Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Kitabın Ortasından Konuşmak

Eskilerin mesellerinden biz fânilerin nasibine düşen o ki bilgi kıskançlığı dediğimiz şey, kitabın ortasından konuşanların doğrudan koşturdukları menzille çok yakından alâkalı olsa gerek. Menzil aşk olunca, bilgi de sürekli filizlenip boy atan bu onulmaz aşkın duvarlarına tutunarak yol almaya gayret gösteren iflah olmaz dertler sergisi oluyor.

EKLENDİ

:

Kitapla muaşakanın yaldızlı cazibesine talip olanlar en iyi bilenlerdir ki, ışıklı bir yolun yolcusu olmak için adına dünya dedikleri hanın iki kapısından da vazgeçmek gerekir. Bu vazgeçiş, hünerli olmak, bilginin sevgili kollarında hikmetli rüyalar görmek ve aşkla mayalanmış bir ülkenin toprağına tümden ayak basışla mümkündür sadece. Bilgi, arzulanan olunca sırlarından soyunandır çünkü. Sırlarla hemhâl bir zihnin kodları arasında “okumak” kelimesi kadar cazibeye talip olanları sarıp sarmalayan dünyalık hiçbir güç yoktur. Onlar ki, varlığa anlam katan efsunlarla dolu gizin tam ortasından seslenmek isterler biz fânilere. Bilgiyle yaşamak, bilgi için yaşamak, berrak sayfalar boyu aşkın/aşkınlık dolu bir gücün verdiği hazzı, ruhun bütün merhalesinde hissetmek adına çıkılan yolculukta başa gelebilecek her türden cefaya rıza göstermek anlamına gelecektir. Hikmet ve sevgi için yaşamak, aynı zamanda milat kabul etmeyecek denli coşkunluk dolu bir yolculuğu göze almak demektir. Çünkü bilgi gurbete düşmenin nahif söylenişidir bir bakıma.

Eskilerin mesellerinden biz fânilerin nasibine düşen o ki bilgi kıskançlığı dediğimiz şey, kitabın ortasından konuşanların doğrudan koşturdukları menzille çok yakından alâkalı olsa gerek. Menzil aşk olunca, bilgi de sürekli filizlenip boy atan bu onulmaz aşkın duvarlarına tutunarak yol almaya gayret gösteren iflah olmaz dertler sergisi oluyor. Derdiyle hemdert olanlar için ne söylense azdır. Onlar yakalandıkları bu aman dinlemez hastalığın kendileriyle mezar yoldaşı olduğunu da herkesten çok daha iyi bilmektedirler. O yüzden kitaplı bir hastalığın çaresi yine kitapla şifadan geçmektedir. Fakat ne ilginçtir ki, az önce sözünü ettiğim ‘kitabın ortasından konuşmak’ deyimini bizlere miras bırakanların geçmişin karanlık zamanlarına ait vesikalarında gizli kalmış sûretlerini günışığına çıkarmak da en az ortasından konuşulan kitaplar kadar hüzünler barındırıyor.

Rivayetler öyle sıradan değil üstelik; örneğin, bilinen bir mesel olmasına rağmen tekrarında yine de fayda var: Giyotine mahkum edildiği hâlde, kendisine dünyanın dönmediğini söylemesi istenen Galile Galileo bu fikrinden o ân için vazgeçtiğini söyler. Fakat devamında ise tam ayağa kalkarken ‘Eppur si muove’ diye mırıldanır. Yani, “her şeye rağmen yinede dünya dönüyor.” Burada gizlenen aşkınlık hâli, aslında bir gerçeği inkârdan çok, o aşkınlığı yaşamaya, yeniden sarhoş olmaya doğru atılan bir adımdan başka bir şey değil. Yani ortada geriye çekiliş filan yok kesinlikle.

Biraz daha kitabın ortasından konuşalım öyleyse… Yine rivayet edilir ki, İtalya’nın Kroton şehrinde, başına topladığı üç yüz kadar gençle birlikte bir okul kuran ve çalışmalarını özellikle matematik alanında sürdüren Pisagor, ağır baskılar altında geçen uzun yılların ardından anlamsız propagandalardan bıkmış bir şekilde sadece düşünmektedir. Kurduğu okul, bilim adına yaptığı yenilikleri ve buluşları sindiremeyen birtakım siyasî çevrelerle birlikte yobazların kışkırttıkları halk tarafından ateşe verilir. Acı olan şudur ki, aşkınlık hâlinin insanlığa sunduğu katkılar, onun ve öğrencilerinin ne yazık ki alevler arasında yanarak ölmesiyle bitivermiş değildir. Kül olan hiçbir şey yoktur ortada. Kül olan sadece bilginin acıttığı küçücük beyinleriyle, yeniliğe kapalı zavallı bir güruhtur.

Peki ya Sokrates? Kitabın ortasından konuşanlar bahsinde ona dair rivayeti dile getirmemek mümkün mü? Sonraki yüzyıllar içinde, antik Yunan filozofunu anlatan Platon ve Ksenophon’a bakılacak olunursa, basık burunlu, patlak gözlü, sarkık dudaklı ve göbekli olan filozofumuz, alçak gönüllü, tertemiz alışkanlıkları ve yaşamı olan, felsefeden başka da bir meşgalesi olmayan biridir. Çevresinde oluşturduğu etkiden ürken dönemin idarecileri tarafından hakkında açılan davalar neticesinde gençleri kötü yönde etkilediği gerekçesiyle ölüme mahkûm edilir. Kötü örnek aslında tam olarak şudur: Ahlak felsefesinin kurucusu olarak kabul edilse de, Platon’un “Sokrates’in Savunması”nda anlattığı kadarıyla o, şehrin tanrılarına inanmamak onların yerine başka tanrılar koymak ve böylece gençliği zehirlemekle suçlanarak baldıranla vücudu ortadan kaldırılır. Ne var ki düşünceleri kitabın tam ortasından günümüze kadar okunmaya devam eder.

İskenderiyeli Hypatia sanki Sokrates’ten çok farklı bir kader mi yaşamıştır? Elbette hayır. Bu Yunan filozof, matematikçi ve astronom, dönemi içerisinde İskenderiye Kütüphanesi’nde felsefe, matematik ve astronomi üzerine dersler verir. Yeni Platonculuk öğretisine bağlıdır. Ancak bir süre sonra politik meselelerden dolayı, İskenderiye Valisi Orestes ile İskenderiye piskoposu Cyril arasında anlaşmazlıklara sebebiyet verdiği ve siyasî gerekçelerle 415 yılında kıptî Hristiyan bir çete tarafından taşlanarak öldürülür.

Bir de Danton var elbette. Şu çok da uzak olmayan yakın tarihin en merak edilen figürlerinden biri olarak. Avukat ve politikacı olmasının yanında ateşli bir Fransız ihtilâlcisi olarak nâm salmıştır. Jakobenler kulübünde de yer alarak kralın idamına evet oyu kullanmaktan hiç çekinmez. Ansiklopedilere kadar giren ve dönemin tablosunu çok iyi yansıtması bakımından söylediği, “Bu kadar terör fazla.” diyerek Desmoulins ile birlikte “İnsaflılar” hareketini başlatır. Ancak aralarında birçok bozguncunun da bulunduğu bu hareket, bir başka ateşli temsilci olan Robespierre tarafından acımasızca ezilir ve parçalatılır. Yakalandığında iyi bir hatip oluşuna rağmen, devrimin yemi olmaktan o da kurtulamaz. Yargılamada, Robespierre onu halk karşısında iyice köşeye sıkıştırır, ardından mahkeme heyeti davayı halka kapalı biçimde birkaç gün daha sürdürdükten sonra idama mahkûm ederek, tıpkı öncesinde başkalarına olduğu gibi bu kez de onun başını giyotine gönderir.

Ve İmam Ebu Hanife… İslâm’ın dört fıkıh mezhebinden birisi olan Hanefi mezhebinin kurucusu ve sünni fıkhının en büyük üstadı sayılan İslam fıkıh ve hadis bilgini. Asıl adı Numan İbn-i Sabit olup sevenlerince ismi İmam-ı Azam unvanıyla birlikte anılır. Ebu Hanife, bütün zorlamalara rağmen, Emevi ve Abbasi saltanat sahiplerine hiçbir zaman boyun eğmez. Bununla birlikte, yönetim anlayışını onaylamadığı Abbasi devletinin ikinci halifesi Ebu Cafer el-Mansur tarafından Bağdat’ta hapsettirilip işkence yaptırıldıktan sonra zehirletilerek şehit edilir. Kurucusu olduğu mezhep, vefatının ardından İslâm dünyasının büyük bir kısmına yayılır. Selçuklu sultanı Melikşah’ın vezirlerinden Ebu Sad-i Harezmi, Ebu Hanife’nin kabri üzerine bir türbe ve çevresine bir medrese yaptırır.

Hallac-ı Mansur’u unutmak mümkün müdür peki? Bu spiritüalist yazar ve mistik şairin hayatına dair bilgiler o kadar az ki… Onun, Allah’ta eriyip yok olmak, yani fenafillah anlamında söylediği “En-el Hak”, “Ben Hakk’ım” sözü üzerine tutuklanır. Aleyhinde süren faaliyetler dönemin yöneticilerini harekete geçirir. Vezir Hâmid Bin Abbas tarafından idam isteğiyle hâkimler heyetinin önüne çıkarılır. Hakkındaki delillerin yetersiz olduğunu söyleyen hâkimler idamı için hüküm vermekten kaçındıklarından mahkeme uzun sürer. Fakat Vezir Hâmid’in etki altında olduğu apaçık belli olan ısrarlı takibi ve baskısı karşısında Mâlikî kadısı Ebû Ömer Muhammed Bin Yûsuf el-Ezdî tarafından idamına hükmedilir. Bununla birlikte, Hanefi kadısı İbn Behlül’ün muhalefetine rağmen bu hüküm diğer kadılara ve şahitlere imzalatıldıktan sonra Halife Muktedir-Billâh tarafından tasdik edilince Hallâc, Bağdat’ın Bâbüttâk denilen semtinde önce kırbaçlanır. Ardından burnu, kolları ve ayakları kesildikten sonra idam edilir. Sonrasında ise, başı kesilerek Dicle üzerindeki bir köprüye dikilir. Gövdesi yakılıp külleri nehrin sularına savrulur. Kesik başı da iki gün köprüde dikili bırakıldıktan sonra Horasan’a gönderilerek bölgede dolaştırılır.

Doğrusu kitabın ortasından konuşuyor olmanın, toplumlar ve yöneticiler üzerinde olumsuz bir tesir bıraktığını anlamak için Amerika’nın yeniden keşfini beklemek gerekmiyor. Her ne kadar kitapla muaşakanın ruhlara verdiği dinç duygular mübarek sayılmış olsa da bilginin sevgiyle açtığı kollarına bağlı kalmak her zaman mümkün olmuyor. Bilgiyle yetişen bir hafızanın geçmiş ve gelecek adına söyleyecekleri muhakkak ki felsefenin o geniş bahçelerinde bir yankı bulacaktır. Ne var ki insanlık boyunca bilgi merkezli o ışıklı yolun yolcusu olmak için, adına dünya dedikleri hanın iki kapısından da vazgeçmek gerekir. Bu vazgeçiş, hünerli olmak, bilginin sevgili kollarında hikmetli rüyalar görmek ve aşkla mayalanmış bir ülkenin toprağına tümden ayak basışla mümkündür sadece. Gerçek ise üzerinden yüzyıllar geçmiş olsa bile bir gün mutlaka bütün varlığıyla ruhunu gösterecektir biz fânilere.

 

 

 

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Edebiyat Dünyasından İlginç Anekdotlar

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi. Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

EKLENDİ

:

Eski aydınlarımız, yazılarına ve konuşmalarına sık sık bir beyit ya da şiir alıntısı yaparak zenginleştirir güzelleştirir ve zenginleştirirlerdi. Edebiyatçılar arasındaki tartışma ve seviyeli kavgalar, zevk verir ve herkes kendine göre dersler çıkarırdı bunlardan… Bu nedenle şiir ve edebiyat kültürü günümüze de aktarılmalıdır, sızmalıdır yazı ve konuşmalara… Edebiyatçıların ilginç konuşma, davranış ve yaşantıları örnek alınmalıdır daima…

Psikolojik tahlil ve karakter özellikleriyle kişiliğimizin olgunlaşması ve derinleşmesi için büyük, köklü ve örnek alanlarımızdır bu anekdotlar. Bu yazımızda birtakım yaşanmışlıkları gündeme taşıyarak okuyucunun zevkli vakitler geçireceğini tahmin etmekteyiz.

Ziya paşa ve Namık Kemal, çok iyi dost ve arkadaştırlar. Ziya Paşa, Harabat adında bir şiir antolojisi hazırlamak ister. Arkadaşı Namık Kemal’den yayımlanmış ve yayımlanmamış şiir ve yazılarını ister. Oldukça kıskanç olan Namık Kemal, “Davul boynumda tokmak neden Ziya Paşa’nın elinde olsun” düşüncesiyle kendi yazdığı şiirleri vermez.

Harabat yayınlanınca, mal bulmuş mağribi gibi hemen harekete geçen Namık Kemal, alır eline kalemi ve başlar kritik ve tenkide… Ziya Paşa, Fuzuli`yi Harabat’ın önsözünde şiir kalıpları içinde anlatırken:

“Yanıktır o şairin kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı”

Dediğinde, Namık Kemal hemen kaleme sarılır ve onu alaya alır. Namık Kemal, bu yöntemiyle kimi zaman nükteden yararlanmayı da ihmal etmez. Nitekim Ziya Paşa`nın Fuzulî hakkındaki sözlerine mukabil Namık Kemal, nüktedanlığını konuşturur. Namık Kemal, muhatabının Fuzulî hakkındaki söylemini alelade bulduğunu ima ederek istihza ve alaylı bir dil kullanır. “Hele Fuzulî için tanzim buyurulan:

“Yanıktır o âşığın kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı.”

Beytini okudukça, kendimi Harabat`da (Meyhane’de) değil, Bahçekapısı lokantalarında zan ediyorum. Af buyurursunuz amma şu “ciğer kebabı” mazmunu (imgesi) ne kokmuş söz ne iğrenç tasavvur! Demekten bir türlü kendimi alamayacağım. Fuzulî Divan`ını kedi yavruları için mi söylemiş, yoksa Arnavutların manda yuttu dedikleri meşhur kitap mıdır?”

Necip Fazıl ve Sezai Karakoç çok iyi ahbap, ya da Necip Fazıl üstat, Sezai Karakoç da onun bağlısı ve çok sadık bir öğrencisidir. Öğrenciden öte samimi ve candan manevi bir evladıdır. Necip Fazıl ona, “Benim kara gözlü Seza’im” diye hitap eder.

Necip Fazıl, Ankara’ya gittiğinde daima Sezai Bey’le görüşür ve hoşça vakit geçirirlermiş. İşte bir “yelek” hikâyesi…

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi.

Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

Cahit Sıtkı Tarancı, Cumhuriyet döneminin büyük şair ve yazarlarındandır. Aynı zamanda çok iyi bildiği Fransızcasıyla iyi bir çevirmendir de… “Otuz Beş Yaş” şiiriyle özdeşleşen Tarancı, “sanat için sanat” anlayışına bağlı kalır. Şiirlerinde en çok yaşama sevinci ve ölüm temalarına yer verir. Ayrıca yitik aşklar, mutlu sevdalar, yalnızlık, yaşadığı bohem hayatın buruklukları, çocukluk özlemi de şiirlerine konu olmuştur zaman zaman. Küçükken yaramazlık yaptığı için babası tarafından pencereden aşağı sarkıtılmıştır. O günden sonra ölümden korkmuş ve eserlerinde sürekli “ölüm” temasını işlemiştir.

Özdemir Asaf: 11 Haziran 1923’te Ankara’da doğar. Asıl adı Halit Özdemir Arun’dur. İlk ve ortaöğreniminin bir bölümünü Galatasaray Lisesi’nde yapar. 1942 yılında Kabataş Erkek Lisesi’nden mezun olur.

İstanbul Üniversitesi’nde, önce Hukuk Fakültesi’ne, sonra İktisat Fakültesi ve Gazetecilik Enstitüsü’ne devam etse de 1947’de yükseköğrenimini yarıda bırakır. Bir süre sigorta prodöktörlüğü yapar. ‘Zaman’ ve ‘Tanin’ gazetelerinde çevirmen olarak çalışır. 1951’de Sanat Basımevi’ni kurarak matbaacı olur…

“Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin,

Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin.

Bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır bir güldürür,

Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin.”

Veya:

“Sana gitme demeyeceğim.

Üşüyorsun ceketimi al.

Günün en güzel saatleri bunlar.

Yanımda kal.

Sana gitme demeyeceğim.”

Gibi güzel şiirleri vardır. “R” harfini söyleyemeyen şair… Bir gün matbaadan çıkıp Karaköy’e gitmek için bindiği taksinin şoförü sorar: “Neğeye biğadeğ?”  Utancından “Kağaköy” diyemez, “Eminönü” der. İner. Oradan Karaköy’e kadar yürür.

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Hilalin Yüreğinde Kutlanan Sevda

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı/ Gönül gözüme kazıdım/ Göz değmesin diye./Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim/Nefrete baş eğmesin diye./ Bıraktım hiç duyulamayan/ duygulara/ Hüzün gecelerinin yalnızlığını./ Bir serçe kadar hür ve narin, /Güvercin gerdanlığı gibi masum7 Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

EKLENDİ

:

Bir tutam çırpınıştı hayat
Budaklanan kırılası dallara.
Kurşun attım kırmak için
Yüreğimin karanlık zincirini.
Gecenin koynunda sayıkladım
Sonsuzluk hasretini.

 

En koyu ve zor gecesi hayatın,
Sevdasız yürümek
Bitimsiz gecelerin omuzlarında.
En acı ıstırabı imtihanın,
Kor ateşi tutabilmek avuçlarda!

 

En güzeli nefes almanın,
Göz kırpabilmek
Kör sanılan yıldızlara.
O yüzden kuşanırdı yüreğim
Hüznün muştusu geceyi.

 

Gözbebeğimde sakladım
Ve hilalin yüreğinde kutladım
En kutlu sevdayı
Maveraya uzanan
Yıldızlara varabilmek için.

 

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı
Gönül gözüme kazıdım
Göz değmesin diye.
Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim
Nefrete baş eğmesin diye.

 

Bıraktım hiç duyulamayan duygulara
Hüzün gecelerinin yalnızlığını.
Bir serçe kadar hür ve narin,
Güvercin gerdanlığı gibi masum
Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Yunus Emre Divanı’nda Berceste Beyitler

EKLENDİ

:

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar