Bizimle İletişime Geçin

Düşünce

Hayır ve Şer Karşısında İnsan

İnsan, hem hayra hem de şerre kabiliyetli yaratıldığından hayatı inişli çıkışlı bir seyir gösterir ve bu iki uç arasında yükselip alçalır. Bazen manevî özellik baskın gelir fakat insan, bu iyi olma sıfatında sürekli duramaz, çünkü böyle olsaydı insanlıktan çıkıp meleklik sıfatına bürünmüş olurdu. Daima kötülükte de duramaz, o zaman da şeytanlaşmış olurdu. Fakat insan bu iki taraftan birinde kalmaya kendini aşırı zorlarsa artık tarafını da netleştirmiş olur. Örneğin Kur’an’daki kalplerin taşlar gibi kaskatı kesilmesi ile ilgili ayetler, bu iki uç noktadan aşağı olanda kendilerini hapseden bedbaht insanları anlatmaktadır.

EKLENDİ

:

İnsan; akıl, özgür irade, içgüdü, vicdan gibi çeşitli güç ve yeteneklerle donatılmış, diğer varlıkların kendisinin hizmetine verilmesi suretiyle de bu dünyada şerefli kılınmış, varlık âleminde çok özel bir konuma yerleştirilmiştir (el-İsrâ 17/70). Onun bu konumu, imtihan edilen bir varlık olmasıyla yakından alakalıdır. Çünkü Allah, kâinatı insan için, insanı da kendine ibadet etmesi için yaratmıştır (el-Bakara 2/29; ez-Zâriyât 51/56).

İnsan varlığının en bariz özelliği, iç içe bir tabiata sahip olmasıdır. Bu yapısıyla insan, kâinattaki varlıklardan tümüyle ayrılır. Diğer varlıklar muayyen bir hedefi olan tek bir tabiata sahiptir. Hayvanlar, her türlü hareketlerini içgüdüleriyle yaparlar. Hareketlerinin sırrına vakıf olmadıkları gibi içgüdülerine karşı koyma güçleri de yoktur. Melekler ise yaratılış itibariyle mutlak itaate mecbur, seçme yetkisi olmayan tek tabiatlı varlıklardır (et-Tahrîm 66/6).

İnsan, imtihanın hikmeti gereği bir yandan kendisini yüksek ve ruhanî bir seviyeye ulaştırabilecek ulvî duygulara sahip olarak en güzel surette yaratılmışken diğer yandan var olan süflî duyguları nedeniyle mânevî olarak en aşağı seviyelere düşebilme tehlikesiyle de karşı karşıya bulunmaktadır (et-Tîn 95/4-5). Dolayısıyla bu iki zıt tabiat arasında yaşanan mücadele, aynı zamanda insanın tekâmül edip yücelmesi için gerekli olan imtihanın da bir gereğidir.

İnsan tabiatı, beden ve nefis olarak iki cevherden meydana gelir. Bunlardan ruh, kökeni itibariyle semâvîdir. Bu nedenle hikmet ile mütekâmil hale geldiğinde ulvî âlemin özlemini çeker. Beden ise kökeni itibariyle ardîdir yani yeryüzüne aittir. Bundan dolayı da beden şehvet ile dengelerini yitirdiğinde süflî âlemi arzu eder (el-Âmirî, 96).

Melekî ve hayvanî duygularla donatılmış çift yönlü bir varlık olan insandaki bu iki kuvvet arasında sürekli bir mücadele vardır. Melekî yönü onu yücelere yükseltirken, hayvanî yönü süflî âleme doğru çeker. Hangi yön, kişide belirgin bir hal alırsa diğerini zayıflatır (Dihlevî, 1/54-55). İnsan hangi yönüne doğru yoğunlaşırsa Allah Teâlâ, o yolu kendisine kolaylaştırır. Nitekim bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Kim verir ve sakınırsa, en güzeli de tasdik ederse, biz de onu en kolaya hazırlar, onda başarılı kılarız. Kim cimrilik edip vermez, kendini zengin sayıp hakka boyun eğmez, en güzeli de yalanlarsa, biz de ona en zoru kolaylaştırırız.” (el-Leyl 92/5-10).

İslâm’a göre insan, ne bir melektir ne de bir şeytan. Dinimiz, insanın şeytanî özellikler taşıyan bedenî yönünü kabul ettiği gibi melekliği karakterize eden ruhanî yönünü de abartmaz. Onu bu ikisi arasında ortalarda bir noktaya yerleştirir. İslâm, insan tabiatını bu iki karşıt kutup arasında uzanan boyutla tanımlamıştır. Boyutun toprak tarafı; hareketsizlik, atıllık, pasiflik halinin; üflenen ruh tarafı ise mükemmelliğe erişme, kâmil olma ve yükselme yönünde kesintisiz hareketin sembolik bir ifadesidir. Dolayısıyla hayatı boyunca anılan bu iki zıt kutup arasında sürekli mücadele ederek ruhî, ahlâkî ve sosyal şahsiyetini kazanmaya çalışan insanın tabiatında hayır ve şer, fazilet ve rezalet, Allah’a itaat ve isyan arasında bir çatışma bulunması gayet doğaldır (Topçu, 151).

İnsan sadece makul, bilge, ölçülü, ihtiyatlı, düşünen ve akıl sahibi bir varlık değil aynı zamanda eylemde bulunan, özgür eylemlerinin sorumluluğunu üstlenen, heyecanlanan, seven, nefret eden, öfkelenen, çılgınlıklar yapan, içgüdülerine uyan, istekleri olan bir varlıktır. İnsan, maddî ve manevî özelliklerin kendisinde bir araya geldiği bir varlık olarak kendisini sürekli bir çatışmanın ortasında bulur. Ruh-beden, akıl-içgüdü biçiminde ikiliklere sahip olan insan için Blaise Pascal; “melek olmaya can atan şu insana bakın, hayvanlık etmekten de geri kalmıyor” diyerek bu çatışmalı durumunu dile getirir (Gündoğan, 1).

İnsanın, imanı tanımaya yönelik marifetullah üzere yaratılması fıtratının sadece bir yönüdür. Bir diğer yönü ise “Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvâsını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır” (eş-Şems 91/7-10) âyetleri ile ifade edilen insanın iyiye, güzele, faydalıya meyilli olduğu kadar kötüye, çirkine, faydasız ve boş işlere de meyilli olmasıdır.

İnsan, marifetullaha eğilimli olduğu kadar inkâra da eğilimlidir. Her iki özellik de onun mayasında vardır. Bunun içindir ki insanda korku ve ümit, sevgi ve nefret, korkaklık ve saldırganlık, hüzün ve neşe, mutluluk ve mutsuzluk gibi birbirine zıt duygular vardır. Bu da bize insan psikolojisinin değişebilen bir yapıda yaratıldığını ve insanın sürekli aynı duygu düzeyinde kalamayacağını göstermektedir. İnsan bazen hata edecek, bazen de iyi davranışlarda bulunacak; bazen fücura bazen de takvâya yönelecektir. Eğer insanda bu değişkenlik özelliği olmasaydı onu terbiye etmek imkânsız olacak ve dolayısıyla insanın hatalarından geri dönmesi, yanılgılarını bertaraf etmesi de mümkün olmayacaktı (Bayraklı, 145).

İslâm, insanın sürekli kötü veya sürekli iyi kalabileceği düşüncesini reddeder. Çünkü insan yanılmaya, sürçmeye, gaflete düşmeye ve günah işlemeye uygun yaratılmıştır. Dolayısıyla tüm bu olumsuzlukların, bir yönüyle insan olmanın bir gereği olduğu söylenebilir.

Günahsız olmak insanî değildir, bilakis günah işlemek ve sonrasında tövbe etmek daha insanîdir (İzzetbegoviç, 141).

Hz. Peygamber’in “Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah sizi helâk eder ve yerinize günah işleyecek (fakat tövbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği kimseler yaratırdı.” (Müslim, “Tevbe”, 9; Tirmizî, “Da‘avât”, 105) ve “Bütün Âdemoğlu çok hata işler; hata edenlerin en hayırlısı ise tövbe edenlerdir.” (Tirmizî, “Kıyâme”, 50; İbn Mâce, “Zühd”, 30) hadisleri de bu hususa işaret etmektedir.

İslâm âlimlerinin çoğunluğunun görüşüne göre insan nefsi, yaratılışında ne sırf hayır ne de sırf şer üzeredir, bilakis her iki yöne de eşit düzeyde yatkındır. En iyi insanın içinde bir şeytan, en kötü insanın içinde bir melek vardır (Sülün, 51). Yani hem en üstün mertebeye çıkabilir hem de en alt seviyeye düşebilir. Eğer kendisini iyi ahlâka yöneltecek bir yol göstericiye -peygamberlere- tâbi olur, Allah’ın razı olduğu güzel işler -sâlih ameller- yaparsa her iki dünyada da mutluluğa ve kurtuluşa erer. Fakat kötü kişiler ile arkadaş olur, çirkin ameller işlerse onu bekleyen sadece hüsrandır.

İslâm, insanın sahip olduğu tüm duyguları, içinde bulunduğu çevreyi ve yaratılışındaki zayıf noktaları göz önünde bulundurur. İyi amelleri gösterir ve iyiliğe teşvik eder fakat asla zorlamaz. Kötülüğü de aynı şekilde bildirir ve kötülükten sakındırmak için gerekli uyarıları yapar, fakat terki için baskı yapmaz. Yalnız, iyiliği mükâfatından bahisle teşvik ederken, kötülüğü cezasından söz ederek engellemeye çalışır. Bu noktadan sonra karar tamamen insanın kendisine aittir ve istediğini tercih edebilir (Dalkıran, 109).

İnsanın hayra da şerre de yönelme konusunda serbest bırakıldığı, bu iki yolun herhangi birine girme konusunda zorlamanın olmadığı Kur’ân’da şöyle anlatılmaktadır: “Gerçekten biz, insana yol gösterdik; o ya şükredici ya da nankör inkârcı olur.” (el-İnsân 76/3). “Biz ona iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi; iki apaçık yolu (hayır ve şer yollarını) göstermedik mi?” (el-Beled 90/8-10).

İmam Mâtürîdî, Fussilet sûresinin 40. âyetinde Allah Teâlâ’nın “Dilediğinizi yapın. Şüphesiz O, yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir.” buyurmasını, insanın karar ve davranışlarında muhayyer bırakıldığı şeklinde yorumlamıştır. Buna göre Allah, insana her iki yolu, o yolların sonunda insanın karşılaşacağı durumları açıklamış ve sonrasında herkesi kendi iradesiyle baş başa bırakmıştır. Bu sebeple öncelikle insan, kendisine neyin yarar neyin zarar vereceğini öğrenmesi, daha sonra da onu elde etmek veya ondan kaçınmak için içinde bir isteğin uyanması gerekir. Yani sadece bilmek kişiye bir fayda vermez, iradesini de o bilgi istikametinde yönlendirmesi gerekir.

İnsan, hem hayra hem de şerre kabiliyetli yaratıldığından hayatı inişli çıkışlı bir seyir gösterir ve bu iki uç arasında yükselip alçalır. Bazen manevî özellik baskın gelir fakat insan, bu iyi olma sıfatında sürekli duramaz, çünkü böyle olsaydı insanlıktan çıkıp meleklik sıfatına bürünmüş olurdu. Daima kötülükte de duramaz, o zaman da şeytanlaşmış olurdu. Fakat insan bu iki taraftan birinde kalmaya kendini aşırı zorlarsa artık tarafını da netleştirmiş olur. Örneğin Kur’an’daki kalplerin taşlar gibi kaskatı kesilmesi ile ilgili ayetler, bu iki uç noktadan aşağı olanda kendilerini hapseden bedbaht insanları anlatmaktadır. (el-Bakara 2/74; el-En‘âm 6/43; el-Hadîd 57/16).

Tamamen saf ve temiz yaratılan insanlardan bir kısmının iyiliğe, bir kısmının da kötülüğe daha çok meyyal olması, onlarda var olan iyilik veya kötülük istidatlarından birisinin daha kuvvetli olmasından değil; istidadının bir yönünü tercih edip onu zamanla, tekrar ede ede kuvvetlendirmesinden ve onu bir tabiat, bir meleke haline getirmesindendir. Bu, tıpkı bir kişinin bir mesleği uzun yıllar yaparak el becerisi kazanmasına benzer. Bazı ahlâkçılar, insanları hayra yatkın olanlar, şerre yatkın olanlar ve ikisine de yatkın olanlar şeklinde sınıflandırmışlarsa da âlimlerin çoğunluğu insanların her ikisine de yatkın olduğu görüşündedir (Cebeci, 143).

Bu görüşün kuvvetli delillerinden biri şu ayettir: “Andolsun her bir nefse ve onu düzenleyene (tesviye edene, sonra da ona hem kötülüğü (hem) ondan sakınmayı (iyiliği) ilham edene.” (eş-Şems 91/7-8). Bu açıdan İslâm, Hıristiyanlıktaki gibi doğuştan getirilen aslî günahı yani ‘insan doğuştan günahkârdır’ fikrini asla kabul etmez. Kur’ân’a göre Hz. Âdem’in hatası şahsîdir, şeytanın aldatmasına kanmasındandır ve o, bu hatasından dolayı tövbe etmiş, Allah da onu affetmiştir (el-Bakara 2/37).

Sonuç olarak hayır ve şer karşısında eşit mesafede bulunan insandan beklenen davranış, yanılgıya düştüğünde atası Hz. Âdem gibi hemen tövbe ederek Rabbine yönelmesidir.

Kaynakça

Âmirî, Ebü’l-Hasan, Kitâbu’l-emed ale’l-ebed -Sonsuzluk Peşinde-, çev. Yakup Kara, YEK Yayınları, İstanbul 2013.

Bayraklı, Bayraktar, Kur’an’da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları, İFAV Yayınları, İstanbul 1999.

Cebeci, Lütfullah, Kur’an’da Şer Kavramı, Akçağ Yayınları, Ankara 1985.

Dalkıran, Sayın, Aklın Büyük Yanılgısı Tanrılaştırma, Yedirenk Kitapları, İstanbul 2004.

Dihlevî, Şah Veliyullah, Hüccetullâhi’l-bâliga, tah. Seyyid Sâbık, Dârul-Cîl, Beyrut 2005.

Gündoğan, Ali Osman, Değer Sorunu ve Erdem, http://www.aliosmangundogan.com.

İzzetbegoviç, Ali, Doğu ve Batı Arasında İslâm, çev. Salih Şaban, Nehir Yayınları, İstanbul 1994.

Sülün, Murat, Kur’ân Ne Diyor? Biz Ne Anlıyoruz?, Ensar Neşriyat, İstanbul 2015.

Topçu, Sedat, “İslamiyet ve İnsan Psikolojisinin Boyutları”, Kutlu Doğum Haftası (1989), TDV Yayınları, Ankara 1990.

 

Düşünce

Dijital Bağımlılık

Bağımlılık, on yıl öncesine kadar uyuşturucu, alkol, sigara gibi kötü alışkanlıkların insanlara verdiği zarar olarak tanımlanırken 2010’lu yıllardan sonra “dijital bağımlık” olarak tanımlanan yeni bir bağımlılık türü insanlığı tehdit etmeye başladı. Dijital aygıtları “iş gereği” kullanmaktan ziyade “işini, evini, aile hayatını, eşini, çocuğunu, baba ve anasını, okulunu, sporunu, yemeğini, sokakta oynamasını, bir hobi edinmesini, kitap okumasını, eğitimini, dostlarını ziyaret etmesini, araştırma yapmasını, uyumasını, sohbet etmesini, ibadet etmesini… “ gibi normal bir insanın bizzat yaparak mutlu olacağı asgari işleri çok fazla sayıda ve sürede terk edip bu terk etmeyi alışkanlık haline getirdiği gibi gerçek hayattan koparak “dijitale aşırı yapışık yaşamasına” dijital bağımlılık demeye başladık.

EKLENDİ

:

Bağımlılık, on yıl öncesine kadar uyuşturucu, alkol, sigara gibi kötü alışkanlıkların insanlara verdiği zarar olarak tanımlanırken 2010’lu yıllardan sonra “dijital bağımlık” olarak tanımlanan yeni bir bağımlılık türü insanlığı tehdit etmeye başladı. Dijital aygıtları “iş gereği” kullanmaktan ziyade “işini, evini, aile hayatını, eşini, çocuğunu, baba ve anasını, okulunu, sporunu, yemeğini, sokakta oynamasını, bir hobi edinmesini, kitap okumasını, eğitimini, dostlarını ziyaret etmesini, araştırma yapmasını, uyumasını, sohbet etmesini, ibadet etmesini… “ gibi normal bir insanın bizzat yaparak mutlu olacağı asgari işleri çok fazla sayıda ve sürede terk edip bu terk etmeyi alışkanlık haline getirdiği gibi gerçek hayattan koparak “dijitale aşırı yapışık yaşamasına” dijital bağımlılık demeye başladık.

Şimdilerin dijital ürünleri, gelecek birkaç yıl içinde de yoğun bir şekilde hayatımıza girecek olan “sanal dünyalar” tümleyeni, insanı, içine girince çıkamayacağı dijital dünyanın sarmal dehlizlerine doğru çekiyor/çekecek. Günümüzde adını saydığımız/bildiğimiz bir kaç web sitesi, birkaç oyun ve üç beş sosyal medya uygulamasıyla hemhâl olmuş insanlar bile kendilerini bu “illet” in bağımlılığından kurtaramıyorken gelecekte durumun bugünden “çok daha kötü” olacağı kesindir.  Bugün üç-beş site bir oyun, bir sosyal medya olarak ifade edilen bağımlılık odaları, yarın gökteki yıldızlar kadar sayılamayacak kadar çoğalacak ve bugün sadece “dijital bağımlık” olarak ifade edilen kavram gelecek yıllarda branşlara ve kategorilere ayrılarak insanı esir alacaktır. Yapay zekâ ile güçlendirilmiş, duygulara hükmeden ve hayatı tekdüzeleştirip insanları “sanal dünya”ya hapsederek “mutlu” yaşattığını iddia eden küresel bağımlılık (zehirlenme)  anaforuna gireceğiz. Dahası bu zehirlenme ile beraber yaşa, cinsiyete, bağlama, konu başlıklarına, kategorik duruma ve zaman faktörü gibi değişik bağımlılık türleri ve tedavileri ortaya çıkacak. Örneğin 18 yaşın bağımlığı ile 60 yaş bağımlılığı farklı düzlemlerde ele alınıp irdelenecek. Bağımlının cinsiyeti (E,K) ile beraber cinsiyetsizliği ya da bağımlılık konusunun oyun, kumar, eğlence, kültür, sanat vb. alanlarda farklılaşması, teşhis ve tedavide de fark oluşturacaktır. Nasıl ağır sanayinin havayı kirleten, elektroniğin karbondioksit emilimini arttıran, kimya sanayiinin çevreye zehir pompalayan yan etkileri varsa “sanal dünya”ların da kategorik bağımlılık etkilerinin insanlığı çepeçevre sarması bilim ve teknolojinin “normal” bir sonucu olarak gösterecektir.

Dijital bağımlılığın uyuşturucu ve alkol bağımlılığından “daha farklı” ve “zor” olduğu bir gerçek. Çünkü diğer bağımlılıklar din, ahlâk ve hukuk kuralları yanında toplum ve kişiler tarafından “kötü”, ”günah” ve “suç” etiketleri ile damgalanmaktadır. Bu nedenle madde bağımlılığı hemen hemen tüm insanlık tarafından “kötü” sayılan veya kötü bilinen bağımlılıklardır. Hatta bu maddeler her mekân ve her ortamda kullanılmadığı için, orta yerde kullanılması, gösterilmesi, reklâmı ve hatta alınıp satılması bile suç sayılmıştır. Hâlbuki dijital bağımlılık hayatın içinde bizimle yaşayan, 7/24 yanımızdan ayrılmayan, işte, evde, piknikte, yatakta, derste, çarşıda, dağda, parkta, vapurda, trende hemen her yerde ve her saat cebimizden çıkarıp “bir nefes çekip” bağımlılığımızı devam ettirdiğimiz bir zehirden başka nedir ki? Ayrıca ebeveynler bebeklerin eline sus ağlama diye verdiği dijital oyuncakları, “çocuğum sana bir hediyem var” diyerek devam ettirilen bağımlılık aracını (maddesini) normal üstü tarza getirip kalıcı kılarlar. Ayrıca “büyüklerin” gece gündüz başından ayrılmadığı, elinden düşürmediği bu uyuşturucu aygıtların kötü, günah ve suç aygıtı olması artık insan ve toplum nazarında neredeyse imkânsız hâle gelmem üzeredir. “Kötü olsa idi ailemiz bize almaz, kendileri de ellerine alıp kullanmazlardı” cümlesi kesinlikle çocuklarımızın ve gençlerimizin doğal içsesleridir. Oysa gerçek hiç de öyle değildi! Büyük bir yanılsama, gerçek olmayan, hayali, sanal, dijital yaşama özentisi ve boşluğu vardı. Çünkü insanlık 7’den 70’e bir dijital yanılsamayı, sanal dünya bağımlılığını yaşamaya başlamıştı…

Daha başlangıçtaki basit haliyle dijital bağımlılığı: “oyun bağımlılığı, sosyal medya bağımlılığı ve aşırı bilgisayar kullanımı” olarak üç grupta incelemek mümkün. Bugün, en başta oyun bağımlılığı ile (sırasıyla) çocuklar, gençler ve yetişkinler; sosyal medya bağımlılığı ile (sırasıyla) yetişkinler, gençler ve çocuklar ve en nihayet iş gereği aşırı bilgisayar kullanımı bağımlılığı ile (sırasıyla) yetişkinler, gençler ve çocuklar maalesef “dijital bağımlı” duruma gelmiş bulunmaktadır. Bugün hiç kimse bağımlı olmadığını iddia edemez. Bağımlı olduğumuz kesin olup belki “tedavi edilmesi gerekenler ve gerekmeyenler” şeklinde ayırabiliriz. Bağımlı olup tedavisi gerekmeyenleri şöyle test edebilirsiniz: İşleriniz aksamıyor, boş zamanlarınızın yüzde ondan fazlası bilgisayar/telefonla uğraşmakla geçmiyor, ailenize, çocuklarınıza ve çevrenize zaman ayırabiliyor ve her şeyden önemlisi çevrenizde telefon kullanmayan bir yakınınız size “sen bağımlı değilsin” diyorsa siz tedavi edilmesi gerekmeyen bağımlısınız. Dijitale bağlı olup “bağımlı olmayan” tek grup var onlar da tuşlu telefon kullanan, aranınca ulaşılamayan  “yaşlı” büyüklerimizdir.

Diğer yandan “sanal dünyalar” olarak adlandırılan sanal gerçeklik (Virtual Reality (VR)), karma gerçeklik (Mixed Reality (MR)) ve arttırılmış gerçeklik (Augmented Reality (AR)) uygulamaları bugün sizlerin sahip olduğu dijital bağımlılığın ve dijital riskin fersah fersah ötesinde bir sanal bağımlılık ve gerçek risk ile milyar dolarlık devasa projelerle insanlığın başına çökmek için hazırlık yapıyor, gün sayıyor. Önceki bir yazımda bahsettiğim “sanal gerçeklik” gerçek olmayan (sanal) bir dünyayı gerçekmiş gibi insana sunmaktadır. İnsan beş duyu organı ile gerçeği sanaldan ayırır. Uykusunda bir rüya görür, ayılınca aklı ile hayal gördüğünü anlar ve o defteri kapatır. Ya da halüsinasyon gören biri gördüğü ucube nesneye eli ile dokunmaya çalışır, dokunamaz ve hayali olduğunu anlar. Eğer kişi rüyadan çıkamaz veya halüsinasyonun etkisinden kurtulamazsa bu şekilde yaşamaya devam eder. Bu da girilen ve etkisinden çıkılamayan ortam olup insan yaşamı için öncelikle gerçek hayatta büyük bir “risk” oluşturur ve ayrıca büyük bir “ahlak” sorunu ortaya çıkarır. Elinde akıllı telefonla büyüyen 4-5 yaşlarında bir çocuğun yerde gördüğü küçük bir karıncanın görüntüsünü büyük görmek için karıncanın üstünde eliyle ekran büyütme işareti yaptığı bir zamana ulaştık. Çocuk gerçek yaşamı sanal dünya ile karıştırmakta ve telefon/tabletin sunduğu “büyük görüntü oluşturma sarmalından” kurtulamamaktadır. Çünkü çocuk gördüğü nesnelerin hangisinin gerçek hangisinin sanal olduğunu ayırt edememektedir. İnsan beyni ses, görüntü, bedenen temas, koku, tat gibi sanal yanıltmalar ile birkaç saniye içinde “sanal dünyanın” kahramanı haline gelebilmektedir. Beş duyu organı ile sanal dünyada etkileşen insana yapay zekâ desteği ile tasarlanmış sahneler gerçek/doğal hissi yaratacak ve insanı bu sanal dünyadan çıkarmak da pek kolay olmayacaktır. Çünkü insan aslında sanalda yaşarken gerçek dünyadan daha mutlu olduğunu hissedip gerçekte yaşadığına kendisini de inandıracak ve bu ortamdan çıkması için akli hiçbir sebep insanı ikna edemeyecektir.

İnsanları saatlerce web, oyun, sosyal medya gibi uygulamalarla uğraştırmak gelecekte bağımlılığını atamayacağımız sanal dünyaların kapısında (uçurumun kenarında) gezindirme ve alıştırma çalışmalarıdır. Bugünkü alınan hazzın yüz katı, hatta bin katı haz alan insanlık, sanal dünyalara girince çıkabilecek midir? Çünkü orada sorunsuz insanlar, şefkatli anne ve babalar, saygılı toplum ve daha nice sanal mutluluklar gelecek nesilleri bekliyor olacaktır.

Okumaya Devam Et...

Düşünce

Dijital ve Sanal

Ekranda görülen dijital ürünlerin görüntüsü aslında “sanal”dır. Sanal ise gerçek olmayan, hayali demektir. Bu ürünlerin bazılarının kaynağı dijital, bazılarının kaynağı ise doğaldır. O halde hayali/sanal varlıklara, dijitalden üretilen ürünlerdir diyebiliriz. Bu görünen ürünler aslında gerçek olmayıp sadece görüntüdür. Bilgisayar veya dijital aygıtlarla oluşturulmuş dijital ürünlerin (belgeler, sesler, resimler, animasyonlar, çizgi veya video filmler) tümü sanaldır, varlık dünyaları dijital kodlardır. Diğer taraftan kaynağı doğal olan varlıkların dijitale aktarılması ile gerçek varlığın görüntüsü/sesi artık dijital ürüne dönüşerek sanallaşır. Örneğin yüz yıl önce çekilmiş bir resmi dijitale aktararak canlandırıp ses ekleyerek konuşmalı video bile yapabilirsiniz. O halde doğada gördüğünüz ağacın bilgisayara aktarılmış görüntüsü de sanaldır. Diğer taraftan sanal olan görüntünün aslı hiç olmayabilir de. Yani ekranda görülen, duyulan ürün gerçekte hiç olmayan bir şeyi tasvir ediyor olabilir, tıpkı resim ve heykel sanatlarında olduğu gibi veya mimarların yaptığı projeler gibi.

EKLENDİ

:

Teknolojik gelişmeleri ve bilimsel yenilikleri konuşan bilişimciler diğer branşlara göre daha fazla yabancı kelime kullanırlar. O kahrolası “bilgili ve üstün görünme” aldatmacası yanında yeni icatlardan bahisle yeni kelimeleri de dilimize ellemeye çalışırlar. Batı menşeli kelimelerin tam olarak ne anlama geldiğini bilmeden veya o kelimenin zihin dünyamızdaki karşılığını beynimizde ilişkilendirmeden konuşulanı/yazılanı anlamaya çalışmak beyhudedir. Bu sorun sadece bilişim teknolojilerinde değil tüm bilim dallarını kapsayan genel bir sorundur.

Anlamını bilmediğimiz bir kelimeyi çok duymak ve çok kullanmak o kelimenin ileride doğru anlaşılmasına engel oluşturur. Kelime anlaşılmadığı zaman kelimenin bir adım sonra bize öğreteceği  “kavramsal karşılığı” da anlaşılmaz olur. Örnek olarak matematikteki tanjant kelimesini alalım. Tam olarak bu kelimenin tercümesi söylenmediği için bırakın bu konuyu, matematiğin tümünü zor diyerek sayısal bilimlerden uzak kalmışız. Hâlbuki biri çıkıp tanjant demek “karşı” kotanjant demek “komşu” deseydi milyonlarca insanımız matematikten de hayattan da soğumayacaktı. Kelimelerin ne anlama geldiğini bilmediğimiz gibi  “diğerlerinin kullandığı gibi”  laf kalabalığına getirip kullanırsak savrulup gitmeye devam edeceğiz demektir. Yüz yıldır Milli Eğitim Bakanlığına matematik kitabı yazanlar ısrarla yabancı kelimeleri kullanmaya ve matematik fobisini gencecik çocuklarımızın beyinlerine üflemeye devam etmektedirler. Demek ki kelimeyi bilmemek insan başta olmak üzere topluma ve bilime olumsuz olarak yansımalar yaptırmaktadır.

Bu yazımızda başlıktan da anlaşılacağı üzere iki kelimeyi gündemimize alıyoruz: Dijital ve sanal.

Dijitali sanal’dan daha çok duyduğunuzu ve okuduğunuzu tahmin etmek zor değil. Anlamını bilip bilmediğinizden emin değilim, zira yukarıda dediğim gibi çok duymak/okumak bu kelimeyi anladığımız mânâsına gelmeyebiliyor.

Sözlüklere bakıldığında “dijital”in birkaç farklı anlamının var olduğunu görebilirsiniz. Yani bir tanımda bir anlamı, diğer tanımda ise daha başka bir anlamı ifade ediyor olabilir. Basitten karmaşığa doğru öğretim modeli oluşturarak anlatmaya çalışırsam, dijital’in kelime karşılığı “sayısal” demektir. 0 ve 1 rakamlarının her birine dijit (digit), 0 ve 1 lerden oluşturulan  (101110011) gibi rakamsal kelimelere de dijital (sayısal) denir. Dijital rakamları bilgisayarlar kullanır ve biz o kullanılan rakamları ne görürüz ne de biliriz. Görsek de bizim anlayacağımız türden bir şey değildir. Klavyede bir tuşa bastığımızda bilgisayarımızın içindeki tercümanlar bu karakterleri (yazı, rakam ve işaretleri)  bilgisayarın anladığı ve kullandığı bir nevi “kod” olan 0 ve 1 dijitlerine çevirir. Mesela 999 sayısının dijital karşılığı 111100111’dir.  Ekranda yazdığınız her bir harfin dijital karşılıkları vardır ve bunu bilgisayar bilir, okur, anlar, yorumlar. Aynı şeklide ekranda gördüğümüz “renkler, sesler, taramalar, resimler, animasyonlar, fotoğraflar, pdf’ler, dokumanlar, jpegler, http’ler, canlı konuşmalar, görüntülü konuşmalar, e-postalar, kelimeler, programlar, ekran tasarımları, web tasarımları, animasyonlar, oyunlar, 3B şekiller, proje tasarımları, bilimsel deneyler, canlandırmalar, MR, tomografik görüntüler, vb.” tümü dijital ürünlerdir. Tek şartımız var ekranda görmek! Ekranda görülen her şey sözlüklerde dijital olarak tanımlansa da aslında ekranda görülen dijital değil, yapı taşı dijital olan, dijitalden yapılmış dijital ürünleridir.

Ekranda görülen dijital ürünlerin görüntüsü aslında “sanal”dır. Sanal ise gerçek olmayan, hayali demektir. Bu ürünlerin bazılarının kaynağı dijital, bazılarının kaynağı ise doğaldır. O halde hayali/sanal varlıklara, dijitalden üretilen ürünlerdir diyebiliriz. Bu görünen ürünler aslında gerçek olmayıp sadece görüntüdür. Bilgisayar veya dijital aygıtlarla oluşturulmuş dijital ürünlerin (belgeler, sesler, resimler, animasyonlar, çizgi veya video filmler) tümü sanaldır, varlık dünyaları dijital kodlardır. Diğer taraftan kaynağı doğal olan varlıkların dijitale aktarılması ile gerçek varlığın görüntüsü/sesi artık dijital ürüne dönüşerek sanallaşır. Örneğin yüz yıl önce çekilmiş bir resmi dijitale aktararak canlandırıp ses ekleyerek konuşmalı video bile yapabilirsiniz. O halde doğada gördüğünüz ağacın bilgisayara aktarılmış görüntüsü de sanaldır. Diğer taraftan sanal olan görüntünün aslı hiç olmayabilir de. Yani ekranda görülen, duyulan ürün gerçekte hiç olmayan bir şeyi tasvir ediyor olabilir, tıpkı resim ve heykel sanatlarında olduğu gibi veya mimarların yaptığı projeler gibi.

Dijital ürünler “sanal/cyber” ortamlarda ortaya çıkarlar. Eğer dijital ürün görüntü ise ekran veya yazıcıdan; ses ise hoparlörden ortaya çıkar. Başta TV ekranları olmak üzere ekranı olan her teknolojik aygıt “sanal görüntü” sunan bir “ortamdır.”  İster görüntü ister ses ya da başka bir dijital ürünleri işleyen her aygıt başlı başına bir “sanal ortamdır.” Ayrıca ekranda görülen dijital ürünlerin hiç biri gerçek olmayıp hayali ürünlerdir. Gerçek olmayan dijital ürünler hayali/sanal ortamda ortaya çıkarak insanlığı olumlu ya da olumsuz etkilemeye devam etmektedir. Özelde bir dijital ürün ile ilgilenen kullanıcı aynı zamanda kullandığı sanal ortamı ile “sanal dünya”ya bağlanır ve artık sanal dünyaların bir üyesi olur. Nasıl galaksilerin oluşması için tek tek yıldızlara ihtiyaç var, “sanal dünyalar” için de dijital ürünleri sanal ortamda kullanan biz (tv, bilgisayar, akıllı telefon kullanıcıları) varız. Hiç birimiz “sanal dünya”yı bilmeyiz ama aslında bilgimiz ve iznimiz dışında oluşturulmuş “sanal dünyaların” vaz geçilmez birer elemanı (çalışanı, belki de kölesi) olduğumuzu bundan sonra anlayabilirsek, sanal dünyaları idare eden dijital efendilerimize karşı da bir tavır geliştirebiliriz.

Bir önemli bilgi harddiskte depolanırken veya kablolu/kablosuz olarak bir yerden bir yere aktarılırken ekranda görüldüğü formda olmayıp dijital kod yapısında aktarılır. Örneğin flaş diskte depolanan önemli resimlerimiz, bir hikâyenin seslendirilmesi veya müzik parçası, bir kitabın tarandıktan sonra saklanması demek, dijital kodlar halinde dönüştürülüp saklanması anlamındadır. Depolanan kodu ne zaman kullanmak istersek ilgili cihaz, dijital kodu bizim algılayacağımız ortama yani sanal ortama tam da bizim görmek istediğimiz şekilde aktarır. İşin ilginç yanı ise bir şeyin gerçeğine ulaşılamadığında “sanal”lık devreye girer ve sanal ses, sanal görüntü olarak ortaya çıkar. Uzak illerdeki yakınlarımızı ziyaret edip göremediğimizde, görüntülü telefonumuzu kullanıp “sanal ziyaret” yaparız. Hatta gerçekte olmayanlar canlandırılarak sunulur ve zihnimize yerleşir. Yazılar, şekiller, filmler ve daha neler neler insan zihnine gerçekmiş gibi hitap eder.

İnsanı “gerçek”likten koparan sanal dünyaların efendileri (dijital efendilerimiz) sanal üstü fantezileri sadece bugüne değil en fantastik imgelerle süsleyip geleceğe hazırlık yapmaktadır. İnsanı ele geçirme ve onu her alanda kendine bağımlı kılarak “kendi dünyasında” tutma işi belli oranlarda geçekleşmiş gözükmektedir. Sanal dünyaların günahsız köleleri olan okul çağındaki çocuklarımız 5-10 sene sonra bir sabah aniden örgütlenmişçesine “okula gitmeme, doğal et yememe, cinsiyet değiştirme, sokağa çıkmama vb” gibi kararlar alırlarsa, bunları kimin durdurup ikna edeceğini şimdiden düşünmemiz gerekmektedir. Çocukları geçip gençlere bakınca durumun daha vahim olduğu görülecektir. Birkaç yıl içinde herkesi sarıp sarmalayacak kişiselleştirilmiş yapay zekâ uygulamaları gençleri “rüzgârın önündeki yaprak” misali sürüklerken savrulan yaprakları kim toplayacaktır? Face, insta gibi kısaltılıp sevimli hale getirilen uygulamaların başından kalkamayan, bağımlılığından kurtulamayan yetişkin grubumuza ne demeli? Tüm toplum kesimleri “sanal dünyalar”ın ajanı olarak, ücretsiz kölesi olarak, bir uç karakolu olarak gününü bilmem kaç saatini dijital efendilerin kucağında geçirmektedir. Her bilgisayarı veya akıllı telefonunuzu açtığınızda gerçek dünyadan sıyrılıp sanal dünyaya girdiğinizi, artık bir insan değil bir cyborg olduğunuzu, akıl, izan, ruh, namus, din, dil, ırk, cinsiyet gibi insani değerlerden sıyrılıp hibrit bir sanal varlık olduğunuzu,  sanalda geçirdiğiniz her saat başı kulakları yukarıya doğru uzanan bir yaratığa dönüştüğünüzü unutmayınız.

Okumaya Devam Et...

Düşünce

“Kehanet”, Bilim, Tanrı ve Son-umu-z(t)

Tanrı’yı ölüme mahkûm eden Aydınlanma felsefesinden sonra bile, bugün gelinen nokta itibariyle, insan yok oluşu kabullenememekte, yeni formlarda tanrılar icat ederek, yeni bir başlangıcın ümidini verecek ipuçlarını aramaktadır. Ya da kendini Tanrılaştırarak ölümsüzlüğü ebedi bir fiziki bedende elde etmeye çalışmaktadır. İnanılan tek Tanrı, bunu en azından insan zihninde huzurlu bir ölümü temin edecek netlikte sağlarken, uzayda ve uzaylılarda ya da başka biçimlerde (transhümanizm bu bağlamda değerlendirilebilir) yeni bir başlangıcın, ebediliğin ve Tanrı’nın aranması neye işarettir?

EKLENDİ

:

“Tanrı, bizi ölümlü kıldığı için ilk katildir” der Albert Camus. Bu, insanın Tanrıya bir sitemi ya da onu böyle bir yazgıya mahkûm etmesine karşı bir öfke olarak değerlendirilebileceği gibi, esasında farklı bir yaşam biçimine de çağrıdır aslında. Zira ölüm ister bir hakikat bilinci isterse de bir hiçlik durumu olarak ele alınsın her iki halde de bir yaşam biçimine ve bir dünya tasavvuruna denk gelir. Ölümün hakikat, daha doğrusu ezeli ve ebedi hakikatle kurulacak ilişki için bir düğüm ve yeni bir başlangıç olarak kavranmasının yanı sıra, onun hiçlik olarak tasavvur edilmesi ölümün kendisi üzerine düşünmeyi askıya almaz. Ölümün hiçlik olarak kavranmasında bile insan zihni, onunla baş edebilmenin yollarını arar: Epiküros’un ünlü “ben varken ölüm yok, ölüm varken ben yokum” sözü ile Camus’nun absürt kavramı bunun bazı tezahürleri olarak değerlendirilebilir. Elbette hiç şüphe yok ki, ölüm üzerine tefekkür -yine her iki bakış açısında da- bir başlangıçla birlikte mütalaa edilir. Hakikat olarak ölüm, hayatı var eden bir yaratıcı üzerinden kavranırken, hiçlik olarak ölüm belirsiz, anlamsız (zira anlam bizi metafiziğe götürür) ve tesadüfî bir başlangıçta temellenir. Her iki açıdan da başlangıç bitiş, bitiş de başlangıçtır.

Aşağı yukarı böylesi bir öz üzerine temellenen ve Nicolas Cage’in başrolünü üstlendiği “Kehanet (Knowing)” filmi baba-oğul (burada da farklı bir gönderme söz konusudur), iki ayrı tasavvur ve kavrayışa işaret ederek yarı bilim kurgusal bir anlatım üzerinden meseleyi ele almaya çalışır. Her ne kadar eski bir film sayılsa da yukarıda konuya ilişkin tematik anlatımıyla yeniden izlenmeyi hak eden filmlerden birisidir. Film, özetle küçük bir kız çocuğunun, kulağına fısıldananları döktüğü kâğıttaki matematiksel şifrelerin izleğinde elli yıl boyunca gerçekleşen felaketlerin ardından son şifrenin aynı zamanda insanlığın da sonunu getirecek büyük felaketin şifresi olduğunun, son sahnede çarpıcı bir şekilde sunulduğu bir hikâye örgüsüne sahip. Ancak film sadece bundan ibaret değil: Film aynı zamanda insanın var olmasıyla birlikte düşünülmeye başlanan ama özellikle bilimsel gelişmeler ve Aydınlanma ile birlikte farklı biçimler alan başlangıç-bitiş, varoluş-yok oluş (son) ve Tanrı-insan etrafında dönen metafiziksel ve felsefi, aynı anda bilimsel tartışmaya ya da Schopenhauer’un “bu müphem, esrarengiz, azap verici, rüya gibi gelip geçici varoluş meselesinin bizim için ne kadar büyük ve yakîn bir mesele olduğu düşünülecek olursa, bir kimse onun diğer bütün meseleleri ve amaçları gölgelediğini derhal fark eder” dediği meseleye bütünlükçü bir açıdan bakmamıza imkân veriyor.

Bir astrofizikçi olan Profesör John (Nicolas Cage), babası bir peder olmasına rağmen, bir yıl önce eşini kaybetmenin etkisi ile (M. Gibson’ın “İşaretler” adlı filmini hatırlatırcasına) Tanrı inancını kaybetmiş ve evrendeki her şeyin tesadüf-kaza-karmaşıklığın sonucu olduğunu düşünür hale gelmiştir. Ancak, öğrencilere verdiği derslerde, evrende her şeyin yerli yerinde, en uygun şekilde ve kıvamında olduğunu anlatması zaman zaman kendisinde derin tereddütler meydana getirmektedir. Filmin ilerleyen sahnelerinde son şifrenin dünyanın yani “everyone else”ın sonu olduğunu gösterdiği ve kahramanımızın da bunu kabullenmekten başka bir çaresi olmadığı, dramatik bir şekilde anlatılmakta. Bu arada, oğlunu ve şifreli notları yazan küçük kızın torununu takip eden birileri vardır ve bu iki çocuk da gaipten fısıltılı sesler duymaktadırlar.

Film, (filme göre) semavi dinlerin ve onların peygamberlerinin iddia ettikleri metafiziksel varlıkların ortaya çıkıp, insanlık için yeni bir başlangıcın (hiçlik burada yerini yeni bir başlangıca bırakmakta ama bu başlangıç, filmin anlatısına göre semavi dinlerin anlattığı türden bir başlangıç değil; bir nevi bilimsel bir temeli olabilecek bir başlangıç) adımını atmalarıyla son bulmakta. John, çocuklarla birlikte, notları bırakan küçük kızın bıraktığı son şifreyi çözerek bir yere gelir; kara bulutların arasından gök yarılırcasına bir ışık huzmesi süzülür: Bu, insanla konuşan, ona medeniyetini veren göklerin Tanrısı ya da Tanrılarıdır (!). Bu Tanrı, yüksek bir medeniyet kurmuş olan, bu dünyada da yaşamı bilinmeyen zamanlarda var eden uzaylı başka bir ırktır. Bu ırk, dünyanın sonunun geldiği bu anda, uzayda yaşama elverişli başka bir gezegende insan ırkının varlığını sürdürmesi için sözü edilen iki çocuğu almaya gelmiştir, peygamberlere gelen melekleri anımsatırcasına. Sonunda ışıksal (nurani) varlıklar halinde, bedenlerinden ışık haleleri (melek tasvirlerini andıran) yayılan yaşam formları, çocukları, “insan aklını ve hayal gücünü hayrette bırakan” uzay gemilerine alarak dünyadan ayrılırlar. Sonuçta çocuklar insanlığın yeni Âdemleri ve Havvaları olarak başka bir gezegene bırakılır. Güneşte bir süpernova oluşur, dünya yanar, insanlar yok olur ama insanlık devam eder; cennette olmasa da başka bir gezegende.

Bu kısa özetten sonra filmin, başta değindiğimiz tartışmalara bütünlükçü açıdan bakmamıza imkân vermesi konusuna gelelim. İnsanlığın belki de en temel sorunu ya da sorusu “yaşamın kökeni ve yaşamın sonu ne”, başka bir anlatımla yaşamın yolu nereden gelip nereye çıkmakta. Bu anlamda film sanki bilimsel uğraşın bu soruya ve yaşamın kaynağı sorusuna evrimden başka verebildiği ikinci yanıtı görsel bir şekilde sunmakta. Fakat burada dikkat çeken nokta, semavi dinlerin yaşam ve Tanrı algılamasının gerçek biçimi (!) gösterilmeye çalışılırken, yine de onların öngörüleri ve öndeyişlerinin dışına çıkılamıyor olmasıdır. Her ne kadar olağan algılama ve yaşam biçimi ile dinlerin aslında insan imgeleminin ve ilkel insan kavrayışının yetersizliğinin bir ürünü olduğu (Tanrı, melekler, ruhani varlıklar vs.) anlatılmak istense de yukarıda dile getirilen soru ve sorunların cevabı yine aşkın-metafiziksel bir yerde/güçte (uzaylılarda) aranmaktadır ki, bu da bize sonucun değişmediğini; aşkınlığın bir şekilde insan yaşamına girdiğini göstermektedir. Bu yansıtış biçimini “Star Gate” “M.Ö. 10000” ya da “Prometheus” gibi filmlerde de görmek mümkün. Hatta ilk olarak 1951’de çekilen ve uyarlanarak yeniden gösterime giren, başrolünü de Keanu Reeves’in oynadığı “Dünyanın Durduğu An” filmi de bu kapsamda değerlendirilebilir.

Sonuç olarak, burada Tanrı’nın, semavi dinlerin ortaya koyduğu şekli ile olup olmaması ya da cennetin yani öldükten sonra tekrar başka bir yerde hayat bulmanın olup olmaması veya da bunun biçiminin nasıl olacağından ötesinde (zira bu, başka bir merhalenin münderecatındandır bu aşamada) gözler önüne serilen insanın yok oluşu (ferdi anlamda) ve insanlığın yok olma ihtimali sorunu zihinlerimizi meşgul eden ve etmesi gereken önemli bir konu olarak önümüzde durmaktadır. Böylece ilk insan ile son insanın ya da gelecekteki insanın aynı insan olduğu, diğer bir ifade ile sorununun, derdinin aynı olduğu ortaya çıkmaktadır: Sonumuz ne olacak? Bu soru yani Son-yok oluş düşüncesi insanın geçici olduğunu bilmesiyle de ilişkilidir. İnsan geçici-fani olduğunu bilen ve bunun gerilimini sarsıcı bir şekilde hisseden tek canlıdır. Zygmunt Bauman’ın tabiriyle “her insan hayatını ölümün gölgesinde geçirir.” Bu gölge insanın üstünden hiç eksilmez ve insanı sürekli bir arayışa iter. Bu arayışta nereden geliyorum, burada işim ne ve nereye gidiyorum gibi üç temel ve asırlık soru, insanlık tarafından farklı şekillerde cevaplanmaya çalışılır. Dünya ziyaretimizin amacı da her bir insan teki için bu sorulara verdiği cevaplara göre şekillenir.

Filmin en son sahnesinde John, peder olan babasının evine gider ve annesi ile kız kardeşiyle birlikte hepsi birbirine sarılırlar. Babası ona, “bu yeni bir başlangıç” der, John, “evet baba artık inanıyorum” diye, cevap verir. Onun inandığı ile babasının inandığı ayrı şeylerdir. Ancak insanın yaradılışı ya da doğası, biçimi ne olursa olsun John’un anladığı şekilde böylesi bir yok oluşu kabullenememektir. Yok olmamak isteği insanın doğasında mündemiçtir. Zira “vermek İsteyen istemek vermiştir” insana.

Tanrı’yı ölüme mahkûm eden Aydınlanma felsefesinden sonra bile, bugün gelinen nokta itibariyle, insan yok oluşu kabullenememekte, yeni formlarda tanrılar icat ederek, yeni bir başlangıcın ümidini verecek ipuçlarını aramaktadır. Ya da kendini Tanrılaştırarak ölümsüzlüğü ebedi bir fiziki bedende elde etmeye çalışmaktadır. İnanılan tek Tanrı, bunu en azından insan zihninde huzurlu bir ölümü temin edecek netlikte sağlarken, uzayda ve uzaylılarda ya da başka biçimlerde (transhümanizm bu bağlamda değerlendirilebilir) yeni bir başlangıcın, ebediliğin ve Tanrı’nın aranması neye işarettir?

Bu anlamda insanın ya da insanlığın yarını, uzaydaki sayısız galaksilerden birindeki başka bir gezegende fakat kendi tikel varlığı olmadan mı olacaktır, yoksa kendisi ile birlikte bilinmeyen başka bir gelecekte mi? Her iki durumda da bir yarın umudu her zaman insanın derinliklerinde kendine yer bulmaktadır. Bilimin geldiği noktada, bu ebedilik arayışının bilinç aktarımı ve sentetik beden gibi gelişmelerle bu dünyada gerçekleştirilebileceği düşüncesi giderek kuvvetlenmektedir. Fakat bunun nasıl bir nasıl bir insanlık durumundan geçerek gerçekleşeceği ve nasıl bir insanlık duruma evirileceğini kestirmek son derece güçtür.

Ve son söz: Ölüm ve yok oluş ve bunun bizlerde meydana getirdiği gerilim, bizleri bunun ardındaki gerçeği aramaya yöneltmiştir. Her ne kadar modern bilim anlamında bu alana dair gerçekliğin kendisini bize apaçık sunmasını sağlayacak bilgilere ulaşmamız olanaksız gözükse de farklı düzlemlerde de olsa bu arayış bir ihtiyaç olarak her zaman olacaktır. En azından insanlar bunu huzur içinde bir ölüm adına yapacaklardır.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar