Bizimle İletişime Geçin

Sinema

Karınca Evine Varınca

Bizi kendimize getiren yolları severiz” der İbrahim Tenekeci. Yol, muhayyilemezin önemli imgelerinden biri. Hayatın, kişinin serencamının, kemalat yolculuğunun, “olmanın”, mukim kalmayışın, tamahkâr olmadan sebat etmenin ifadesidir yol. Yol hikayeleri, tasavvuf edebiyatımızın da önemli temalarından birini oluşturur.

EKLENDİ

:

Bizi kendimize getiren yolları severiz” der İbrahim Tenekeci. Yol, muhayyilemezin önemli imgelerinden biri. Hayatın, kişinin serencamının, kemalat yolculuğunun, “olmanın”, mukim kalmayışın, tamahkâr olmadan sebat etmenin ifadesidir yol. Yol hikayeleri, tasavvuf edebiyatımızın da önemli temalarından birini oluşturur.

Salik yola çıktıktan sonra artık aynı kişi değildir menzile ister varsın ister varmasın…

Şemsi, hayatın rahle-i tedrisinden geçmiş; yollar boyu düşünmüş taşınmış ölçmüş, biçmiş, tartmış; kamyonunun içinde hayat yolculuğunun da seyrinde bir karakter. Uzun yol şoförü olan Şemsi, İstanbul’a nakliye yapmak üzere yola çıktığında kamyonunda bir kaçak yolcu fark eder. Ve yolculuk burada başlar. Kaçak yolcu Fidan’ın ve Şemsi’nin gençlik yıllarından bugüne kendiyle hesaplaşmasının yolculuğu…*

Şemsi, Fidan’ın tedirgin hali sebebiyle onu İstanbul’a götürmek konusunda tereddüt yaşar. Ve Yolların dili ile Fidan’a sorar:

Ters yola girmiş olabilir misin kızım?

Ters yola girince bütün trafik insanın üstüne üstüne gelir, bilesin”

Fidan aksini söylese de , Şemsi cevabından mutmain olmasa da “Gençliğin acı tecrübeler manzumesi” olduğunu bizatihi kendi hayatından bilir ve Fidan’ın kararına çok da müdahil olmaz.

Nedir Gençlik?,

Akılcılık, duygusallık, duygularda istikrarsızlık, kimlik arayışı benlik duygusu, bencillik, kendini yüceltme, aşağılık kompleksi, bağımsızlık arzusu, bağımlılık, isyankarlık, idealizm, hayal kırıklığı, cesaret , mahcubiyet, çekingenlik, tedirgenlik, huzursuzluk, maceraperestlik, kesin inançlılık, şüphecilik, bunalım, hırçınlık, kavgacılık, çabuk sevinme, çabuk üzülme, çabuk heyecanlanma, kararsızlık, güvensizlikler çağı…

Gençlik, karıncanın hâlinin temsilidir. Filmin yönetmeni Nazif TUNÇ Kuran-ı Kerimde tasvir edilen karıncanın bu tedirgin, kararsız, vehimli halinden mülhem bu filmi çekmeye karar verir. Filmdeki karıncamız bir canlı bomba adayıdır. Gençliğinin gel-gitli hallerini fırsat bilen bir terör örgütü tarafından, İstanbul’a canlı bomba eylemini gerçekleştirmek üzere davet edilmiştir. Bu eyleme ulvî amaçlar yüklenmiş, başta Fidan’ın ölen ablası olmak üzere hak sahiplerinin haklarının yerini bulacağına, yolunda gitmeyen düzenin değiştirilebileceği ümidine inandırılmıştır.

Şemsi, Fidan’ı emniyet içerisinde İstanbul’a götürerek bir iyilik yapacağını düşünür fakat bilmeden bir kötülüğe aracılık eder. Hatasını telafi edebilmek için tekrar yollara düşer. Bayezid-i Bistami Hazretleri’nin, Hemedan’dan aldığı hardal tohumuna birkaç karıncanın karışarak Bistâm’a geldiğini görünce karıncaları Hemedan’a götürüp eski yerine, evlerine geri bıraktığı gibi,

Karınca benimle geldi, benimle gidecek” diyerek kendi canını da ortaya koyduğu bir yolculuğa başlar.

Bu noktadan itibaren Şemsi’nin gençliğinden başlayarak kendi vicdan hesaplaşmasını da izleriz. Gençliğinde 80’li yılların sol örgütlerinde yer almış, bedelini ödemiş, sevdikleriyle ve dostlarıyla yollarını ayırmış, yalnızlaşmış bir karakterdir Şemsi. Fidan’ı bulmak için eskiden yoldaşlık yaptığı dostlarının kapısını çalar. He*r bir dostu Türkiye’nin farklı bir orta yaş tipolojisinin temsilidir. Hararetli gençlik döneminde birbirine yoldaşlık yapmış, ardından kendi yolculuklarına ayrı menziller seçmiş kimselerdir bunlar.

Ama benzer kanaati paylaşırlar: Zamane örgütleri onların gençlik yıllarındakilere benzememektedir. Fikriyatı, kavramları, idealleri mesnetsiz, köksüz, amaçsız; fiiliyatları acımasız ve çok yıkıcıdır.

Şemsi’nin kendi yolculuğunda vardığı nokta vicdanın, adaletin, vatanseverliğin, hür bir kalbin, derin köklerden gelen bir bilgeliğin karar kıldığı bir noktadır. Ruhunun karar kıldığı bu yer karıncanın da ait olduğu Hamedan şehrinin bir temsilidir.

Şemsi, “Karıncayı” da alıp yurduna dönebilecek midir?

2020 Önder Yılın Sinema Ödülü

Pandemi sebebiyle vizyona giremeyen film izleyicisi ile buluşmayı bekliyor. Filmin başrol oyuncusu Halit KARAATA 8. Antakya Film Festivalinde en iyi erkek oyuncu ödülüne layık görüldü. Karaata, “Bir hayat tecrübesini” hâl diline dökerek oldukça başarılı bir şekilde Şemsi karakterine hayat veriyor. Ama Fidan’ı eski dostuyla kurtardığı sahnede polis de olsa, “Kahraman ne kaybederdi kahramanlığından?” diyerek küçük bir eleştiride bulunmak isteriz.

5. Önder Kültür Sanat ödüllerinde yılın Sinema Filmi ödülünü alan Nazif TUNÇ imzalı “Karınca”ya kendi yolculuğunda başarılar diliyoruz.

Okumaya Devam Et...

Sinema

Dersu Uzala Filmi Etrafında: Tekno-Kapital İnsan ve Doğadaki Doğal İnsanı Yeniden Düşünmek

Dersu Uzala’nın her şeyin ruhunun olduğunu söylemesi değil, anlamlandırma çabasıydı önemli olan. Anlama ve anlamlandırma en çok sade ve kendiliğinden gelen bir iç ses gibi pazarlıksız olunca harita ruhun haritasına dönüştü Arseniev karakterinde. Bu seyirci filmi seyredenlerdi aynı zamanda. Dönüşümü ateşleyen olaylar yaşantılar örgüsüne takılanlar patika yolda otoban aradılar. Kaybolanlar hissetti.

EKLENDİ

:

Çatışma içimizde başlar. Doğadan yalıtılmış ortamlardan doğaya yapılan her seyir başka bir psikolojik haraketliliğe sebep olabilir. Karşılaşma kaçınılmazdır. Düşünen bir zihin, hala duyarlılığını yitirmemiş her kalp için doğa ya tedavi edici olur ya da hastalıkları arttırıcı olur. Dersu Uzala gibi bir bilge ile karşılaşılmışsa bu çoğunlukla tedavi edici bir sürece dönüşebilir.  Tüm dünyayı hatta tüm evreni hesaplamak, haritalamak ve böylece her şeyi kendi tekno-kapital dünyamız için daha kullanılmaya elverişli hale getirmek isteyebiliriz. Fakat bunu ruhunun derinliklerinde doğanın ritmini metafizik gerilimiyle rezonansa girerek yaşayan biri değiştirebilir. İç doğanın dış doğaya verdiği anlamlar dışımızdaki dünyanın etkileşiminde yanlış bir yola sapmış olabilir. Dış dünya tamamiyle yapay, sentetik ve doğayla uyumsuz bir formata girmişse insanın iç dünyasınının oluşumunda parazit etkiler yapabilir. Hatta bu parazitler yıkıcı bir etki ile hastalığa dönüşebilir.

İnsan tahayyülünün beton bir çerçevede buzullaşıp metalleşmesi karşısında filmdeki eşsiz sahneleriyle ormanın içinde tüm yüklerinden fazlalıklarından arındırması Dersu Uzala filmini seyredilir kılmaya değer. Hangi dolayımlara dolanıp zihnimizdeki hangi şartlanmışlıklara takılıp kalmışsak da sürekli yanan bir mumun alevinde eriyip gidebilecek bir aysbergin hiçbir şansının da olmayacağını unutmamamız gerektiğini kanıtlar niteliktedir bu film. M. Haneke’nin buzullaşma üçlemesinin buzları da eriyebilir. Bu doğal sürekliliğe ne dayanabilir?

İnsan ruhunun otobana değil patika yollara daha uygun olduğunu belirten bilge mimar Turgut Cansever’i hatırladım film boyunca. Köşeli, düz ya da geometrik modern (çoğu zaman da bu modernleşmeyi de başaramamış) mimarinin içinden hayal perdemiz sinemanın ekranında yansıyan çelişkili ruh halimizi patikalaştırdı film. Bir otobana çıkıp son sürat beklentisi içine gimek yerine sahneyi durdurup  bir kenarda doğayı temaşa etmek isteği doğduğunda mumun alevi yandı. Seyirlik ne kaldıysa o bile yeterdi. Nerdeyse kendiliğinden yanan ışık gibi bir anafordu bu.

Dersu Uzala’nın her şeyin ruhunun olduğunu söylemesi değil, anlamlandırma çabasıydı önemli olan. Anlama ve anlamlandırma en çok sade ve kendiliğinden gelen bir iç ses gibi pazarlıksız olunca harita ruhun haritasına dönüştü Arseniev karakterinde. Bu seyirci filmi seyredenlerdi aynı zamanda. Dönüşümü ateşleyen olaylar yaşantılar örgüsüne takılanlar patika yolda otoban aradılar. Kaybolanlar hissetti.

Kurosawa, doğduğu ve yetiştiği nehrin suları kirlenince yumurtalarını bırakamayıp çaresizce uzak Sovyet nehirlerine yüzmek ve yumurtalarını buralara bırakmak zorunda kalan bir somon balığının durumuna benzetmiş ve üzüntüyle ”Japon somonunun doğal olarak yumurtalarını bir Japon nehrine bırakması gerekmez mi” diye sormuştur. Yönetmen Kurusowa yabancılaşmanın sıkıntısını Sibirya steplerindeki ormanlarda mı yıkamalıydı? Anlaşılan o ki başka çaresi de kalmamış gibi. Biz yaşadığımız tekno-kapital dönüşümü hangi sularda ve hangi ormanın patika yollarında temizleriz bilinmez. Fakat bir arınma yaşanacaksa doğadaki sadeliğe, beklentisizliğe ve pazarlıksız oluşa dönüşü de gerektirir. Zamanın mekanda kurduğu ritmik ve döngüsel akış tekno-kapital beyinlerin yaptıkları ile yer değiştirmişse artık insan ne kadar insan kalabilir? İnsan doğaya hâkim olmaya çalışmak yerine onunla var olmak deneyimini yaşadığında gözündeki ışığın onun kalbindeki taşlaşmayı durdurduğu söylenebilir. Dersu Uzala hayatını bir misafir olarak bir çocuğun gözlerinde de devam ettirebilir velhasıl. Bazı filmler tahayyülümüzde öyle yer eder ki bir deneyime dönüşür zihnimizde. Yaşamsal bir pratik olarak kendini tekrar ederek buzullaşmayı durduran bir mum alevi olarak belleğimizde yeniden üretilir. Bu film de o tür filmlerden. Saygı ve selamlarımla…

Okumaya Devam Et...

Sinema

Her Zaman, Her Yerde

Nuri Bilge Ceylan’ın TRT’nin katkısıyla çektiği Bir Zamanlar Anadolu’da, 2011 yılında vizyona girmiş. Senaryo, filme ilham veren özgün hikâyenin yazarı Ercan Kesal, Ebru Ceylan ve Nuri Bilge Ceylan tarafından kaleme alınmış. Film, Ercan Kesal’ın hekimliğinin ilk yıllarında tayin olduğu ve benzer olayların yaşadığı Kırıkkale’nin Keskin ilçesinde çekilmiş. Ercan Kesal, hikâyenin fikir aşamasından senaryo haline gelişini ve bütün adımlarıyla filme çekiliş sürecini Evvel Zaman isimli kitabında anlatıyor. Filmi ve bu kitabı birlikte değerlendirmek sinemaya derin ilgi duyan herkes için ders niteliğinde olacaktır. Kitapta en çok dikkatimi çeken bölümlerden biri de, senaristlerin filme isim aradıkları kısımlar oldu. Doğru ismi bulmak için gösterilen çabaya değmiş ve filme çok isabetli bir isim verilmiş.

EKLENDİ

:

Yazar: Rabia Kanpolat

Sanat, bazı boyutlarıyla kültürden kültüre farklılıklar gösterse de aynı düşünceyi evrensel olarak farklı alanlarda, farklı yollarla seslendirme imkânı da sunmaktadır. Sinema; edebiyat, müzik gibi pek çok sanattan beslenerek; görsel, yazınsal, işitsel  enstrümanları kullanarak toplumu zihinsel olarak inşa etmektedir.

 

Ali Ural, konuk olduğu Trt 2’de yayınlanan Edebiyat Söyleşileri programında “Bir kitabın okuru sayısınca nüshası vardır.” diyor. Bu cümleden yola çıkarak “Bir filmin izleyici sayısı kadar versiyonu vardır.” diyebiliriz. Film, bittikten sonra izleyici zihninde yeniden çekmeye başlıyorsa iyi bir iş çıkarmış ve muhatabına nüfuz etmiş demektir.

 

Bir Zamanlar Anadolu’da benim üzerimde tam da böyle bir etki uyandırdı ve uzun uzun düşünmemi sağladı. Film bittiğinde sıradan bir izleyici olarak zihnimde oluşan ilk cümle “Bu filmde kimse işini düzgün yapmıyor.” oldu. Sonra tek tek doktorun, savcının, komiserin ve diğer rollerin film akışı boyunca sergiledikleri tutumları, katil karakterine  yaklaşımlarını gözden geçirdim. Kurduğum bu ilk cümle iyice koyulaştı zihnimde. Yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgi gibi, görevle kişisel alan arasında da ince bir çizgi var. Bu çizgi aşıldığında toplu bir boş vermişlik çıkıyor ortaya ve bireylerin hikâyesi asıl meselenin önüne geçiyor. Filmde bu olgu; manda yoğurdunun lezzetinden, kuzu etinin güzelliğinden bahsedilen sahnelerle ön plana çıkarılıyor. Bagaja cesetle beraber koyulan kavun sahnesi ise her şeyi tek başına anlatmaya yetiyor.

 

Nuri Bilge Ceylan’ın TRT’nin katkısıyla çektiği Bir Zamanlar Anadolu’da, 2011 yılında vizyona girmiş. Senaryo, filme ilham veren özgün hikâyenin yazarı Ercan Kesal, Ebru Ceylan ve Nuri Bilge Ceylan tarafından kaleme alınmış. Film, Ercan Kesal’ın hekimliğinin ilk yıllarında tayin olduğu ve benzer olayların yaşadığı Kırıkkale’nin Keskin ilçesinde çekilmiş. Ercan Kesal, hikâyenin fikir aşamasından senaryo haline gelişini ve bütün adımlarıyla filme çekiliş sürecini Evvel Zaman isimli kitabında anlatıyor. Filmi ve bu kitabı birlikte değerlendirmek sinemaya derin ilgi duyan herkes için ders niteliğinde olacaktır. Kitapta en çok dikkatimi çeken bölümlerden biri de, senaristlerin filme isim aradıkları kısımlar oldu. Doğru ismi bulmak için gösterilen çabaya değmiş ve filme çok isabetli bir isim verilmiş.

 

Evvel Zaman’da Kesal’ın bazı sahneleri yazarken Kolombiyalı yazar Gabriel García Márquez’in 1982 Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan eseri Kırmızı Pazartesi’yi tekrar okumuş olduğunu belirtmesi beni hiç şaşırtmadı. Romanda özetle, namus meselesi yüzünden işlenmek istenen bir cinayet var, bunu herkesin biliyor ve susuyor olması anlatılıyor. Film, kitaptaki duyguyu izleyiciye geçirmekte çok başarılı olmuş. Bu ikili zihnimde Kanadalı yazar, şair, müzisyen Leonard Cohen’in Every Body Knows parçasının “Herkes biliyor, geminin su aldığını/Herkes biliyor, kaptanın yalan söylediğini/Herkeste bu buruk duygular…” sözleriyle birleşerek iyi bir üçlü haline geliyor.

 

Bir Zamanlar Anadolu’da’nın can alıcı kareleri otopsi sahnesinde göze çarpıyor. Teknisyen Şakir’in doktora “Size de bulaşmasın.” repliği son kareyle birlikte belleklerde kalmaya devam ediyor. Sanat, farklı zamanlardan, değişik coğrafyalardan, birbirinden ayrı yollarla bizlere “aynı” şeyi söylüyor.

Okumaya Devam Et...

Sinema

Bir Başkadır: Yorumun Yorumu

Dizinin ana metni, Türkiye’deki sosyo-politik kutuplaşmanın ve oluşan sosyal mesafe ile bundan kaynaklı belirginleşen-yaygınlaşan önyargıların bir yergisi ya da bu durumun sade bir temsili olarak da okunabilir/okunmaktadır. Bu genel değerlendirmeden sonra dizi ile ilgili yorumlara dair bir başlangıç olarak ana hatları ile söz konusu yorumların dizinin “bir Türkiye manzarasını başarılı bir şekilde sunan bir yapım” olduğuna ilişkin ağırlıklı bir vurguya sahip olduğunu belirtmek gerekir.

EKLENDİ

:

Bir önceki yazının tam olarak devamı olmasa da onun bıraktığı yerden başlayan bu yazı, ağırlıklı olarak Bir Başkadır üzerinden yapılan yorumlara odaklanacak ancak bununla sınırlı kalmayacak. Daha önce de ifade ettiğimiz üzere dizi, ilgili literatürde ve kamusal tartışma mecralarında bir hayli makes buldu. Diziden hareketle kayda değer değerlendirmeler ve eleştiriler kaleme alındı. Genel olarak bu değerlendirmelerde senarist-yönetmenin göstermek istediğinin görülmüş olduğu, yani o, ne anlatmak istemişse o anlatılmak istenenin büyük ölçüde olduğu gibi algılandığını ve anlaşıldığını söylemek yanlış olmayacaktır. Bu anlamda karşıtlıklar üzerine kurulu, kutuplaşmış, biri birinden hazzetmeyen, çoğu zaman birbirini dışlayan bir Türkiye manzarası ve senarist-yönetmen tarafından resmedilen bir hikâye ile bu gerçekliğin eleştirisi ve bu dolayım üzerinden bunların aşılmasına dair bir gönderme yapılır görünürde.

Dizinin metni-akışı, yapısal sorunlarla ilgilenmek yerine biraz da popüler olana dümen kırarak basit ve mekanik bir anlatı ve ikilikler üzerinden bir Türkiye resmi çizmeye koyulur. Basit oluşu, beylik ayrımları karikatürize edişinde, Meryem-Peri, kırsal-kent, hoca/din-bilim, nasihat-psikiyatri vb.; mekanik oluşu ise gerçekliğin diğer pek çok şey açısından yoksunlaşmış ve yoksullaşmış bir formunu oldukça az sayıdaki değişkeni dikkat alan bir belirleyen-belirlenen ilişkisi üzerinden sunmasında yatmaktadır. Örneğin üniversite okumakla örtünme arasındaki zıt yönlü ya da modern yaşam tarzı ile depresyon veya yapaylık arasındaki doğrusal mekanik ilişkide olduğu gibi. Öte yanda dizinin ana metni, Türkiye’deki sosyo-politik kutuplaşmanın ve oluşan sosyal mesafe ile bundan kaynaklı belirginleşen-yaygınlaşan önyargıların bir yergisi ya da bu durumun sade bir temsili olarak da okunabilir/okunmaktadır. Bu genel değerlendirmeden sonra dizi ile ilgili yorumlara dair bir başlangıç olarak ana hatları ile söz konusu yorumların dizinin “bir Türkiye manzarasını başarılı bir şekilde sunan bir yapım” olduğuna ilişkin ağırlıklı bir vurguya sahip olduğunu belirtmek gerekir.

Bu bağlamda diziyi dokunaklı anlatısı ile bu çağın bir tür memleketimden insan manzaraları sunması üzerinden okuyan ya da benzer şekilde diziyi günümüz Türkiye’sinin ustalıklı bir resmini çiziyor olmakla alkışlayan farklı yorumcular diziyle ilgili olarak benzer hususların altını çizmektedirler. Her ikisine de göre de dizi bizi bize anlatan, başka bir anlatımla her kesimi bir arada anlatmaya çalışan bir yapıya sahip. Onlara göre diziyi başarılı kılan en önemli hususlardan birisi budur. Ancak tam da burada, dizinin de göstermeye niyet ettiği şeylerden birisi olan farklı bizlerden müteşekkil bir Türkiye manzarasının tam olarak anlatılamamış olmasına rağmen bunu anlatmış gibi kabul ederek konuşmak gibi bir sorunla karşılaşırız. İronik bir şekilde söz konusu yorumculardan birisi diziyle ilgili yazdığı yazı üzerine yaptığı bir söyleşide, dizideki muhafazakâr karakterlere çok itina gösterildiğini, özellikle bu özenin ve dikkatin gözden kaçmadığını; buna karşın dizideki diğer mahallenin/mahallelerin (seküler) karakterlerinin özensiz ve kaba bir algı üzerinden resmedildiğini dile getiriyor. Gelin görün ki kendisini böyle tanımlamasa bile bir muhafazakârın gözünden de dizideki temsil-resim, hiç de özenilmiş ve gerçekliği bütün boyutları ile olmasa bile ana hatları ile dahi olsa yansıtabilme başarısı göstermiş değildir. Bu da aslında dizinin de bir nevi göstermeye çalıştığı birbirimizden ne kadar habersiz ve uzak olduğumuz; kendi gerçekliğimiz üzerinden var olanı açıklama eğiliminde olduğumuz gerçeğini bir kez daha önümüze koymaktadır. Dolayısı ile söz konusu kabulün (Türkiye manzarası sunulması), aslında kendi algılarımız ve önyargılarımız ile ne kadar sınırlandırılmış ve belirlenmiş olduğunu söylemek bu bağlamda yanlış olmayacaktır.

Sınırlarını ve ilişki boyutlarını tam olarak belirleyemediğimiz farklı biz kategorilerinin temsilinin mümkünlüğünü nazarı dikkate almadan dizinin bir Türkiye manzarası sunuyor olduğunu iddia etmek isabetli ve incelikli bir değerlendirme olmayacaktır. Z. Bauman’ın bir çalışmasında belirttiği “hepimizin hemfikir olduğu gibi” ifadesindeki “hepimizin” kim olduğunu sorgulamamız gerekir, açıklamasından hareketle burada bizin kim olduğunun sorgulanması gerekir. Bu noktada iki sorunla karşılaşırız; bunlardan birincisi bizi nasıl tanımlayacağımız, ikincisi de bu tanımlamadan kaynaklı oluşacak hattın somut-güncel sorunlara ilişkin kavrayışların ve açıklamaların üzerini örtmesine izin verilip verilmeyeceği sorunudur. Bu da bizi ister istemez kültürcü açıklama modeline götürür ki diziyi bu açıdan ele alan bir yorum-değerlendirmede dizinin bu açıdan büyük oranda kültürcü açıklama modeline teslim olduğu ifade edilmektedir. Bu açıdan dizi kültür yoğun niteliği ve bunu Türkiye toplumunun merkezî sorunsalı olarak ortaya koyması ile içinde yaşadığımız geç kapitalizm çağında emekçilere, yoksullara, gündelik hayat idamesi kaygısı taşıyan sınıflarına ve Türkiye’nin diğer meselelerine ilişkin hiçbir şey söylememektedir.

Söyledikleri ve söylemedikleri ile dizi bir nevi kültürcü bir yükle maluldür. Bununla beraber kültürcü perspektifin somut durumun somut tahlili bağlamında gerek Türkiye’deki sosyo-politik fay hatlarının buradan geçmesi-kurulması ve gerekse de kültürcü gerilimin orta yerde varlığını sürdürüyor olması bu konuya eğilmek gerekliliğini ortaya koyar.

Gelenek, suçsuzluğu ispat edilinceye kadar suçludur

“Aynı olaylara tanık olan insanlar, aynı şeyleri görmezler” der Nuri Bilgin Siyaset ve İnsan kitabında.

Dizinin farklılıklardan ziyade negatif temelli benzerlikleri açıkça bir kez daha gösterdiğini ya da teyit ettiğini ve bu anlamda tüm toplum kesimlerinin bir başka olmadığını aksine bir benzer olduğunu oldukça etkili bir şekilde ifade eden başka bir değerlendirmede, aynı zamanda Bauman’ın yukarıda değindiğimiz “biz kimiz” ya da “biz ‘den ne anlamalıyız” sorusu da irdelenmektedir. “Ayrımcılığın bir cephesini görünür kılma tarzı, ayrımcılığın doğasını gizliyorsa, ortada devasa bir sorun vardır” ifadesi ile dizinin kurgusundaki önemli bir handikaba vurgu yapan ve oldukça güçlü açıklamalar dile getiren değerlendirme, öte yandan analize tabi tuttuğu biz-onlar ayrımının bir tezahüründen de kendisini kurtaramaz ve dizideki karakterleri estetik ve ahlaki açıdan irdelerken bu belirli bir perspektif bakıştan kendisini alamaz. Tıpkı yukarıda bir başka yazı bağlamında vurgulandığı gibi dizideki “muhafazakâr karakterlerin çok itinalı bir şekilde kurgulandıkları” önermesinin gerçekliğinde/gerçek-dışılığında olduğu gibi burada da Meryem ve Hilmi gibi karakterlerin “bütün handikapları ve kişisel zaaflarının” bir kenara bırakılması suretiyle birer iyicil öge olarak sunulduğu iddia edilir. “Tamam, Meryem kötü değildir, ama iyi de değildir” der yazar. Ona göre Meryem “[d]ahası kendine kötülük yapmaktadır. Arzusunun üstüne toplumsal ahlakın süngerini çekip canlılığını yitirmiştir. Bundandır ki psişik bir sorun yaşamasına rağmen ruhu dingindir. Bu da onu bir makinaya dönüştüren geleneği masum gösterir.” Dolayısıyla söz konusu yorumcuya göre dizi esas olanı ıskalamakta ve asıl suçluyu yani geleneği deşifre edememektedir. Ve yine dahası, “Meryem’in insanı harcamaktan imtina etmeyen bir geleneğin yükünü taşımadaki istekliliğini erdem gibi işlemek, bilgi konusundaki eksikliğimizi Hilmi’nin kendince okumalarıyla doldurmak… Bunlar, ahlaka ve bilgiye ilişkin Türkiye’nin her tarafında kol gezen sanılara sanat aracılığıyla alan açmaktır.” Bunlar da dizinin ölümcül kusurlarıdır. Tüm bunlar ise neticede “Arzuya karşı ahlaki kodun, insan olmaya karşı cinsiyet rolünün, akademiaya karşı sokağın, argümana karşı sloganın, sistematik araştırmaya karşı bilgi snopluğunun zaferi” olarak dizinin “evrensel değerlerle arasına mesafe koyan şey” olarak karşımıza çıktığı iddia edilir. Böylece söz konusu yorumda gelenek ve onun içinde varlık bulan ahlak, bu şekilde kısa yoldan ve çarçabuk mahkûm edilir; bilginin tek makul ve makbul yolu olarak akademi karşımıza konur ki böylece aslında akademi içerisinden çıkmamış pek çok düşünür-filozof görmezden gelinir ve sonuç yerine yöntem kutsanmış olur. Felsefi olarak tartışmalı bir konu, ahlak kavramı ile rekabete sokulur ve norm ve hakikat burada inşa edilmeye çalışılır. Benzer şekilde bilim tiranik bir unsur olarak yaşamın ve yorumun merkezine yerleştirilir. Nihayetinde yine tartışmalı olan evrensellik kategorisi bir cellat baltası olarak tüm farklı açıklama ve yaşam biçimlerinin boynuna indirilir. Ki bu da tam olarak Fanon’un sömürgecinin yerliye bakışını ele aldığı şu ifadelerini hatırlatır. Sömürgeciye göre yerli, “değerlerin düşmanıdır. Başka bir deyişle o mutlak kötüdür. Yanına yaklaşan her şeyi yok eden çürütücü bir element, estetik ya da ahlakla ilgili her şeyi biçimsizleştiren yıkıcı bir unsurudur…”

Dizinin yorumlarında ilginç bir şekilde göze çarpan bir benzerlik vardır. İster muhafazakâr yorumlar olsun isterse de seküler yorumlar dizinin karakterlerine “bizden biri” muamelesinin yapılamıyor olmasıdır. Muhafazakâr yorumlarda dizideki gelenekselci-muhafazakâr karakterler, örneğin Meryem ya da abisi, bizden bir olarak görülmez. Aynı şekilde seküler yorumlarda da Peri ya da onun ailesi bizden birisi olarak ele alınmaz. Her ikisi, her iki yorum kümesinin kendilik algısı bağlamında karikatürize karakterlerdir. Ancak ilginç olan hususlardan birisi de tam bu noktada ortaya çıkar. Her iki yorum kümesinde de dizinin öteki mahallenin karakterlerinin tam da öteki mahallenin karakterlerine denk geldiği şeklinde bir vurgunun göze çarpmasıdır. Örneğin yukarıda ele alınan yorumların birisinde dizideki muhafazakâr karakterlere ve onların kurgulanmasına itina gösterildiği, buna karşın seküler karakterlere aynı itinanın gösterilmemesinin belirtilmesinde olduğu gibi. Bu anlamda dizi tek tek birkaç bireyin hayatını ve yazgısını, onların benzersizliğine rağmen, daha geniş ölçekte toplumsal bir hayat deneyiminin kendisi olarak sunmakta ve çerçevelemekte başarısız olmuştur denebilir. Zira bu özdeşlik esasında kabul görmemektedir.

Sonuç olarak her yorum kendi dünyasına sadık kalır. Anlamak ve yargılamak ikileminde salınır. Yorum, bir nevi penaltı noktasında topa vurmak gibidir. Etrafımızda hiç kimse olmaz, tamamen kendi dünyamız ve kavramlarımız içerisinden/üzerinden konuşuruz. Ancak bu, yargılarımızın gerçekçi, sağduyulu, yerinde, anlamlı, iyicil, hınçtan azade, restore edici ya da inşa edici bir niteliği haiz olduğu anlamına her zaman gelmez. Hepimiz nihayetinde kendi hakikatimizin ötekinin hakikati karşısında muzaffer olmasına çabalayan kimseler değil miyiz? En azından Bir Başkadır’ın buna dair bir şeyler/çok şeyler söylemeye vesile olan bir çalışma olması hasebiyle dahi olsa başarılı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar