Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Kredi Kartı

Bu öykü (!), icatların bireysel ve sosyal hayata etkisini konu alan kısa bir deneme. Kredi kartı, kâğıt paranın dijitalleşmesi ve kayıt altına alınması yanında, uzaktan alış-verişin ve bankalara yüksek faizle borçlanmanın kolaylaşmasını da ifade eder.

EKLENDİ

:

Kredi kartı, insanların birbirine borçlanmasını = yardımlaşmasını ve insan ilişkilerini de öldürür.

Kredi kartının daha çok olumsuz etkisini sayabiliriz. Paranın sadece bankalar üzerinden harcanması, para kontrolünün sağlanması, o paranın belli ellerde birikmesi gibi…

Bu öykü, kredi kartının aile yapısı üzerindeki etkisini konu alacak.

Ali’nin kendinden 10 yaş küçük Veli adında bir kardeşi var; doğal olarak anne-babaları da var ve sağlar; Ali’ler dört kişilik çekirdek bir aile.

Baba, beş kardeşin en büyüğü; küçük yaşta yetim kalmış. Köyde ilkokulu bitirince yurda verilmiş, ortaokul ve liseyi yurtta okumuş; okul hayatı boyunca kimseden beş kuruş almamış; simit satmış, ayakkabı boyamış, gazete dağıtımı yapmış, kendi harçlığını kendi çıkarmış; okulunu da iyi bir dereceyle bitirmiş. Okul bitince, ailesinin ve kendinin ihtiyacı için düzenli bir işi olmasını istemiş ve ‘namaz kıldırma memurluğu’ (imamlık) için sınava girmiş, yüksek puanla kazanmış ama ‘Ben, dinin sırtından para kazanmak istemiyorum’ diyerek aldığı belgeyi yırtıp atmış. Lokantalarda bulaşıkçılık yapmış, fabrikalarda çalışmış, … biriktirdiği üç kuruşla bir bakkal dükkânı açmış, belli bir süre o bakkalı kendi çalıştırdıktan sonra kardeşine devretmiş ve içindeki okuma özlemini gidermek için üniversiteye girmiş; üniversite üçüncü sınıfta evlenmiş, üniversite bitince de memuriyete başlamış

Ali, üniversite son sınıfta doğmuş; o doğduğunda, Saddam Kuveyt’e girmiş ve körfez savaşı başlamıştı. Baba, sabit maaşı ile hem ailesini geçindiriyor hem de okuyor, yüksek lisans yapıyordu; memuriyeti ile birlikte doktora da yaptı. Doktora sonrası yaşadığı şehre yakın bir üniversitede hoca oldu. O sırada Ali, oturdukları şehrin en iyi Anadolu Lisesini kazandı; baba, Ali’nin okul düzeni bozulmasın diye evini işinin olduğu şehre taşımadı; hafta sonları gitti-geldi, hafta içi kendi gibi hoca olan üç arkadaşı ile bir evi paylaştı. Evde yemek yapılmıyordu, sabah kahvaltısı ayak üstü simit-poğaça ile yapılıyor; öğle yemeği okulda yeniyor; akşam, ya yeniyor ya da yenilmeden yatılıyordu; parasızlıktan ya da cimrilikten değil, sorumluluğun ağırlığından. Bu, sorumlu olduğu kişilerin maddî rahatı için, kendi maddî rahatlığından feragatti. Bu şekilde sekiz yıl geçti.

Ali’nin lise mezuniyet kutlaması gece geç saatlere kadar sürmüştü; Ali, babasını aradı ve ona sordu:

– Baba beni alabilir misin?  

– Baba da: Tabiî oğlum, kaçta?

– 24:30’da. Sen yukarı çıkma; aşağıda bekle, ben oraya gelirim.

Babanın o sırada Kartal marka bir aracı/arabası vardı; hemen hemen tüm velilerin de orta ve üst sınıf arabaları Baba o Kartal’a 20 sene bindi, orta sınıf bir arabayı emekliliğine yakın bir zamanda alabildi.

Ali’nin okulunun bitmesine daha iki yıl vardı; babası iyi bir üniversitede iyi bir bölüm kazansın diye onu iki sene iyi bir dershaneye gönderdi. Ali, üniversite sınavında ilk 1000’e girdi. Ali, ülkenin, hatta dünyanın “gözde” mesleğini/işini yapabilmek için altı yıl okudu. Okulu bitti; uzmanlık (TUS) için yine dershane gerekiyordu; bu dershanesi, üniversiteye hazırlık dershanesi gibi değildi, daha pahalıydı; oraya da gidildi ve uzmanlık da kazanıldı.

Uzmanlık kazanılınca Ali, asistan oldu ve artık kendi parasını kendi kazanmaya başladı. Bu arada Veli de liseye başladı. Baba da emeklilik dilekçesini verdi. Babanın emekliliğinin ikinci yılında dişleri döküldü, diş yaptırması gerekiyordu; implant pahalıydı, damak yaptırdı. Ali, tam o sırada kendine son model bir telefon aldı; az bir zaman sonra Ali babasına şöyle dedi:

Baba, ben araba alacağım.

Biraz para biriktir öyle al, oğlum.

Babanın sözü dinlenmedi, kredi çekildi ve o araba alındı.

Bir gün, dışarda ailece yemek yedikleri bir esnada Ali, cebinden bir kredi kartı çıkardı ve annesine verdi.

Anne, bir ihtiyacın olursa kullan, ben öderim.

Aradan çok fazla zaman geçmedi; anne kredi kartına güvenerek istediği yere gitti, istediğini aldı, kimseye şuraya gidiyorum, şunu alıyorum, demedi.

Veli, bir gün okulda basketbol oynarken, sağ el serçe parmağını incitmiş, parmağı hafif şişmişti.

Baba, kırık olabilir, hastaneye gitsek de bir film/röntgen mi çektirsek?

Oğlum, pek bir şey görünmüyor, buz koy, birkaç saat sonra geçer. Abini (ağabeyini) görüntülü olarak bir ara; o ne derse ona göre hareket edelim.

Veli, ağabeyini görüntülü aradı, mikrofonu da açtı. Her iki elinin parmağını da gösterdi; “Babam gitmeyelim diyor, sen ne diyorsun?” dedi.

Babanı boş ver, anamda kredi kartı var, al onu ondan, bin taksiye, kendin git, göster!

Baba, bu konuşmada art-niyet aramadı ama etkilendi. Bu etkide, elbet dış şartların payı büyüktü ama kendinde bir “pay” var mı, diye kara kara düşündü. Sonra, ‘Aman! boş ver, kafaya takma!’ dedi kendi kendine. Tam o sırada telefonuna bir biib(mesaj) sesi geldi. Gelen, elektrik faturasıydı: 556 TL. Kredi kartındaki meblağ ile elektrik faturasının tutarı hemen hemen emekli maaşına eşitlenmişti; 17.12 TL’lik bir fazlalık vardı. Baba, emekli olunca kredi kartı almış, kredi kartı ile ne kadar harcama yapmışsa hepsini hiç faize bırakmadan ödemişti; yine öyle yaptı ama kredi kartı ile her alışverişinde “o şey/ler” aklına geliyordu.

Kredi kartını kullanmayı bıraksa mıydı?

Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Çok Okunanlar