Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Köşesinde Aşkı Dokuyanlar

İnsan, iyi, doğru ve güzel adına söz söyleyen değilse nedir? Söz söyleyen bir varlığın, insan kalabilmesi iyi, doğru ve güzel bahsiyle şenlendirmiyorsa gönülleri ve ruhları, bir köşeye çekilip ruhsuz, insicamsız, heyecansız bir sahne gösterisine niçin ihtiyacımız olsun ki? Açıkçası, dünyanın aşkla döndüğünü kabule yanaşanların tarafında durmakla, kendi köşemi sessizce şenlendirdiğimi düşünüyorum. Çünkü biliyorum, bir tek ‘Sevgili’nin adıyla yaşayanlar unutulmayacak bu âlemde.

EKLENDİ

:

Önceleri endazeye gelmez tarafıyla, başı insanlarla hoş olmayanları yadırgamak, hatta kınamak dâhi kolaydı. Onların hâneberdûş hâllerine sinmiş o pek anlaşılmaz tavırlarına bakarak fallar tutmak, tahminler yürütmek de hayırhah bir tutum olarak hoş görülür idi. Nedir, bu hâllerin, uzlete çekilmiş, dünyayı bir kenara koyvermiş manzarası içinde “anlamak” başlı başına bir çabayı da gerektirirdi. Birer gölge hâlinde evlerin kuytu odalarında, kimseciklerin uğramadığı, başlarını dâhi uzatmadığı saatlerde sessizce okumaya, yazmaya, düşünmeye duranların encamına dair kim bilir ne hikâyeler okuyup dinlemişizdir. Sessizliği yurt edinmiş böyleleri için hayat, daima ısmarlama bir kader gibi görünmüştür gözüme. Ismarlama bir kadere boyun eğenler için yaşamak ise, sessizliğin boğduğu zamanlarda görünür kılınmıştır çoğunlukla. Habersiz, umursamazlık konfetileri eşliğinde köşelerini mamur etmeye yeminli bu gölgelerin ağırlığı, çoğu zaman kendi varlıklarından bile etkileyici, yer yer de merakları büsbütün kamçılayıcı olmuştur.

Başı insanlarla hiç de hoş olmayanların hikâyelerinde saklı duran gerçek, onların dünyaya hiç tamah etmeyen tarafları olduğu kadar, tutmuş oldukları sessizliği sonuna kadar hak edişlerini haklı çıkarmaya çalıştıkları çabalarında gizlense gerek. Bu saflığın en berrak hâlini aşk ile yaşayanlar olduğu gibi, aşktan da öte bir aşkınlığın içinde dünyayı büsbütün unutanlar da biz fanilere hayret verici görünmüşlerdir. İlginçtir Balzac, günde en az on altı saat çalışırken düzinelerce kahve içtiğini, hatta bir yazarın kahve içmeden yazamayacağına inandığını söylediğinde, bu düşüncesine hiç de inanmak gelmez içimizden. Zira o, koyu kahvenin geceler boyu gizli köşesinde sessizce avuttuğu gizemli dünyasıyla, aklından geçirdiği dört binin üzerindeki kahramanlarının ümitsizliğine hayıflanıyordu aslında. Uçlarda yaşamış olsa bile, onun hüzünlü zamanları hep yazarken açığa çıkar; oburluğu yanında ilişki biçimleri, fütursuzluğu, kirliliği hep kafasının içinde yaşayan adamlara özgü bir esrar katıyordu ona.

Ne var ki hayat, kendi gölgesinin bile uzağında yaşayanlar için huzur dediğimiz dünyalık zevki onlardan da esirgemiş değil. Hatta kimseciklere aldırmadan kendi sessiz köşeciklerinde sürdürdükleri bu hayat, terennümü hayli zor yetenekler de bahşedivermiş onlara. Kalbî coşkunluk, manevî lezzet ve sekerata meyyal taraflarıyla hepsinin sofralarında buldukları nimet, şükür vesilesi olmuş. Doğrusu, ömrün bereketli zamanlarını uzlette arayanları anlamak, kalbin hâllerine dair merakları uyandıracak nitelikte. Uzlet, hele de yazı adamlarının dünyasında uzlet, bütünlük hâlinde içsel bir manifesto olarak okunsa yeridir. Onları satır aralarına çağıran sessizlik, çağıran o nahif sessizliği satır aralarında bulduklarından olsa gerek. Bu yüzden “anlamak” sözcüğü suskunlaşıyor bu kayıtsızlık karşısında. Çünkü onlar, anlamak kelimesinin kalbî tarafında durduklarından emin bir kalple yaşıyorlar o kutlu sessizliği.

Bakın nasıl da unutuyordum, sözcüklerle konuşanlar için susmak, kendi köşeciğinde eser büyütmenin hazzıyla dolu dolu yaşamak, öyle sanıyorum ki Fazıl Hüsnü’nün hayâl dünyasıyla seslenmektedir hepimize: “Masallarda açılan kırk haramiler gömüsünün kapısındaki ‘sesi’ bulmaya çalıştım. O kapılar belirli üç sözcüğün söylenmesiyle açılır kapanırdı. İşte bu üç sözcük bana sözcüğe önem vermenin, değer vermenin ilk öğretisiydi. Kapının önüne gelen kırk ‘eşkıya’nın, fısıldadıkları üç sözcük ile dağın kapısı nasıl açılabiliyor, diye düşünürdüm. Buldum da: Yerinde söylenmiş üç sözcük, olanaksızlıkları olumlu kılar.” Sözü hiç yormadan büyütüp yetiştirenlerin varlığı için ne söylenmiş olsa azdır. Biz faniler için, “Önce kelâm vardı” cümlesinde saklı duran anlamın karşılığı olarak hissedebilmek, sezebilmek dışında ne murad edilmiştir pek bilemiyorum fakat kendi ıssızlığıyla eser büyütenleri her şeye rağmen anlamak istiyorum yine de.

Teslimiyeti ruhunda hissedenlerin bu aşkın hâllerine sinen varsıllığın müthiş zenginlikler ihtiva ettiğinden eminim. Hayatı köhnelik sanılan lütuflarla dolu bir amaç için güzelleştirenlerin varlığına sevinebiliriz şüphesiz. Özelikle gecenin belirli vakitlerinde, ıssızlıkla mamur sanılan şenlikli, muhkem kalelerine çekildikten sonra onlar, insanın ve anlamın hayat karşısında neye karşılık geldiğini en müstesna araçlarla dile getirmektedirler. Bir yazı olur bazen bu; kurulu bir çatının duvarlarını örmek olur; romandır belki de, belki de uzun zamandır bir türlü ayaklanmayan bir hikâye, bir nota, bir üfleyiş bütün ruhlara… İşte Hasan Ali Toptaş, bu içsel huzuru ördüğünde neler hissettiğini bakın nasıl ifade ediyor: “İnsan, insan yapımı yalnızlıklarla ezelî yalnızlığının toplamıdır; bundan hiçbir zaman kurtuluş yok. Metinlerimdeki kalabalığa gelince; her şeyden önce ben dünyayı öyle algılıyorum. Dünya bir mahşer yeri… Belki böyle bir algı yüzünden, metinlerimin mimarisi de öyle oluşuyor.”

Anlam arayışının ucunda bekleyenler için sevmek, sessizlikle halvet bir ruhun ve kalple mukayyet bir aklın insicamlı titreyişleriyle eş anlama geliyor olmalı. Aynı güzelliği manevî âlemlere uzatan bakışların bu kalbî yolculuklarını hep çok sevmiş ve merak etmişimdir. Güzellik, tarifi ruhla mümkün olan bir farklılık taşıdığı müddetçe, -ki hep öyle de olacaktır- aşkın olmanın bu değişik boyutunu anlamak adına söylenen her cümle mübarektir şüphesiz. Kendi köşesinde aşkı dokuyan için güzellik ise güzel olana ulaşmak arzusunu sürekli bileylemektir derim. Bileylenen arzunun güzel karşısında titreyen dudağı, gören kalbi olmak, gerçek adına az şey midir? Hem, inancım odur ki, huzur adına gecenin bir vaktini duru bir gönül sadeliği içinde aşkla harmanlayanlar hatırlanacaktır bu kısa misafirlikte.

İnsan, iyi, doğru ve güzel adına söz söyleyen değilse nedir? Söz söyleyen bir varlığın, insan kalabilmesi iyi, doğru ve güzel bahsiyle şenlendirmiyorsa gönülleri ve ruhları, bir köşeye çekilip ruhsuz, insicamsız, heyecansız bir sahne gösterisine niçin ihtiyacımız olsun ki? Açıkçası, dünyanın aşkla döndüğünü kabule yanaşanların tarafında durmakla, kendi köşemi sessizce şenlendirdiğimi düşünüyorum. Çünkü biliyorum, bir tek ‘Sevgili’nin adıyla yaşayanlar unutulmayacak bu âlemde.

Hatırladığı müddetçe unutulmayacak olanlara bin selâm olsun…

 

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Yunus Emre Divanı’nda Berceste Beyitler

EKLENDİ

:

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Köy Odaları ve Çekirge

Çocukluğumun köy odalarını unutamam, bir mektepti köy odaları. Akşam karanlığı çöktü mü köy odası kapılarını daimi müşterilerine açardı. Kıdem ve bilgisine göre başköşedeki divanda yerlerini alan bıyıklılar, az da olsa sakallılar ve sağlı sollu oturan köyümün gençleri… Bizim gibi gençliğe adım atmak için sırasını bekleyenler de kapıya yakın oturur ve hizmet ederdi. İkram genellikle su, bazen de ayran olurdu. Daha sonraları nadiren çay, suya eşlik etmeye başladı. Laf lafı açar, söz sözü çağrıştırır, kış gününün uzun geceleri, muhabbetle dolardı. Bize laf düşmezdi tabii, biz de içimizden kimini onaylar, kimine itiraz ederdik; buna sansür yoktu.

EKLENDİ

:

Çocukluğumun köy odalarını unutamam, bir mektepti köy odaları. Akşam karanlığı çöktü mü köy odası kapılarını daimi müşterilerine açardı. Kıdem ve bilgisine göre başköşedeki divanda yerlerini alan bıyıklılar, az da olsa sakallılar ve sağlı sollu oturan köyümün gençleri… Bizim gibi gençliğe adım atmak için sırasını bekleyenler de kapıya yakın oturur ve hizmet ederdi. İkram genellikle su, bazen de ayran olurdu. Daha sonraları nadiren çay, suya eşlik etmeye başladı. Laf lafı açar, söz sözü çağrıştırır, kış gününün uzun geceleri, muhabbetle dolardı. Bize laf düşmezdi tabii, biz de içimizden kimini onaylar, kimine itiraz ederdik; buna sansür yoktu.

Yine bir gün, köyümün köy odasından ve “imece” gibi bazı güzel geleneklerinden, arkadaşım Murat’a bahsedince; “Benim de çocukluğum köyde geçti, bazı şeyleri ben de özlüyor, senin gibi yâd ediyorum, gel farklı bir şey yapalım” dedi. Merakla; ”Hayırdır Murat, maziye yolculuk mu düşünüyorsun yoksa” dedim. “Öyle bir şey abi. Çarşamba günü köye gidelim, bizim arada bir kullandığımız, şark odası formatında odası da olan bir evimiz var, arkadaşlara da haber verelim, bu geleneği canlandıralım.” Format tartışıldı, kararlar alındı, duyurular yapıldı. Çarşamba günü gelince biraz meyve ve kuruyemişle, tabii semaversiz olmaz, eksi yirmi derecede, karlı bir havada Muratların köy evinde toplandık. Benimle on bir kişi olduk.

Herkes yerini alınca, Latife ile Mahmut; “Yıldırım ağa bugün gündemde ne var?” diye sordu. Demek ki en yaşlı bu fakiri gördüler ve oturum başkanlığını bana tevdi ettiler böylece. Diğer arkadaşlar da baş göz hareketleriyle bu görevlendirmeyi tasvip edince, şöyle dedim: “Arkadaşlar madem yetkiyi bana verdiniz, Yakup çayımızı hazırlayadursun, Selami sen bir aşır oku, sonra Muhsin, bir kıssa sen anlat, İbrahim, bir kıssa sen anlat! Müsaade ederseniz bu fakir de size bir dizi anlatsın. Cüneyt, senden de bir uzun hava bekliyoruz. Necmi ney ile eşlik etsin, gerisi de size kalmış, cümbüş başlasın, Sadullah, sen de sobayı odunsuz bırakma, bizi üşütme oğlum.

Selami’nin okuduğu aşırdan sonra Muhsin sözü aldı: “Arkadaşlar, duyduğumuza göre eskiler köy odalarında toplanır cenk okurlarmış, ben cenk bilmem size Ebu Dücane’yi anlatayım. Ne de olsa öğretmeniz. Efendimiz (sav), Uhud Savaşı öncesi, kılıcını sahabe-i kirama göstererek; “Bu kılıcın hakkını kim verir?” dedi. Oradakiler sordular:

– “ Ya Rasulallah bu kılıcın hakkı nedir?”

– “Kılıç kırılıncaya veya şehit oluncaya kadar savaşmaktır” buyurdu.

– “Ben veririm Ya Rasulallah!” diye bir ses duyuldu. Ses duyuluyordu ama sesin sahibi gözükmüyordu. Sesin sahibi Ebu Dücane’ydi. Kısacık boyu ve çelimsiz bedeniyle kalabalığın içinde kaybolmuştu. Efendimiz sanki duymamış gibi tekrar sordu. (Belki de duydu da hakkını veremez bu çelimsiz bedenle diye düşünmüş olabilir.)

İkincide de Ebu Dücane‘den başkasından ses çıkmadı. Üçüncü defa yine sordu. Yine sadece Ebu Dücane: “Ben veririm Ya Rasulullah!” deyince, Efendimiz; “Gel ya Eba Dücane!” dedi ve kılıcını onun beline taktı. Kılıçla beraber, bir ileri bir geri göğsünü gere gere yürüdü, boyunun kısalığından kılıcın ucu neredeyse yere sürtüyordu, tabiri caizse havayla karışık bir volta attı. Sahabeden bazıları dediler ki, Ya Rasulallah Ebu Dücane’ye ne oluyor, bu yaptığı kibir değil mi?”

Efendimiz: “Hayır bu kibir değil, o kılıcı taşımanın vakarıdır” buyurdu.

Peygamber kılıcını taşımanın verdiği sevinçle şiirler söyleyerek düşman saflarına daldı, kahramanca savaştı. Müslümanların büyük sıkıntılara düştüğü sırada paniğe kapılmayıp Hz. Peygamber’in etrafında toplanan otuz sahâbiden ve onun için ölüm biatı yapan sekiz kişiden biriydi Ebû Dücâne. Hz. Peygamber’in dişinin kırıldığı ve etrafının sarıldığı bir sırada, vücuduyla bir kalkan gibi onu korudu. Birkaç düşmanı daha öldürdü ve şehit oldu. Efendimizin kılıcının hakkını vermenin mutluluğu ile fani dünyaya veda etti.

Hz. Peygamber ona, “Allah’ım! Hareşe’nin oğlundan ben nasıl razıysam sen de razı ol” diye dua etti” dedi, sanki bir şeyler daha diyecekmiş gibi dudaklarını titretti, diyemedi ve birden sustu.

Uzunca bir sessizlik oldu, hemen herkes Ebu Dücane’ye gıpta etti. Aslında kimse konuşmak istemiyordu ama ben konuşmak zorundaydım. Program akışına göre sıra İbrahim’e gelmişti, “Hadi bakalım İbrahim söz sende” dedim.

İbrahim kısa bir susma taksiminden sonra, kısık bir sesle; “Muhsin kardeşimiz, bizde konuşacak mecal mi bıraktı, ben bir daha ki sefer size Abdullah b. Mesud’u anlatayım inşallah. Bugün beni mazur görün” dedi.

“Arkadaşlar İbrahim haklı ama vakit henüz erken, ben size bir diziyi ve dizinin kahramanını anlatayım da kasavetimiz dağılsın biraz” diyerek 1978’lerde izlediğim ve bende derin izler bırakan diziyi anlatmaya başladım.

“Zulüm üzerine kurulduğundan olsa gerek ABD diye bilinen ülkeyi de insanlarını da sevemedim. Tabii tövbe edip hakikati ikrar edenler müstesna. Kristof Kolomb yolunu kaybetmiş, bilmeden yeni kıtaya çıkmış ve böylece hayatta kalmayı başarmış. Kolomb’un çıktığı bu kıtada yetmiş beş milyon Kızılderili yaşıyormuş. Sonrası malum, dünya nüfusu sürekli artarken Kızılderili nüfusuysa sürekli azalmış ve beş milyona kadar düşmüş. Nasıl ve neden düştüğü herkesin malumudur. Anlatacağım dizi bu birleşik ülkede çekilmiş. Çocukluk yıllarımda Kung-Fu diye bir dizi izlememiş ve bu dizinin başrol oyuncusu Çekirge’yi tanımamış olsaydım bu vahşi ülkeden bahsetmezdim.

David Carradine diye bir adammış çocukluğumda hayranlıkla izlediğim Kung Fu dizisinin Çekirge’si. 1972-1975 yıllarında çekilmiş ödüllü bir Amerikan dizisiydi.

Şimdi ilham konusuna gelelim. İmam Hatip Lisesi üçüncü sınıf öğrencisiydim ama kalbim ve eylemlerim arasında uyumsuzluk vardı. İbadetlerin tam tadını alamıyor, Cuma namazına bile gidip gitmemekte tereddüt ediyordum.

O günleri yaşayanlar bilir, dinî konuların ana gündemlerinden biri de ‘Türkiye’de Cuma namazı kılınır mı kılınmaz mı?’ konusuydu. Ben de kâh Cuma kılanlardan taraf oluyor cumaya gidiyorum, kâh ‘Cuma kılınmaz’ diyenlerden taraf oluyor cumaya gitmiyordum. Ne var ki ikisi de beni mutlu etmiyordu. Cuma’ya gidiyorum, hutbe konularına bakıyorum “Yok arkadaş böyle Cuma namazı olmaz” diyorum. Haftaya cumaya gitmiyorum, cumaya gitmeyenlerin arasına da kendimi yakıştıramıyorum, hatta utanıyorum. Soranlara da izah edemiyordum.

Yine böyle bir Cuma gününe yakın bir günde hayranlıkla Kung Fu dizisini izliyordum. Çekirge amcasının kayıp oğlunu bulmak için sürekli seyahat ediyor; tabii bu seyahatleri sırasında sürekli başına işler geliyor; kavgalar, yol kesmeler, eşkıyalar vs… Çekirge başına bir iş geldiğinde harekete geçmeden önce oturuyor, gözlerini kapatıyor ve kendine “Ey Çekirge!” diye seslenen hocası Po’nun o gibi durumlarda ne yapılması gerektiğini anlatan derslerini hayal ediyor, tefekkür ediyor. (Bugünkü anlayışıma göre rabıta yapıyor.) Hocası; “Ey Çekirge! sana toplu saldıran olursa şu hareketleri yap!” diyor, gözünü açıyor, o hareketleri yapıyor ve kurtuluyor. Başka bir zaman “Sana silahla saldırırlarsa şu hareketi yap!” diyor, gözünü açıyor o hareketi yapıyor ve yine kurtuluyor. Dizi böyle devam ediyor.

Kendi kendime dedim ki: ‘Benim de Çekirge’nin hocası Po gibi bir hocam olsa, ona sorsam, “Hocam Cuma namazına gideyim mi, gitmeyeyim mi?” o da “Git” derse giderim, “Gitme” derse gitmem. Bu olay benim ilham kaynağım oldu ve hoca aramaya başladım.

Her arayan bulamazmış ama bulanlar da arayanlarmış.

İmam Hatip müfredatından kazandıklarımı bir televizyon dizisiyle tamamlamış oldum. Ben niyet edince Rabbim de yolumu kolaylaştırdı, aradığımı buldum, darısı tüm arayanlara olsun.

Çekirge o dönem bana ilham veren bir karakter olmuştu. Bu yüzden merak edip “Kimmiş bu çekirge, acaba Müslüman olmuş mu, tasavvuftan haberi var mı?” diye araştırdım.

Ne var ki bana ışık olan Çekirge’nin, yani David Carradine’nın, verdiği mesajın içeriğinden haberi yoktu. Bana tuttuğu ışık onu aydınlatmaya yetmemiş ve google haberlerine göre de intihar etmişti. 2009 tarihli haberde; “Kung Fu dizisinin çekirgesi öldü. 72 yaşındaki Carradine’nin cesedinin odasındaki gardıropta çıplak ve asılmış hâlde bulundu. Bir polis yetkilisi, oyuncunun intihar ettiğini sanıyorum.” dediği yazıyordu.

Besteci, müzisyen, şarkı sözü yazarı, heykeltıraş ve ressam olan üç çocuklu Çekirge, dünyada mutlu olamamıştı, yazık ki ilham kaynağım ahirette de mutlu olamayacak.

Sözü Cüneyt ile Necmi ye bıraktık. Başka bir köy odası anısında buluşmak üzere inşallah. Allah’a emanet olun.

 

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Yağmur

EKLENDİ

:

Gecenin bu saatinde

Durup dinlenmeden

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Gece gece yola düşmüş

Nereden gelir nereye gider

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Öyle sessiz ve usulca

Tel tel düşer yerlere

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Gelir yeryüzüne misafir

Dereleri nehirleri uyandırır

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Varır yerin kalbine

Çiçeği ekini yeri uyandırır

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Rahmetle canlanır kâinat

Bahar gelir kışa inat

Yağar yağmur

“Allah! Allah!” dedim

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar