Bizimle İletişime Geçin

Düşünce

Hayır ve Şer Karşısında İnsan

İnsan, hem hayra hem de şerre kabiliyetli yaratıldığından hayatı inişli çıkışlı bir seyir gösterir ve bu iki uç arasında yükselip alçalır. Bazen manevî özellik baskın gelir fakat insan, bu iyi olma sıfatında sürekli duramaz, çünkü böyle olsaydı insanlıktan çıkıp meleklik sıfatına bürünmüş olurdu. Daima kötülükte de duramaz, o zaman da şeytanlaşmış olurdu. Fakat insan bu iki taraftan birinde kalmaya kendini aşırı zorlarsa artık tarafını da netleştirmiş olur. Örneğin Kur’an’daki kalplerin taşlar gibi kaskatı kesilmesi ile ilgili ayetler, bu iki uç noktadan aşağı olanda kendilerini hapseden bedbaht insanları anlatmaktadır.

EKLENDİ

:

İnsan; akıl, özgür irade, içgüdü, vicdan gibi çeşitli güç ve yeteneklerle donatılmış, diğer varlıkların kendisinin hizmetine verilmesi suretiyle de bu dünyada şerefli kılınmış, varlık âleminde çok özel bir konuma yerleştirilmiştir (el-İsrâ 17/70). Onun bu konumu, imtihan edilen bir varlık olmasıyla yakından alakalıdır. Çünkü Allah, kâinatı insan için, insanı da kendine ibadet etmesi için yaratmıştır (el-Bakara 2/29; ez-Zâriyât 51/56).

İnsan varlığının en bariz özelliği, iç içe bir tabiata sahip olmasıdır. Bu yapısıyla insan, kâinattaki varlıklardan tümüyle ayrılır. Diğer varlıklar muayyen bir hedefi olan tek bir tabiata sahiptir. Hayvanlar, her türlü hareketlerini içgüdüleriyle yaparlar. Hareketlerinin sırrına vakıf olmadıkları gibi içgüdülerine karşı koyma güçleri de yoktur. Melekler ise yaratılış itibariyle mutlak itaate mecbur, seçme yetkisi olmayan tek tabiatlı varlıklardır (et-Tahrîm 66/6).

İnsan, imtihanın hikmeti gereği bir yandan kendisini yüksek ve ruhanî bir seviyeye ulaştırabilecek ulvî duygulara sahip olarak en güzel surette yaratılmışken diğer yandan var olan süflî duyguları nedeniyle mânevî olarak en aşağı seviyelere düşebilme tehlikesiyle de karşı karşıya bulunmaktadır (et-Tîn 95/4-5). Dolayısıyla bu iki zıt tabiat arasında yaşanan mücadele, aynı zamanda insanın tekâmül edip yücelmesi için gerekli olan imtihanın da bir gereğidir.

İnsan tabiatı, beden ve nefis olarak iki cevherden meydana gelir. Bunlardan ruh, kökeni itibariyle semâvîdir. Bu nedenle hikmet ile mütekâmil hale geldiğinde ulvî âlemin özlemini çeker. Beden ise kökeni itibariyle ardîdir yani yeryüzüne aittir. Bundan dolayı da beden şehvet ile dengelerini yitirdiğinde süflî âlemi arzu eder (el-Âmirî, 96).

Melekî ve hayvanî duygularla donatılmış çift yönlü bir varlık olan insandaki bu iki kuvvet arasında sürekli bir mücadele vardır. Melekî yönü onu yücelere yükseltirken, hayvanî yönü süflî âleme doğru çeker. Hangi yön, kişide belirgin bir hal alırsa diğerini zayıflatır (Dihlevî, 1/54-55). İnsan hangi yönüne doğru yoğunlaşırsa Allah Teâlâ, o yolu kendisine kolaylaştırır. Nitekim bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Kim verir ve sakınırsa, en güzeli de tasdik ederse, biz de onu en kolaya hazırlar, onda başarılı kılarız. Kim cimrilik edip vermez, kendini zengin sayıp hakka boyun eğmez, en güzeli de yalanlarsa, biz de ona en zoru kolaylaştırırız.” (el-Leyl 92/5-10).

İslâm’a göre insan, ne bir melektir ne de bir şeytan. Dinimiz, insanın şeytanî özellikler taşıyan bedenî yönünü kabul ettiği gibi melekliği karakterize eden ruhanî yönünü de abartmaz. Onu bu ikisi arasında ortalarda bir noktaya yerleştirir. İslâm, insan tabiatını bu iki karşıt kutup arasında uzanan boyutla tanımlamıştır. Boyutun toprak tarafı; hareketsizlik, atıllık, pasiflik halinin; üflenen ruh tarafı ise mükemmelliğe erişme, kâmil olma ve yükselme yönünde kesintisiz hareketin sembolik bir ifadesidir. Dolayısıyla hayatı boyunca anılan bu iki zıt kutup arasında sürekli mücadele ederek ruhî, ahlâkî ve sosyal şahsiyetini kazanmaya çalışan insanın tabiatında hayır ve şer, fazilet ve rezalet, Allah’a itaat ve isyan arasında bir çatışma bulunması gayet doğaldır (Topçu, 151).

İnsan sadece makul, bilge, ölçülü, ihtiyatlı, düşünen ve akıl sahibi bir varlık değil aynı zamanda eylemde bulunan, özgür eylemlerinin sorumluluğunu üstlenen, heyecanlanan, seven, nefret eden, öfkelenen, çılgınlıklar yapan, içgüdülerine uyan, istekleri olan bir varlıktır. İnsan, maddî ve manevî özelliklerin kendisinde bir araya geldiği bir varlık olarak kendisini sürekli bir çatışmanın ortasında bulur. Ruh-beden, akıl-içgüdü biçiminde ikiliklere sahip olan insan için Blaise Pascal; “melek olmaya can atan şu insana bakın, hayvanlık etmekten de geri kalmıyor” diyerek bu çatışmalı durumunu dile getirir (Gündoğan, 1).

İnsanın, imanı tanımaya yönelik marifetullah üzere yaratılması fıtratının sadece bir yönüdür. Bir diğer yönü ise “Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvâsını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır” (eş-Şems 91/7-10) âyetleri ile ifade edilen insanın iyiye, güzele, faydalıya meyilli olduğu kadar kötüye, çirkine, faydasız ve boş işlere de meyilli olmasıdır.

İnsan, marifetullaha eğilimli olduğu kadar inkâra da eğilimlidir. Her iki özellik de onun mayasında vardır. Bunun içindir ki insanda korku ve ümit, sevgi ve nefret, korkaklık ve saldırganlık, hüzün ve neşe, mutluluk ve mutsuzluk gibi birbirine zıt duygular vardır. Bu da bize insan psikolojisinin değişebilen bir yapıda yaratıldığını ve insanın sürekli aynı duygu düzeyinde kalamayacağını göstermektedir. İnsan bazen hata edecek, bazen de iyi davranışlarda bulunacak; bazen fücura bazen de takvâya yönelecektir. Eğer insanda bu değişkenlik özelliği olmasaydı onu terbiye etmek imkânsız olacak ve dolayısıyla insanın hatalarından geri dönmesi, yanılgılarını bertaraf etmesi de mümkün olmayacaktı (Bayraklı, 145).

İslâm, insanın sürekli kötü veya sürekli iyi kalabileceği düşüncesini reddeder. Çünkü insan yanılmaya, sürçmeye, gaflete düşmeye ve günah işlemeye uygun yaratılmıştır. Dolayısıyla tüm bu olumsuzlukların, bir yönüyle insan olmanın bir gereği olduğu söylenebilir.

Günahsız olmak insanî değildir, bilakis günah işlemek ve sonrasında tövbe etmek daha insanîdir (İzzetbegoviç, 141).

Hz. Peygamber’in “Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah sizi helâk eder ve yerinize günah işleyecek (fakat tövbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği kimseler yaratırdı.” (Müslim, “Tevbe”, 9; Tirmizî, “Da‘avât”, 105) ve “Bütün Âdemoğlu çok hata işler; hata edenlerin en hayırlısı ise tövbe edenlerdir.” (Tirmizî, “Kıyâme”, 50; İbn Mâce, “Zühd”, 30) hadisleri de bu hususa işaret etmektedir.

İslâm âlimlerinin çoğunluğunun görüşüne göre insan nefsi, yaratılışında ne sırf hayır ne de sırf şer üzeredir, bilakis her iki yöne de eşit düzeyde yatkındır. En iyi insanın içinde bir şeytan, en kötü insanın içinde bir melek vardır (Sülün, 51). Yani hem en üstün mertebeye çıkabilir hem de en alt seviyeye düşebilir. Eğer kendisini iyi ahlâka yöneltecek bir yol göstericiye -peygamberlere- tâbi olur, Allah’ın razı olduğu güzel işler -sâlih ameller- yaparsa her iki dünyada da mutluluğa ve kurtuluşa erer. Fakat kötü kişiler ile arkadaş olur, çirkin ameller işlerse onu bekleyen sadece hüsrandır.

İslâm, insanın sahip olduğu tüm duyguları, içinde bulunduğu çevreyi ve yaratılışındaki zayıf noktaları göz önünde bulundurur. İyi amelleri gösterir ve iyiliğe teşvik eder fakat asla zorlamaz. Kötülüğü de aynı şekilde bildirir ve kötülükten sakındırmak için gerekli uyarıları yapar, fakat terki için baskı yapmaz. Yalnız, iyiliği mükâfatından bahisle teşvik ederken, kötülüğü cezasından söz ederek engellemeye çalışır. Bu noktadan sonra karar tamamen insanın kendisine aittir ve istediğini tercih edebilir (Dalkıran, 109).

İnsanın hayra da şerre de yönelme konusunda serbest bırakıldığı, bu iki yolun herhangi birine girme konusunda zorlamanın olmadığı Kur’ân’da şöyle anlatılmaktadır: “Gerçekten biz, insana yol gösterdik; o ya şükredici ya da nankör inkârcı olur.” (el-İnsân 76/3). “Biz ona iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi; iki apaçık yolu (hayır ve şer yollarını) göstermedik mi?” (el-Beled 90/8-10).

İmam Mâtürîdî, Fussilet sûresinin 40. âyetinde Allah Teâlâ’nın “Dilediğinizi yapın. Şüphesiz O, yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir.” buyurmasını, insanın karar ve davranışlarında muhayyer bırakıldığı şeklinde yorumlamıştır. Buna göre Allah, insana her iki yolu, o yolların sonunda insanın karşılaşacağı durumları açıklamış ve sonrasında herkesi kendi iradesiyle baş başa bırakmıştır. Bu sebeple öncelikle insan, kendisine neyin yarar neyin zarar vereceğini öğrenmesi, daha sonra da onu elde etmek veya ondan kaçınmak için içinde bir isteğin uyanması gerekir. Yani sadece bilmek kişiye bir fayda vermez, iradesini de o bilgi istikametinde yönlendirmesi gerekir.

İnsan, hem hayra hem de şerre kabiliyetli yaratıldığından hayatı inişli çıkışlı bir seyir gösterir ve bu iki uç arasında yükselip alçalır. Bazen manevî özellik baskın gelir fakat insan, bu iyi olma sıfatında sürekli duramaz, çünkü böyle olsaydı insanlıktan çıkıp meleklik sıfatına bürünmüş olurdu. Daima kötülükte de duramaz, o zaman da şeytanlaşmış olurdu. Fakat insan bu iki taraftan birinde kalmaya kendini aşırı zorlarsa artık tarafını da netleştirmiş olur. Örneğin Kur’an’daki kalplerin taşlar gibi kaskatı kesilmesi ile ilgili ayetler, bu iki uç noktadan aşağı olanda kendilerini hapseden bedbaht insanları anlatmaktadır. (el-Bakara 2/74; el-En‘âm 6/43; el-Hadîd 57/16).

Tamamen saf ve temiz yaratılan insanlardan bir kısmının iyiliğe, bir kısmının da kötülüğe daha çok meyyal olması, onlarda var olan iyilik veya kötülük istidatlarından birisinin daha kuvvetli olmasından değil; istidadının bir yönünü tercih edip onu zamanla, tekrar ede ede kuvvetlendirmesinden ve onu bir tabiat, bir meleke haline getirmesindendir. Bu, tıpkı bir kişinin bir mesleği uzun yıllar yaparak el becerisi kazanmasına benzer. Bazı ahlâkçılar, insanları hayra yatkın olanlar, şerre yatkın olanlar ve ikisine de yatkın olanlar şeklinde sınıflandırmışlarsa da âlimlerin çoğunluğu insanların her ikisine de yatkın olduğu görüşündedir (Cebeci, 143).

Bu görüşün kuvvetli delillerinden biri şu ayettir: “Andolsun her bir nefse ve onu düzenleyene (tesviye edene, sonra da ona hem kötülüğü (hem) ondan sakınmayı (iyiliği) ilham edene.” (eş-Şems 91/7-8). Bu açıdan İslâm, Hıristiyanlıktaki gibi doğuştan getirilen aslî günahı yani ‘insan doğuştan günahkârdır’ fikrini asla kabul etmez. Kur’ân’a göre Hz. Âdem’in hatası şahsîdir, şeytanın aldatmasına kanmasındandır ve o, bu hatasından dolayı tövbe etmiş, Allah da onu affetmiştir (el-Bakara 2/37).

Sonuç olarak hayır ve şer karşısında eşit mesafede bulunan insandan beklenen davranış, yanılgıya düştüğünde atası Hz. Âdem gibi hemen tövbe ederek Rabbine yönelmesidir.

Kaynakça

Âmirî, Ebü’l-Hasan, Kitâbu’l-emed ale’l-ebed -Sonsuzluk Peşinde-, çev. Yakup Kara, YEK Yayınları, İstanbul 2013.

Bayraklı, Bayraktar, Kur’an’da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları, İFAV Yayınları, İstanbul 1999.

Cebeci, Lütfullah, Kur’an’da Şer Kavramı, Akçağ Yayınları, Ankara 1985.

Dalkıran, Sayın, Aklın Büyük Yanılgısı Tanrılaştırma, Yedirenk Kitapları, İstanbul 2004.

Dihlevî, Şah Veliyullah, Hüccetullâhi’l-bâliga, tah. Seyyid Sâbık, Dârul-Cîl, Beyrut 2005.

Gündoğan, Ali Osman, Değer Sorunu ve Erdem, http://www.aliosmangundogan.com.

İzzetbegoviç, Ali, Doğu ve Batı Arasında İslâm, çev. Salih Şaban, Nehir Yayınları, İstanbul 1994.

Sülün, Murat, Kur’ân Ne Diyor? Biz Ne Anlıyoruz?, Ensar Neşriyat, İstanbul 2015.

Topçu, Sedat, “İslamiyet ve İnsan Psikolojisinin Boyutları”, Kutlu Doğum Haftası (1989), TDV Yayınları, Ankara 1990.

 

Çok Okunanlar