Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Kuyu

Kuyuyu bilmeyen yoktur. Derin ve dar… Kuyuyu su için kazmayanlar, insanlara ihanet/zulm, ceza vermek ve eziyet çektirmek için kazarlar. Kuyuya düşüp/atılıp kurtulmayı başarabilenler (söz/hüküm sahibi, insan gibi insan) “olurlar.”

EKLENDİ

:

Kıssaların en güzelinin (ahsen-ül kasas) anlatıldığı Yusuf Suresi çok “derin ve geniş” mesajlar içerir, onu her okuyuşum bende yeni duygular uyandırır. Sırf bu sureyi daha iyi anlamak için Thomas Mann’ın her biri 500 sayfayı bulan 5 ciltlik “Yusuf ile Kardeşleri” adlı enfes romanını okudum, okuduğuma da değdi. Burada o “derin ve geniş” manalara girecek değilim, sadece “yüzeyden” birkaç satır kaleme alacağım.

Cüb, Arapça kuyu demek; ilgili surenin 10. ve 15. ayetlerinde iki yerde geçer; bu ayetlerde bu kelimeyi okuyunca Yusuf’un o kuyuya düşme sesini işittim (cub diye düştü).

Yanlış söyledim düşmedi, atıldı!

Kim attı?

Kardeşleri…

Niye?

Kıskançlıktan…

Neden kıskandılar?

Cevap uzun.

Bu surede Yakub’un, hatta atası İbrahim’in, Yusuf’un

azmi, hassasiyeti, merhameti, rikkati, ülfeti, adaleti, insaniyeti, cesareti, dirayeti, firaseti/feraseti, gayreti, himmeti, liyakati, sabrı vs. kadar;

kardeşlerinin

nefreti, şiddeti, delâleti, felaketi, gafleti, ihaneti, zulmü ve nedameti var.

Bu sure bana iki kuyuyu ve insanın bu iki kuyuya iki şekilde düşmesini, bak yine yanlış söyledim, atılmasını söyler, ima eder: Kuyulardan biri dünya, öteki de dünyadaki kuyular… Atılmanın da biri cennetten dünyaya, öteki, dünyadan dünyadaki kuyuya/kuyulara.

İnsan, dünya kuyusuna düştüğünü/atıldığını bilmez/hatırlamaz; dünyada bir kuyuya düşmediyse onu da bilmez, kuyuya düşmek nasıl bir şey?

Kuyuyu bilmeyen yoktur. Derin ve dar… Kuyuyu su için kazmayanlar, insanlara ihanet/zulm, ceza vermek ve eziyet çektirmek için kazarlar. Kuyuya düşüp/atılıp kurtulmayı başarabilenler (söz/hüküm sahibi, insan gibi insan) “olurlar.”

Olmak, kolay elde edilen bir şey değil. Olunca, insan olunuyormuş, bunu bana Yusuf öğretti. Kıtlık döneminde yetki elindeyken kardeşleri Mısır’a yiyecek almaya geldiklerinde (iki kez geliyorlar, ikincide) su kabı ana-baba bir kardeşi Bünyamin’in yükünden çıktığında öbür kardeşlerinin : “Eğer o çalmışsa, daha önce bunun kardeşi de çalmıştı…” (77. ayet.) demeleri karşısında Yusuf’un tavrı… Ne muhteşem bir insanlık tavrı… Nasıl bir insan olma hâli?

Konu “derin ve geniş”, kısa keseyim ve asıl meramıma geçeyim.

Bizler gerçekte dünya kuyusundayız; “ağaca yaklaşmayın!” dendi bize, biz dinlemedik, dünya kuyusuna düştük/atıldık. Bu kuyudan nasıl çıkarız?

Atan kim? diye soruyor gibisiniz. Elbet Rabbimiz ama O, teşbihte hata olmaz, zaten onlara da benzemez/benzemiyor, Yusuf’un kardeşleri gibi merhametsiz değil, attı-çekip gitti ve bizi ölüme terk etti de değil, aksine bize merhamet etti; o kuyudan kurtulmamız için “ip saldı, merdiven attı”, Kitap inzal etti/indirdi.

Kitab’ın indirilmesi bizim o kuyudan çıkmamız için salınan ip, dayanan/atılan merdivendir. Bize düşen, o ipe tutunmak, o merdivene tırmanmak; adım adım, yavaş yavaş çıkmak…

Kitap’taki mesaj ve manalar bizi yukarı çekecektir. Kuyudaki biri ipi ya da merdiveni görüyor ama çıkmak için gayret etmiyorsa, Kitab’ı görüyor = yüzünden okuyor ama okuduğunu anlamıyor ve gerekeni/gereğini yapmıyorsa sittin sene = ilelebet o kuyudan çıkamaz, kurtulamaz!

Unutmayalım! Cehennem de bir kuyu, hem de gayya kuyusu…

Allah’ın Kitab’ı = Dini de bir ip, habl, Hablullah… O Allah, hepimizi kurtarmak istiyor ve bizden uzattığı ipe sarılmamızı istiyor, emrediyor! (vea’tesımû bihablillahi cemîâ…3/103). Emrini dinlemediğimiz için suç işledik, bize ceza verdi = dünyaya gönderdi ama merhametinden bir şey eksilmedi, merhametsiz olsa ip uzatır da bizi kurtarmak ister mi?

İpe sarılmaz, uzatılan merdivene tırmanmazsak bu sefer daha da aşağıya (gayyaya) düşeceğiz; işte o zaman, merhamet etmeyeceğini söylüyor!

Bir daha merhamet, işi oyuna/eğlenceye dönüştürür; söz dinleyenlere haksızlık=zulüm olur; en önemlisi Allah, verdiği sözden dönmüş olur ki bu, O’nun şanına yakışmaz.

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Edebiyat Dünyasından İlginç Anekdotlar

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi. Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

EKLENDİ

:

Eski aydınlarımız, yazılarına ve konuşmalarına sık sık bir beyit ya da şiir alıntısı yaparak zenginleştirir güzelleştirir ve zenginleştirirlerdi. Edebiyatçılar arasındaki tartışma ve seviyeli kavgalar, zevk verir ve herkes kendine göre dersler çıkarırdı bunlardan… Bu nedenle şiir ve edebiyat kültürü günümüze de aktarılmalıdır, sızmalıdır yazı ve konuşmalara… Edebiyatçıların ilginç konuşma, davranış ve yaşantıları örnek alınmalıdır daima…

Psikolojik tahlil ve karakter özellikleriyle kişiliğimizin olgunlaşması ve derinleşmesi için büyük, köklü ve örnek alanlarımızdır bu anekdotlar. Bu yazımızda birtakım yaşanmışlıkları gündeme taşıyarak okuyucunun zevkli vakitler geçireceğini tahmin etmekteyiz.

Ziya paşa ve Namık Kemal, çok iyi dost ve arkadaştırlar. Ziya Paşa, Harabat adında bir şiir antolojisi hazırlamak ister. Arkadaşı Namık Kemal’den yayımlanmış ve yayımlanmamış şiir ve yazılarını ister. Oldukça kıskanç olan Namık Kemal, “Davul boynumda tokmak neden Ziya Paşa’nın elinde olsun” düşüncesiyle kendi yazdığı şiirleri vermez.

Harabat yayınlanınca, mal bulmuş mağribi gibi hemen harekete geçen Namık Kemal, alır eline kalemi ve başlar kritik ve tenkide… Ziya Paşa, Fuzuli`yi Harabat’ın önsözünde şiir kalıpları içinde anlatırken:

“Yanıktır o şairin kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı”

Dediğinde, Namık Kemal hemen kaleme sarılır ve onu alaya alır. Namık Kemal, bu yöntemiyle kimi zaman nükteden yararlanmayı da ihmal etmez. Nitekim Ziya Paşa`nın Fuzulî hakkındaki sözlerine mukabil Namık Kemal, nüktedanlığını konuşturur. Namık Kemal, muhatabının Fuzulî hakkındaki söylemini alelade bulduğunu ima ederek istihza ve alaylı bir dil kullanır. “Hele Fuzulî için tanzim buyurulan:

“Yanıktır o âşığın kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı.”

Beytini okudukça, kendimi Harabat`da (Meyhane’de) değil, Bahçekapısı lokantalarında zan ediyorum. Af buyurursunuz amma şu “ciğer kebabı” mazmunu (imgesi) ne kokmuş söz ne iğrenç tasavvur! Demekten bir türlü kendimi alamayacağım. Fuzulî Divan`ını kedi yavruları için mi söylemiş, yoksa Arnavutların manda yuttu dedikleri meşhur kitap mıdır?”

Necip Fazıl ve Sezai Karakoç çok iyi ahbap, ya da Necip Fazıl üstat, Sezai Karakoç da onun bağlısı ve çok sadık bir öğrencisidir. Öğrenciden öte samimi ve candan manevi bir evladıdır. Necip Fazıl ona, “Benim kara gözlü Seza’im” diye hitap eder.

Necip Fazıl, Ankara’ya gittiğinde daima Sezai Bey’le görüşür ve hoşça vakit geçirirlermiş. İşte bir “yelek” hikâyesi…

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi.

Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

Cahit Sıtkı Tarancı, Cumhuriyet döneminin büyük şair ve yazarlarındandır. Aynı zamanda çok iyi bildiği Fransızcasıyla iyi bir çevirmendir de… “Otuz Beş Yaş” şiiriyle özdeşleşen Tarancı, “sanat için sanat” anlayışına bağlı kalır. Şiirlerinde en çok yaşama sevinci ve ölüm temalarına yer verir. Ayrıca yitik aşklar, mutlu sevdalar, yalnızlık, yaşadığı bohem hayatın buruklukları, çocukluk özlemi de şiirlerine konu olmuştur zaman zaman. Küçükken yaramazlık yaptığı için babası tarafından pencereden aşağı sarkıtılmıştır. O günden sonra ölümden korkmuş ve eserlerinde sürekli “ölüm” temasını işlemiştir.

Özdemir Asaf: 11 Haziran 1923’te Ankara’da doğar. Asıl adı Halit Özdemir Arun’dur. İlk ve ortaöğreniminin bir bölümünü Galatasaray Lisesi’nde yapar. 1942 yılında Kabataş Erkek Lisesi’nden mezun olur.

İstanbul Üniversitesi’nde, önce Hukuk Fakültesi’ne, sonra İktisat Fakültesi ve Gazetecilik Enstitüsü’ne devam etse de 1947’de yükseköğrenimini yarıda bırakır. Bir süre sigorta prodöktörlüğü yapar. ‘Zaman’ ve ‘Tanin’ gazetelerinde çevirmen olarak çalışır. 1951’de Sanat Basımevi’ni kurarak matbaacı olur…

“Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin,

Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin.

Bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır bir güldürür,

Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin.”

Veya:

“Sana gitme demeyeceğim.

Üşüyorsun ceketimi al.

Günün en güzel saatleri bunlar.

Yanımda kal.

Sana gitme demeyeceğim.”

Gibi güzel şiirleri vardır. “R” harfini söyleyemeyen şair… Bir gün matbaadan çıkıp Karaköy’e gitmek için bindiği taksinin şoförü sorar: “Neğeye biğadeğ?”  Utancından “Kağaköy” diyemez, “Eminönü” der. İner. Oradan Karaköy’e kadar yürür.

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Hilalin Yüreğinde Kutlanan Sevda

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı/ Gönül gözüme kazıdım/ Göz değmesin diye./Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim/Nefrete baş eğmesin diye./ Bıraktım hiç duyulamayan/ duygulara/ Hüzün gecelerinin yalnızlığını./ Bir serçe kadar hür ve narin, /Güvercin gerdanlığı gibi masum7 Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

EKLENDİ

:

Bir tutam çırpınıştı hayat
Budaklanan kırılası dallara.
Kurşun attım kırmak için
Yüreğimin karanlık zincirini.
Gecenin koynunda sayıkladım
Sonsuzluk hasretini.

 

En koyu ve zor gecesi hayatın,
Sevdasız yürümek
Bitimsiz gecelerin omuzlarında.
En acı ıstırabı imtihanın,
Kor ateşi tutabilmek avuçlarda!

 

En güzeli nefes almanın,
Göz kırpabilmek
Kör sanılan yıldızlara.
O yüzden kuşanırdı yüreğim
Hüznün muştusu geceyi.

 

Gözbebeğimde sakladım
Ve hilalin yüreğinde kutladım
En kutlu sevdayı
Maveraya uzanan
Yıldızlara varabilmek için.

 

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı
Gönül gözüme kazıdım
Göz değmesin diye.
Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim
Nefrete baş eğmesin diye.

 

Bıraktım hiç duyulamayan duygulara
Hüzün gecelerinin yalnızlığını.
Bir serçe kadar hür ve narin,
Güvercin gerdanlığı gibi masum
Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Yunus Emre Divanı’nda Berceste Beyitler

EKLENDİ

:

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar