Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Hatice Anamın Duası: “Göğsüyün Kılı Ağıra Oğul”

Haccanam’a ulaşıp onunla az da olsa bir müddet yaşamış olmaktan dolayı kendimi bahtiyar hissediyorum. Onunla olan hatıralarımın hepsini yazıya aktarmak çok zor ama dinleyenim olsaydı günlerce anlatabilirdim. Dünya mektebimin başöğretmeniymiş meğer, bunu şimdi daha iyi anlıyorum.

EKLENDİ

:

Geçenlerde çisil çisil yağan yağmurun ilhamıyla kendimi gençlik, çocukluk yıllarımda buluverdim. Bir köy evini, hayır evliğini görür gibi oldum. Evliğin bir kenarında alazıyla dikkat çeken bir ocak… Bir ışıyan, bir kaybolan ocağın alazında neler aklıma gelmedi ki…

Eski köy evlerinin vazgeçilmezi, üstü açık bacalı ocaklar ne de çok işe yarıyormuş meğer. Kışın soğuk ve uzun gecelerinde ocakta yanan kaba kütükler sayesinde sabaha kadar içeri ılık kalır, teheccüt namazı için kalkan biri olursa üşümezdi. Yazın serin gecelerinde dahi bazen ihtiyacı karşılayan bu ocağın herhangi bir yan etkisi yoktu, çoklarına göre de nostaljik bile sayılırdı. Üstü açık olduğu için karbonmonoksitten de zehirlenme riski oluşturmazdı. Asıl amacı yemek pişirme ihtiyacını karşılamak olan bu ocak aynı zamanda aydınlatma aracı da sayılırdı. Gün aydınlığının kaybolduğu akşam saatlerinde masalsı bir ortamın oluşmasını sağlardı. Aslında aydınlatma için idaremiz (fitilli tenekeden gazyağı haznesi olan aydınlatma aracı) vardı ama o ancak misafir gelince yakılırdı. O günlerde gaz lambası köy yerleri için modern bir ürün sayılırdı, ne zaman şehre gidilse gaz lambalarına imrenilerek bakılırdı.

Ocağın faturası yoktu, tek malzemesi vardı: odun… Öyle soba odunu gibi de küçük küçük kesmeye de gerek yoktu. Tabii bir de onu tutuşturacak bir ateş de olmalıydı. Tutuşturmalık ateşi de komşular birbirlerinden alırdı.

Evlik dediğimiz bu kocaman odalar aslında ara duvarları olmayan minik bir ev gibi, ocakla beraber bir köşe mutfak,  bir köşede çok amaçlı sedir, hem misafirler için oturma mekânı hem de ev sahipleri için yatak odasıydı. İkinci bir odaya ihtiyacınız olmazdı. Hele de babaannem gibi dul bir kadınsanız “ihtiyaç” sözü gündeminizde hiç olmazdı.  Biz ona “Hacca ana” derdik, “Hatice Ana” dan evirilmiş.

Haccanam’a refakat ettiğim yaz aylarının uzun gecelerinde gözümüzden uyku akardı da yatsı ezanı bir türlü okunmazdı. Namazı kılmadan uyumayalım diye bazen hatıralara dalar geçmişi anar, bazen de hayallerimizde seyahat ederdik.

Haccanam, babama içerler, kimi zamanlarda kendi kendine söylenirdi: “Mehmet bana söz verdiydi. ‘Ana seni hacca götürürüm!’ diye ama beni götürmedi” Bu konudan söz ettiği her vakit üzüntüsü yüzünde, ses tonunda alenen belirirdi.

Onun başka birinin aleyhine konuştuğunu hiç duymadım. Sık sık Kabe’yi rüyasında görür, gerçekten görmüş gibi de ballandıra ballandıra anlatırdı. “Cam gibi gördüm Kâbe’yi” derdi.

Soframızda çok nadir iki çeşit yemek bulunurdu. Benim çok sevdiğimi bildiği için bir gün setik (simit) çorbası pişirir, bir gün tırnakyakan (salçalı bulgur) pilavı pişirirdi. Haccaanam, ocağın başında sabırla yemeklerin pişmesini beklerdi. Yemeklerin yanında ya ayran ya da soğan olurdu. İkisi bir arada olursa bu durum lüks sayılırdı. Nedendir bilinmez, o yemeklerin tadı hâlâ damağımdadır. Belki Haccanam, yemeğe gönlünü kattığı için lezzetli olurdu bu yemekler.

Haccanam’a ulaşıp onunla az da olsa bir müddet yaşamış olmaktan dolayı kendimi bahtiyar hissediyorum. Onunla olan hatıralarımın hepsini yazıya aktarmak çok zor ama dinleyenim olsaydı günlerce anlatabilirdim. Dünya mektebimin başöğretmeniymiş meğer, bunu şimdi daha iyi anlıyorum.

Bana duasında hep şöyle derdi: “Göğsüyün kılı ağıra.” O günlerde ne demek istediğini hiç mi hiç anlamazdım. Onun iyi niyetinden hiç kuşku duymadığım için “Herhalde iyi bir temennide bulunuyordur” deyip hiç anlamasam bile küçük bir tebessümle ona mukabelede bulunurdum. O da benim sırtımı sıvazlardı şefkatle, merhametle. Meğer yaşlanmam, uzun ömürlü olmam için dua edermiş, duasının anlamını saçım sakalım ağarınca anladım.

Mesajlarının çoğunu dualarla verirdi:

“Cennetlikle evlenesice, cennete gidesice.”

“Yolun açık olsun, Hızır (as) yoldaşın olsun.”

“Kem gözden Allah korusun.”

“Kabelere gidesin, büyük adam olasın.” vb.

Bir şey hayretine gittiğinde “Ee edem eee!” diyerek elini bulunduğu hâlden tersine çevirirdi. O çocukluk günlerimde bunu da niçin yaptığını anlamazdım. Bir şeye sevindiğinde gözlerini yumardı. Kendisi bilir miydi bilmem ama Peygamberimizin şemailini okurken gördüm, Peygamber Efendimiz de bir şey hayretine gittiğinde elini ters çevirir, sevindiğinde gözlerini yumarmış.

Kızarsa; “Aheyy edem aheyy!” derdi. Gerçi kolayına kızmazdı. Çok kızdığı zaman ise susardı. Daha da kızarsa küserdi.

Vermek, onun hayatının bir parçasıydı. Ona “ verme” demek “öl” demekle eşdeğerdi sanki. Sadece isteyenler ve ona gelenler değil, yoldan gidenler de onun ilgi alanında olurdu. “Breee! Elma al da git, çocuklara da götür!” Veya mevsimine göre, “Lahana al da git, salatalık topla, domates topla!”, “Hele bir soluklan, bir ayran iç.” derdi. Yoğurdun kaymağını bir dedem yerdi bir de misafirler. Dedem vefat edince onun istihkakı benim olmuştu.

Tanımadığı insan yoktu. Hoş, güvenmediği de… Yıllarca bir bağ evinde yalnız yaşadı, gündüzleri köpeklerimiz geceleri de çocuk hâlimle çoğu kez ben refakat ederdim. Tabii ben mi onu beklerdim, o mu beni beklerdi; orası tartışılır. Hatırlıyorum da bir defasında koyunlara hırsız gelmiş de bağırmış, çağırmış köpeklerle bir olmuş, hırsızı kaçırmış ama beni uyandırmaya kıyamamış.

Son yıllarda yayla evi kapatıldı, çoğunlukla torun baktı, torunlar büyüyünce belli aralıklarla çocuklarının yanında kaldı. Gelinler yüksünmesinler, gocunmasınlar diye olsa gerek onlara yardım eder, yorgan iler, sökük diker, yama yapardı. Asla oflamaz, püflemezdi. Boş kalırsa tespihiyle muhabbetini devam ettirirdi. Hangi zikirleri yapardı bilmem ama ağzı hep kıpırdar dururdu. Çöpe bir şeyin gitmesini istemezdi. “Sıfır atık” projesini o, çoktan başlatmıştı.

Tahminim o ki, İki şey onun hayatının sonu oldu, sanki iradi olarak Rabbine kavuşmayı diledi. Birincisi, gelinlerinin kendi aralarında “Haccana’ya kim bakacak? Biz çok baktık, biraz da diğer çocukları baksın!” gibi laflar ettiklerini duymuş, çok üzülmüştü. Bu duyduklarının üzüntüsünden midir bilmem hastalandı, doktora götürdüler. Doktordan dönüşünde onu dinledim: “Aman edem bir daha doktora moktara gitmem, her tarafıma baktı” diyerek, pişmanlığını anlattı. Meğer bu, onun doktora ilk gidişiymiş, aynı zamanda da son gidişi oldu tabii. Bu, doktor hadisesi de Rabbine kavuşmada acele etmesinin ikinci sebebi oldu.

Bir hafta kadar hasta yattı. Akşam ziyaret ettik, sohbet ettik, hiç ölüm emaresi yoktu ama sanki kendi hissetmişti. “Oğlum gitme bu gece, bana oku” dedi. Onun umduğu kadar olmuş muydu bilmem, biraz okudum, dua ettim.  O da bana yine “Göğsüyün kılı ağıra, büyük hocalar olasın oğlum.” diye dua etti. Ben de ona “Haccana ölürüm diye korkma daha çok yaşarsın inşallah, öleceğin zaman yine okurum, şimdi gideyim.” dedim, çok geçmeden ayrıldım.

O ayrılığın ertesi sabahı tekrar yanına, hayır yanına değil, cenazesine gelmiştik.

Ne demişti Haccaanam, ocağın alazı kaybolduğu gecelerde: “İnna lillah ve inna ileyhi raciun”

Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Çok Okunanlar