1. Anasayfa
  2. Gezi Yazısı

İnsanlar mı Fıstık Toplar Yoksa Fıstık mı İnsanları?

İnsanlar mı Fıstık Toplar Yoksa Fıstık mı İnsanları?
0

Bu topraklarda diye başlayan cümlelerin hep bir azameti olmuştur. Sanki Aksa’dan, Mezopotamya’dan, Anadolu’dan bahseder gibi… Doğru ya her insanın alın terinin düştüğü topraklar insanın Aksa’sıdır… Gayretin, rızka kefil olanın sözüne bir biattir bu… Öyle ya bir tahtın ve tacın babadan oğula geçmesi gibi bu topraklarda da alın teri babadan oğula ve kızlarına geçer…

Güneşi evde karşılamak olmaz böyle insanlar için. Güneşten önce ayaklar, geceden serinlemiş topraklara değmeli. Sabah yeli öper sizi alnınızın ortasından. Bu yüzden belki ürperir insan inceden…

Ve güneş tüm ihtişamı ile doğar her şeyi ısıtıp bir saat içinde yakıp kavurmak için… Güneş bu öyle sadece aydınlatmakla kalmaz.

Küçük Ayşe de bu yaz güneşten hissesini almak için baba ocağında idi. Dedesinin küçük tarlasında çevre köylerden, sınırdan gelen kadınlı erkekli işçiler arasına katılmıştı…

Dilleri, renkleri birbirinden farklı bu insanların hikâyesi onu hep cezbetmişti. Her zaman insana bir mücevher gibi bakmayı huy edinmişti. Keşfedilmeyi bekleyen bir mücevher… Herkesin hikâyesi kendi heybesinde…

Peki ya onun hikâyesi? O en çok toprağı seviyordu, çok yakmadığı zaman güneşi… Ve kitapları… Ve evin önünde bağlı koyunlarını… Ve daha birçok şeyi, topraktan gelen birçok şeyi…

 

-1-

Güneş herkese, kendine layık merhabasını çekmişti. Selamlama kısa sürdü bugün yakıcı hâlini alıverdi hemen.

Tarlalar bir mektep gibidir… Çünkü toprak en iyi öğretmendir. Ayşe’nin de bir öğretmeni vardı, ta uzaklarda… Sahi öğretmeni bir element olsaydı ne olurdu?

Her bir fıstık tanesi için eğilen insanlar, rızkının peşinde koşan neferler gibiydi bugün de…

İri yapılı Kobane’li bir işçi abiden duymuştu dün: “Tarlada çalışmak harp etmek gibidir”. Harp deyince kılıç kalkan gelir belki akla ama Ayşe ne dediğini anlıyordu, yani cenk ediyordu kişi, arazi koşulları ile hava ile yorgunluk ile…

Daha ileride yaşı yerinde ama atik, yüzü güzel, saçları ağarmış bir amca vardı. Memleketleri savaşa girmeden önce öğretmenmiş… 17 yıllık bir öğretmen… Güzel fasih bir Arapça ile konuşuyor, İngilizce biliyor, Türkçe anlıyor ve Kürtçe de konuşuyordu.

Sanki bir fıstık bahçesi değil de bir kültür festivali idi…

Bu topraklar dediğimizde aslında hepsi bizim topraklardı ama ayrı düşmüştük işte bir seferinde.

Ayşe de bu öğretmene saygı duyuyordu herkes gibi ona üstaz diyordu. Üstaz’ın bir de on üç yaşlarında bir oğlu vardı… Elinden geldiğince onun yorulmasını istemiyordu.

Bir işçi genç bir kız işçiye “Talibân” diye seslendiğinde, Ayşe genç kıza şaşkınlıkla baktı. Bu ismi televizyonda haber kanallarında duymuştu.  Anlamını sorduğunda, onların topraklarında âdet imiş; tâli (son) bân (çocukların) Taliban, son çocuk demekmiş…

Tuhaf ve yeni şeyleri bilmek ne güzeldi…

Ayşe, Suriye’nin Türkiye sınır köyünde oturup daha sonra iltica eden bu ailelere baktığında, kendilerine çok uzak olmadıklarını gördü, sadece dilleri, usulleri farklı idi.

Sonra dönüp ak saçlı, ak sakallı dedesine baktı, bu haliyle herkesle ilgileniyor, işçileri gayrete getiriyordu. Bir de gençler vardı işçiler arasında. Her birinin ceplerindeki telefondan açtıkları müziklere kulak kabarttı.

İbrahim Tatlıses… Müslüm Gürses… Orhan Gencebay. Bir zamanların arabesk devrinden… Sanki onlar şimdi geçiyordu!

Sahi dillerini dahi bilmedikleri bu şarkıyı nasıl mırıldanıyorlardı? Coğrafya kader miydi?

Neydi hayata karşı hınçları… Bakıldığı zaman aralarında gülüp eğleniyorlardı. Ama en dokunaklı şarkıları, türküleri dinliyorlardı…

İleride ninesi vardı, her düşen fıstığa kutsal bir şeye dokunur gibi hürmetle eğilip toplayışını izledi: “Nimettir” diyordu.

Nimet… Nimetler belki de insanlara dokunuşları ölçüsünde kıymetlenir. Baksanıza fıstık da iki ayrı kıtadan insan toplamış gibiydi.

Peki ya köşede mahzun oturan, başını çeşitli örtüler ile sarıp sarmalamış o genç ve güzel kadın… O neden mahzundu ki?

Sekiz çocuk annesiymiş… Yaşı henüz kırka gelmemiş. IŞİD amcasını ve amcasının çocuklarını, erkek kardeşlerini almış ellerinden. Bakışları kırıktı, artık yıllar geçmiş üstünden… Genç kızları ile geliyordu. Kızları onun tersine aykırı kişiliklerdi…

Ayşe’ye sokulup:

-“Bugün önemli bir gün mü sizin için? Türkiyeli komşularım pirinç ve süt ile yapılmış tatlı bir şey getirdi, çok mesajlar geliyor tebrik için” dediğinde Ayşe gülümsedi:

-“Getirdiği şey sütlaç. Bugün ikramlar yapılır, insanlar sevindirilir bizde. Kimi şeker, lokum dağıtır, kimi oruç tutar” dediğinde bu defa şaşırma sırası kadına geçmişti.

-Bugün sizin için bayram mı?

-Evet, bayram sayılır, bugün Mevlit Kandili.

-Kandil mi o ne demek?

(Kadın Kürtçe ve Arapça biliyordu. Yıllardır Türkiye’de yaşadığı için Türkçeyi de çat pat öğrenmiş, daha da ilerletmek istiyordu.)

-“Kandil” dedi Ayşe: “Sizdeki çıra hani şu üstünde uzun ince cam olan içine yağ koyup yakarsın…”

-“Evet, hâlâ kullanırız” dedi kadın.

Bu, beklediği cevaptı Ayşe’nin.

-Hani onu karanlık bir odada yaktığında şavkı aydınlatır ya odayı. Hani ışık gelir ve karanlık kaçar. Bugün de büyük bir ışık gibi Peygamberimiz doğmuş. Bize bir din getirdi. İnsanlar bunun için seviniyorlar. Sevindikleri için de sevindiriyorlar. Bir de büyük dedelerimiz Peygamberimizin kabrini aydınlatmak için hep kandil (çırağı) göndermişler. O gün bugündür Türkiye’de bu gün özel olduğu için hatırlanır…

Ayşe kendi dilinde böyle şeyleri anlatırdı ama şimdi kadının dilinde anlatması onu sevindirdi. İçinden tarladayım nafile bir ibadet edemedim belki ama en azından Efendimizi anlattım diye teselli buldu…

Bana da öğretir misin Türkçe nasıl söyleniyor Türkiyeli komşularıma eve gittiğimde söyleyeyim?

-Hayırlı kandiller!

-Ha…yır..lı ka.n…dill…ler…

Birkaç kez kendince tekrar etti kadın. Bozuk bir şive ile. Ama yeni bir kıta keşfetmiş gibi görünüyordu.

-“Beni bugün başka bir dünyaya götürdün” dedi Ayşe’ye…

Ayşe belki de tarladaki o savaştan bir komutan edasıyla dönecekti bugün…

Kadın ona tuhaftır “bir leşker (asker) gibisin” diyordu. Bir heybeti de yoktu Ayşe’nin kara kuru bir kız çocuğu idi oysaki…

Ve beklenen o zil sesi kafasının içinde çalındı herkesin, güneş tam tepe noktasına geçmiş günün ilk yarısı bitmişti… Ve öğlen molası, yemek ve namaz için…

Ayşe, arazide namaz kılmayı seviyordu bir yerden duymuştu çocuk iken; namaz kılınan yerdeki canlı cansız her şey ahirette şahitlik edecek diye.

O da uçsuz göğü, bucaksız arzı… Bulutları… Küçük büyük taşları, kayayı her bir toprağı hep şahit kılardı…

Şimdi vakit öğle vakti, şimdi mola vakti… Bakalım ikinci yarıda ne olacak…

-2-

Güneş kimseyi ayırt etmiyordu. Herkesin yakasından tutup sırtından ince terler döktürüyordu. İrili ufaklı çıkınlarda akşamdan kalan yemekler tarlada öğlen yenilsin diye konulmuştu. Bazı yemekler güneş yükselinceye değin bozuluyor, kokuyor, ekşiyordu… O kişinin o gün öğle yemeği olmuyor atmak zorunda kalıyordu. Hele de sulu bir yemek ise peynir kutularından yaptıkları saklama kaplarında. O gün diğer işçiler çağırır o kişiyi sofrasına buyur ederdi.

Ayşe, onların arasında olmaktan çekinirdi onları incitmemek için. İşçiler getirdikleri değişik yemeklerini hep ikram eder, her biri onu ve ailesini ayrı ayrı çağırırdı birlikte yemek için. Ama o ailesi ile otururdu. Onlarınki de farklı olmazdı. Yemeğe dün akşamki pirinç pilavını koymuştu annesi onlar için. Ve yanında buzlu ayran. Dedesi herkesin soğuk içtiğinden emin olmak için öğle arası herkese buzları dağıtırdı.

Sonra güneşin odun közleri yarışı başlardı. Kulplu eski usul çaydanlığı en çok hangisi ısıtacak da demini kaynatacaktı… Çay yorgunluğun tek ilacı idi galiba. Bardaklar doluyor, bulduğu gölgelikte herkes keyifle içiyordu mola bitmeden.

Ayşe de sırtını yaşlı bir ağaca dayamıştı, on yıllar içinde yüzlerce işçi ile çalışmış, çok insan görmüştü. Herkesin gönlünü almayı bilir, dinlemeyi, gönül almayı severdi…

Genç işçilerden biri ah şurada bir uyusam ne güzel olurdu dediğinde, bir teyze lafa girdi; Ayşe tetikte idi, biliyordu bir mesele gelecek ardından veyahut kıssa… Devam etti teyzecik:

-Bir gün bir köyde malı mülkü olan bir aile varmış, bir de genç bir oğlu varmış evin. Tarlada bizim gibi çalışır, çabalar, yorulur akşam olur evine gidermiş. Tarla işi pek zormuş genç ne zaman bizim gibi istirahate geçse gözünü kapatmadan yine işine koyulmak zorundaymış. Bu defa ahdetmiş. Bir gün tüm işleri bitince sadece uyumak için bu tarlaya gelecek ve bu ağaçların birinin gölgesinde uyuyacakmış. Haftalar sonra iş bitmiş, hasat kalkmış. Ve genç evine dönmüş üstünü başını tertemiz yıkamış, karnını doyurmuş, ertesi gün aynı tarlaya gitmiş, gözüne gölgesi en büyük ağacı kestirmiş…

Dinleyen herkesin gözü ışıldamaya başlamış.

-“Ah şimdi dinlenebilmiştir” dedi dinleyenler. Teyzecik lafı aldı ağızlarından:

-Genç başını koyar koymaz gözlerini yummuş lakin bir öyle dönmüş bir böyle… Gözüne uyku girmemiş. Az zaman geçmiş, anlamış uyuyamayacağını, iyi de gözlerden akan o tatlı uyku yine bu tarla da idi. Nerede ki? Nereye kaçmış olabilirdi?

Gencin babası tarladan emeline kavuşmadan dönen genci görünce tebessüm ederek şöyle demiş:

-Ey oğul sana o uykuyu şirin kılan sendeki yorgunluk ve iş yükü idi. Ne zaman ki yorgunluk gitti, vücudun rahata erdi. O uyku artık keyif uykusudur. Rahat uykusu olmaz. Külfetli olan şey tatlıdır. O uykudan istiyorsan o yorgunluğu çekmelisin…

İşçilerin içinden en genci atladı:

-Hiçbir zaman rahat yok yani desene!

Herkes gülüşmeye başladı aralarında… Ve mola bitmişti…

Dumanı üstünde köz de demlenmiş çaylar da bitmişti demliklerde.

Günün yarısı ardında kalmıştı herkesin, diğer yarısı için de ayaklanmıştı herkes.

Ayşe önündeki pilav ve yufka ekmeği bölüştüğü bir kadın işçi ile kalkmaya hazırlanıyordu.

 

-3-

Kendi aralarında hararetli bir şeyler konuşuyordu tüm işçiler fıstık ağacının etrafında toplanırken. Birbirlerine Türkiyelilerin bugün önemli günüymüş diyorlardı.

Ayşe’nin sabah anlattıklarından hoşlanan kadın, aralarındaki öğretmene soruyordu:

-Üstaz bizdeki karşılığı nedir bu hayırlı kandillerin? Bizde nasıl ifade edilir?

Üstaz bilge biriydi, yüzünde alabildiğine bir olgunluk ve vakar vardı. Arapça karşılığını söyledi. Ayşe’ye biraz da uzak olduğundan sadece “nebevî şerife” kısmını anladı…

Güneş batıya doğru ilerlerken sanki neden batıyorum ben diye daha bir kızgın oluyordu. Daha yakıyordu her yeri. Saat ikindinin kapısı… İki saate bitiyordu bugünkü yevmiye… Herkes evine gidecekti.

Bugün kandil ya herkes sevindiriliyordu Türkiye’de. İşçiler de toplanan fıstıklardan ikram istediler. Evlerinde kalan çocuklarına götürmek için. Ayşe’nin dedesi de âdeti bozmadı… Eline aldığı büyük ölçek ile hepsinin önüne fıstık katmıştı.

Herkes eline aldığı fıstık torbaları ve gülen bir yüzle dönüyordu bugün evine… Ayşe küçük yaşlarda sürmeyi babasından öğrendiği traktör ile gelirdi tarlaya… Köyün içinde traktörü kullanan tek kız çocuğu oydu… Babasını taklit etmeyi severdi. Onun gibi usta bir direksiyon ustası olmak için neler vermezdi. Babası gibi kavrıyordu direksiyonu. Onun gibi dik durmaya çalışıyordu üstünde oysa. Tarladan ayrılmak için işçiler de işçi kamyonetine doğru yol almıştı… Evine gitmek için gaz pedalına basacak iken içlerinde yemeğini paylaştığı kadın, üstaz ve birkaç işçi daha belirdi. Bu makina bir deve olsaydı eğer terkisinden tutar gibi tutunmuşlardı motora…

Ayşe kendisine bu denli içten bakan insanların neden yanına geldiğini anlamaya çalışıyordu. Birden hep bir ağızdan “hayırlı kandiller” dediler Ayşe’nin dilinde. Ondan hiç ayrılmak istemiyor gibiydiler… O da onların kandilini tebrik etti…

Dedim ya bu topraklarda insana dair her şey bir Aksa meselesi kadar derin…

Bu topraklarda alın teri, altın teridir…

Ve bilinenin aksine fıstık toplar insanları… Fıstık bahçesinde güzel bir insanlığın inşası için…🌾

 

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir