından tamamen arınmış gibiydi. Hayatta en çok annesini seviyordu ama ona bir kez bile “Seni seviyorum anne.” demişliği yoktu. Kocası ile de bu soğuk tavırları sebebiyle ayrılmışlardı zaten. Kocası da çok sıcakkanlı, sevecen bir adam olmamasına rağmen Gülçin’in donukluğu karşısında o bile oldukça cana yakın kalıyordu. Şu an en yoğun olarak yaşadığı duygu ise hasretti. Annesine, kardeşlerine, eski kocasına, anılarına, çocukluk yıllarına hasret…

Yeni kimliğini ve az önce büyük bir heyecanla yırtıp açtığı zarfı televizyon ünitesinin üzerine usulca bırakıp kanepeye geri döndü. Bu sabah yaşadıklarını düşünmemek için biraz kitap okumayı denedi ama başarılı olamadı, aklı hâlâ o soğuk ameliyathane odasındaydı. Televizyonu açıp dizi izlemek, zihnini biraz olsun oyalamak istedi ama nafile… Kalkıp biraz yürüyüş yapmanın iyi gelebileceğini düşündü, yatak odasına gidip üzerini değiştirdi, kulaklığını da yanına alarak dışarı çıktı.

Uzunca bir yürüyüşün ardından eve döndü. Tam yatmaya hazırlanıyordu ki telefonu çaldı. İrkilmiş bir hâlde telefonun ekranına baktı, hastaneden arıyorlardı. Korkarak telefonu açtı, karşıdaki ses Doktor Alper’e aitti.

“Alo! Ne oldu Alper? Bu saatte aradığına göre önemli olmalı. Hastaya bir şey mi oldu yoksa?”

“Hayır, hayır. Sakin ol lütfen.”

“Ne olduğunu söylesene o zaman insanı çatlatmadan!”

“Hasta uyandı, yoğun bakımdan çıkarıp odaya aldık. Şimdi de gerekli tetkikleri yapıyoruz. Belki bilmek istersin diye aradım. Saat biraz geç oldu farkındayım. Başhekim sabah olanları anlattı, hastanın durumundan haberdarım, o yüzden dayanamayıp aradım bu saatte, kusura bakma.”

“Saçmalama lütfen! İyi ettin aramakla. Geliyorum ben de şimdi.”

“Biz her şeyi hallediyoruz, gelmene gerek yok.” dedi Alper ama telefon çoktan kapanmıştı. Gülçin, hazırlanıp çıkmıştı bile.

Gülçin’in evi ile hastane arası taksiyle yaklaşık bir saat sürüyordu ama o akşamki taksi yolculuğu Gülçin’in hayatındaki en uzun yolculuk gibi geldi ona. Sanki bir saat değil de bir asır sürdü. Evden hastaneye kadar olan bir yolculuk değil de kıtalar arası hatta evrenler arası bir yolculuk gibiydi. Yol boyunca kendini yedi durdu. Gündüz ameliyathanede başlayan düşünceler, korkular, kuruntular artarak devam ediyordu. Beynine bir parazit yerleşmiş ve kuluçka süresini tamamlamak üzereydi adeta. Sonra nedense “Belki de korktuğum gibi olmamıştır. Hem Alper’in sesi de o kadar kötü gelmiyordu.” diye düşündü kendi kendine. Bir an üzerine bir rahatlık çöktü ama bu rahatlık sadece hastanenin giriş kapısına kadar sürecekti.

Hastaneye gelip taksiden inmek için ilk adımını attığı anda yeniden ”hastalıklı” düşünceleriyle baş başaydı. Taksinin egzozundan çıkan gri duman havaya yayılırken Gülçin, kafasını kaldırıp hastaneye bir kez daha baktı. İçeri girip girmeme konusunda tereddütleri vardı. Bir iki dakika kadar giriş kapısının önünde öylece bekledikten sonra kapıdan ilk adımını attı. Attığı ilk adım onu cesaretlendirdi, ayaklarına bir kuvvet geldi ve bu kuvvet beraberinde umudu da getirdi. Yüreğinde bir genişlik, ferahlık hissetti. Lobideki danışmanlardan hastanın oda numarasını öğrendikten sonra asansöre yöneldi. Hızlı ve umutlu adımlarla üç yüz yedi numaralı odaya doğru yol aldı.

Odanın kapısını iki kez hafifçe tıklattıktan sonra içeri girdi ama oda bomboştu, yatağın çarşafları yeni değiştirilmişti, içerisi yeni temizlik yapılmış gibi kokuyordu; yatağın ayak ucunda birkaç damla kan lekesi kalmıştı yine de. Bir yanlışlık olup olmadığını öğrenmek için hemen dışarı çıktı, önüne çıkan ilk hemşireye sabahki ameliyattan çıkan hastanın odasının burası olup olmadığını sordu. Bir yanlışlık olduğuna emindi ama hemşirenin cevabı bütün umutlarına son verdi: “Hayır, bir yanlışlık yok. Odası burası -idi-”

 

Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Çok Okunanlar