Bizimle İletişime Geçin

Dünyanın Renkleri

Mağribliler Diyarı: Moritanya

On beş gün kadar kaldığımız Moritanya’dan dönerken zihnimizde çöl, okyanus, balık ticareti, kadınların özel konumu, hurda arabalar, sessizlik, Şinkit şehri, bedevilik, berberiler kalıyor zihnimizde. Farklı ve sıra dışı kültürel bir zenginlik galerisi sunan Afrika ile kuzey atlas kuşağı arasına sıkışmış, çöl ve okyanusun aynı toprakları paylaştığı bu topraklara veda etmek kolay olmuyor.

EKLENDİ

:

Adını bile zor söyleyenler oldu. Ben de yerini haritadan bakarak öğrendim. Moritanya ismi insanın zihninde ya Güney Asya ülkesi ya da Güney Amerika ülkelerinden biri gibi bir çağrışım yapıyor. Pandemi sonrası ilk yurt dışı görevim Kurban programı dolayısıyla Moritanya olarak belirlendi. Kurbana ilave olarak Kur’an basım çalışması, öğrenci mülakatları ve su kuyuları kontrolü de eklenince görev hem uzun hem de ağırlaşmıştı. Memleketimizden yedi bin kilometre uzaktayız

Eski mağrip topraklarında Moritanya’dayız. İbni Battuta’nın izinde gittiğimiz, kültür galerimin eksik parçalarından biriymiş. Meğer merak ettiğim coğrafyalardan biriymiş. Sahra altı ülkeler dediğimiz kuşakta, Kuzey Afrika Maroc, Mağrip Arap kültürü ile Senegal, Mali gibi siyahi kuşak arasındaki ülkelerden biri. Kuzey Afrika kuşağı ülkelerinden kabul edilmektedir.

Türkiye’nin bir buçuk katı yüzölçümü ve sadece 5 milyon nüfus var. Ülkenin büyük bir kısmı çöllerle kaplı. Ara ara hemen kuzey batısında yer alan Büyük Sahradan gelen kum fırtınası şehri sapsarı bir tabakayla kaplıyor. Sonrası günlerce süren temizlik.

Endülüs Emevi Devleti zamanında İslam’ı seçen Mağrib, sanatı ve yaşam tarzı ile bedevi çöl Arap, Berberi kültürünün harmanlandığı bize çok yakın olmayan bir sosyal yapı ve yaşam kültürü hâkim Moritanya’da. Başkentin büyük camilerinde barok mimari tarzı, mahdara dedikleri Medreselerde Endülüs ilim iklimi, çölde ise Bedevi kültürü hâlâ capcanlı.

Köleliğin en son kaldırıldığı ülke olarak ilan edilen bu Fransız sömürgesi İslam ülkesinde beyazlar denilen yerli berberi Moriler ve siyahiler diye iki keskin tabaka, toplumu sosyolojik olarak kuşatıyor. Moritanya Aliya Izzetbegoviç’in İslam Deklarasyonu kitabında “Bir milli marş ve bayrak ülkeyi bağımsız yapmaya yetmiyor” dediği acı gerçeği yaşayan, dünyadaki sömürgeleşmiş İslam ülkelerinden biri maalesef.

Berberi, Arap ırkına mensup açık renkli olan yerli morilere beyaz diyorlar. Kölelik kalksa da zenciler köle gibi en ağır işlerde, karın tokluğuna ya da düşük maaşla çalışıyorlar. Daha çok Mali ve Senegal’den gelen zencilerin oranı yüzde otuz oranında ve bu hiç de azımsanmayacak çoğunlukta.

Bizler gibi sayıları çok az olan beyazlar yerli Moritanyalı beyaz Berberi Araplar hizmet kademesindeki siyahi zenciler ve artık dünyanın her yerinde olduğu gibi buranın da vazgeçilmezi olan çekik gözlü Çinliler. Ülkede bulunduğum on beş günlük sürede pandemi dolayısıyla Çin ticareti beklemede olduğu için herhangi bir çekik gözlü ile göz göze gelmedim.

Pandemi yasakları sonrası ilk yurt dışı görevim olduğu için maskeler, dezenfektanlar, covid testleri, sosyal mesafeler gibi klasik tedbirler altında pandemi sebebiyle pek de istikrarı olmayan THY uçuşlarından birine atlayıp soluğu burada almakta gecikmedim.

Güneyindeki Senegal yolcularıyla birlikte İstanbul’dan bindiğimiz THY uçağı önce Moritanya’nın başkenti Nuakşot’a inip sonra Senegal’e devam ederek başkent Dakar’a iniyor. 7 saatlik uçak yolculuğundan sonra yine aynı rotada uçuşumuz gerçekleşti.

Sosyolojik olarak alışık olmadığım garip bir yapı var ülkede. Az sömürülmüş olsa da Fransızca etkisi ve resmî yazışmaların Fransızca olması dikkat çekiyor. Arapça resmî ve hâkim dil olsa da Fransızca’nın idari yazışmalarda kullanıldığına şahit oluyoruz. Arapça’nın Hassanice lehçesi denilen özel bir lehçesi kullanılıyor. Yüzyıllar önce Endülüs Emeviler zamanında bölgeye göçen Yemenliler ile yerli kabilelerin dillerinin kaynaşmasından oluşan özel bir lehçe Hassanice.

Ülkenin diğer şehirlerini ziyaret edemediğim için böyle düşünüyor olabilirim ama en azından başkent için durum bu. Fransa’nın, bu ülke ile zengin altın, elmas ve yeni bulunan doğalgaz yatakları ile balıkçılık sebebiyle ilgilendiği aşikâr. Aklıma meşhur “Beyazlar zencileri olimpiyattan olimpiyata severler.” Amerikan atasözü geliyor.

Berberi Arap kültürü, Afrika kültürü, Endülüs esintisi ve Fransız kültürünün etkileri her yere âdeta saçılmış. Endülüs esintili, ilim halkaları, Berberi kültürünü anımsatan çadır geleneği, uzun Fransız ekmeği ve Fransız bürokrasisi birbirine geçmiş durumda.

Dikkat çekmek istediğim bir noktada ülkedeki kadınlar. Kadın çok rahat bir hayat yaşıyor ve toplumda etkin bir karakter. Alışık olmadığımız bir Arap ve Afrika kadın tipolojisi var. Kadınlar toplumun her yerinde varlar. Bu zamana kadar kadınların bu kadar sosyal hayatla iç içe olduğunu ve serbest hareket ettiğini bir de Sudan’da görmüştüm. Burası kadınlara tanınan serbestlik ve rahatlık konusunda Sudan’dan daha da ileri durumda diyebilirim. Bu durumun çok sakıncalı olduğunu düşünen ülkedeki Türklerle, bu vakıayı tahlil etmeye çalışıyoruz. Birçok kadının ülkede çok evlilik yaptıkları söyleniyor. Kadınlar çok yaptıkları bazı evliliklerden mal mülk edindikleri için arabaların evlerin mülklerin birçoğu kadınlara ait. Zaten zenginin çok zengin fakirin çok fakir olduğu bir ülke. Caddelerde sokaklarda her yerde bunu görmek mümkün. Varlık sahibi yerli Moriler ve onların tüm hizmetlerini gören siyahiler şeklinde iki keskin tabakadan bahsediliriz.

Balıkçılığın okyanusa kıyı şehirlerde yapıldığı, altın ve bakır madenlerinin işletildiği bir ülke. Senegal Moritanya sınırında okyanusta keşfedilen yeni doğalgaz rezervleri, biraz umut dağıtsa da hemen doğalgazın başına üşüşen Fransız ve İngiliz şirketleri izin verdiği oranda umutlanabiliyorlar.  Ülkenin büyük bir kısmı çöl olduğu için tarım yapılamıyor. Bir milyon metrekarelik yüzölçümü içinde tarıma müsait alan yüzde bir bile etmiyor. Tarım güney komşusu Senegal yakınındaki nehrin kenarında yapılabiliyor. O sebeple birçok meyve ve sebze ya ithal ya da yok.

Hayvancılık, ülkenin yüz ölçümünün büyük bir kısmı çöl olduğu için zor şartlarda yapılıyor. Berberi gelenekten hareketle başkent dışında bedevi kültürün hâkim olduğu topraklarda deve yetiştirmenin yaygın olması, bizi şaşırtmıyor. Çünkü coğrafyaya en uygun hayvan deve. Kurban kesmek için getirilen ineklerin bir kısmının komşu ülkelerden gelmiş olması da ayrı bir detay. Yağmur sezonunda yağmur düzenli yağarsa iç bölgelerdeki otlaklarda hayvancılık yapılabiliyor.

Maliki mezhebine mensup bu kardeşlerin mezhebine göre kurban kesmek sünnet. Toplu kurban kesme yerleri diye bir gelenek yok, insanlar ferdî olarak mezbahaneye gelip kurbanlarını kestirebiliyorlar. Sakin bir ülke, hır gürü olmayan, kimsenin kimseyle bir alıp veremediğinin olmadığı bir başkent.

Ticaret konusunda maalesef her yol mubah kuralı geçerli ve ticaretin getirdiği olumsuzluklardan kaçınmak diye bir hassasiyet çok güdülmüyor. Burada ticaret yapmaya gelen Türklerden bol bol acı ticari tecrübeleri dinliyoruz. Balıkçılık yapılan Nouadhibou kıyı şehrinde çalışan bin kadar Türk’ün Karadeniz’den Trabzon ve Rize’den olduklarını öğreniyoruz.

Tarihte Şinkit diyarı diye anılıyor. On ikinci yüzyılda Mali İmparatorluğu idaresine geçen bölgede yapılan yoğun ticaretten payını alan Şinkit bölgesi aynı zamanda bir ilim ve irfan yurdu olarak Timbuktu ile birlikte bölgeye ışık saçtı.

Şinkit tarihi bir bölge. İlmi ve âlimleri ile ünlü. Basımını gerçekleştireceğimiz Kur’an kıraatı bu sebeple ülkenin eski ismi olan Şinkit hattı olarak meşhur. Şu an Şinkit tarihi bir şehire isim olarak verilmiş durumda. Mali’deki bir ilim ve medeniyet şehri olan Timbuktu ile beraber anılıyor Şinkit. Bölgede birçok yazma İslami eser keşfedilmeyi bekliyor. Şinkit’in başkente 500 km uzaklıkta olduğu ve yolunun çok kötü olduğunu öğrenince gitmekten vazgeçiyoruz. Endülüs Emevileri zamanında Müslüman olmuş bu diyarın, İslam tarihindeki yeri ve önemi konusunda iyi bir araştırma yapılması yerinde olacaktır. Bu konudaki bulabildiğim en iyi Makale Ahmet Kavas hocaya ait. Hocanın Nisan 2017 Diyanet Dergisinde yazdığı Morların ülkesi Moritanya yazısı oldukça değerli.

Türkiye olarak kültürel diplomasi ile Moritanya’dayız desek, yeridir. TİKA, Yunus Emre Enstitüsü henüz yok ama Türkçe merakı var. Dizilerimizi izleyen halkta bir Türkiye sevgisi mevcut. Maarif Okulları, Türkiye markası olarak önemli bir yer tutuyor. Eğitim adına büyük bir boşluğu dolduruyor.

Gidişimiz Ayasofya’nın açıldığı günlere denk geldi ve Türkiye’den geldiğimizi öğrenen bazı Moritanyalıların Ayasofya sevgilerini dile getirmeleri manidardı.

Nezaket ziyaretinde bulunduğumuz ülkenin Milli Eğitim Bakanlığındaki bir yetkili Ayasofya ile ilgili bir anısını anlattı. Pandemi sebebiyle uzun zamandır köyüne gidemeyen yetkili, köy ziyareti esnasında Ayasofya muhabbetinin köylüler arasında yapıldığını anlatıyor bize, şaşırıyoruz. Köylülere “Siz nerden biliyorsunuz, Ayasofya’yı nerden duydunuz?” diye sorduğunda, köylülerin “Ayasofya’yı bilmeyen Müslüman olabilir mi?” diye karşılık verdiklerini anlatıyor.

Yaygın olan Muhtar isminin Ömer Muhtar’la bağlantısını kurmuştum ancak yanıldığımı bir gün içinde fark ettim. Muhtar ismi ülkeyi 1966’da Fransa’dan kurtarıp bağımsızlığına kavuşturan ilk Cumhurbaşkanı Muhtar Uld Daddah’ın adıymış meğerse.

Berberilerle tanışmak, Bedeviler hakkında bilgi edinmek ve sahranın, çölün zor hayatlarını öğrenmek burada nasip olacakmış. Vakfımızca yaptırılan su kuyularının kontrollerini yapmak üzere başkent Nuakşot’tan yüzlerce kilometre uzağa çölün derinliklerine gittiğimizde Bedevi hayatını ve çölü daha yakından tanıma imkânımız oldu.

Çadır asla vazgeçilmeyen bir gelenek, çadırda hayatı şehrin merkezinde yaşasalar bile unutamıyorlar. Çölde hayat oldukça basit. Çadırdasın, sabah çadırda uyanıyorsun, birkaç bir şey bulup atıştırıyorsun, günün o köyde o bölgede geçiyor. Çadırda sohbet edip dinlenebilir, gece olunca yıldızları seyrederek güzel bir uykuya dalabilirsiniz.

Tarımın elverişli olmadığı topraklarda, halk; hayvansal gıdalarla besleniyor. İmkânı olanlar şehre inince aldıkları meyve vb. farklı yiyeceklerle beslendikleri gıdaları çeşitlendirebiliyorlar.

Çöl senin evin yurdun, hayat hikayenin geçtiği yer.

Çöldeki hayatı izlerken Bedevilerle ilgili hadisler geliyor gözümün önüne sürekli. Sert hayat şartları, insandaki bazı hassasiyetleri de kaldırıyor hâliyle.

Adabı muaşeret dediğimiz bazı basit kuralların işlemediğine şahit oluyoruz bazı yerlerde. İçmeye su bulmakta zorluk çeken birisine su içme kurallarını öğretmeye çalışmak gibi bir şey bu.

Bu durum buradaki insanların kötü olduğu anlamına elbette gelmiyor. Çetin hayat şartları yüzünden nezaket kuralları fazla gelişmemiş diyebiliriz.

Peygamberimizin bu insanlara karşı nazik davranması ve ashabına öğütlemesi hepimize ibret aslında. Çölde iki gün bile yaşamaya tahammülü olamayan veya ayakta kalmayı beceremeyen bizlerin, nezaket kuralları gelişmemiş diye bu insanları dışlaması oldukça anlamsız doğrusu.

Bedevi kültürü ilginç. Moritanya’daki Bedevilik, Berberi kültürü, Arap kültürü ve İslam’la harmanlanmış ilginç bir kültür. Anaerkil yapının Berberilerden kaldığını söylüyorlar. Erkek iç güveysi olarak kızın evinde ya da yakınlarında yaşıyor. “Kaç çocuk var?” diye sormak ayıplanıyor. Cevap da verilmiyor.

Kayınpederle damat, damadın yaşadığı evde görüşürlerse ayıp sayılıyor.

Bizim Türk kültürü nasıl ki Şamanizm, Orta Asya, Ortadoğu kültürleri ve İslam kültürünün harmanlanmasıyla oluşmuşsa; Mağrip kültürü de Berberi Bedevi kültürü, Mağrip kültürü, Arap kültürü ve İslam kültürünün farklı bir versiyonu olduğu için araştırmaya değer.

Osmanlı sınırları içinde Mağrip denilen bölgeye Cezayir ve Fas dahildi, hemen altta kalan Moritanya, Osmanlı sınırları içinde kalmasa da Osmanlı sınırına komşu olmaları hasebiyle Osmanlı izleri taşımaları kaçınılmazdı.

Çölün derinlerinde, Türkiye’den geldiğimizi söyleyince Osmanlı’yı anmaları, “Evladı Fatihan” demeleri, Ayasofya’yı yad etmeleri ve Türkiye’yi çok sevdiklerini söylemeleri; bu topraklara köklü bağlarla bağlı olduğumuzu gösteriyor. 2. Abdülhamit Han zamanında bölgeden İstanbul’a ziyarete giden Moritanyalı insanların bir kısmının dönmeyip Adana civarında kalıp yaşamaya devam etmeleri ve bölgede hâlâ Moriler diye anıldıklarını öğrenince şaşırıyoruz.

Moritanyalı bir âlimin; o dönemde ortaya çıkan bir ihtiyaç sebebiyle, Abdülhamit Han tarafından Norveç’e, Oslo’ya elçi olarak gönderildiğini de öğreniyoruz.

Mahdara dedikleri medrese eğitimi ülkenin her yerinde sürdürülüyor.  Çölün derinliklerinde bile aniden bir mahdaraya rastlayabiliyorsunuz. Mahdara; dingin bir ortamda, dinî ilim tahsili demek.

Mahdara, Arapça eğitimi için çok ideal bir ortam. Arapça gramer bilgileri elfiyye sistemiyle beyitler hâlinde ezberlenerek okutuluyor. Arapça eğitimi tamamlandıktan sonra fıkıh, hadis, tefsir ve diğer İslami ilimler eğitimi yapılıyor.

Dersin hocasından ders alma ve kitap bitirip günün sonunda icazet alma sistemiyle çalışıyor mahdaralar.

Vakfımızın Uluslararası İmam Hatip Liselerinde okutmak üzere, mülakatla seçtiği öğrenciler arasında mahdara eğitimi alanlar potansiyel olarak dikkat çekse de öğrenciler, fen ve sosyal ilimlerden mahrum oldukları için Uluslararası öğrenci potansiyeline uygun vizyondan mahrumlar.

On beş gün kadar kaldığımız Moritanya’dan dönerken zihnimizde çöl, okyanus, balık ticareti, kadınların özel konumu, hurda arabalar, sessizlik, Şinkit şehri, bedevilik, berberiler kalıyor zihnimizde.

Farklı ve sıra dışı kültürel bir zenginlik galerisi sunan Afrika ile kuzey atlas kuşağı arasına sıkışmış, çöl ve okyanusun aynı toprakları paylaştığı bu topraklara veda etmek kolay olmuyor.

Okumaya Devam Et...

Dünyanın Renkleri

Yakındaki Uzak, Uzaktaki Yakın: İran

İran’da yabancı olduğunuzu anladıklarında, hele ki bu yabancı Türkiye’den geliyorsa en ketumu bile çilingir gibi açıyor bu İranlı taksiciler. Bizdeki gibi değil. Bizde taksici esnafı anlatır, anlatır, anlatır. Siz bir şey söylersiniz, o kaldığı yerden anlatmaya devam eder. İran’daysa sizden bir şeyler duymak isterler. Belki İran hakkında güzel birkaç izlenim, belki Hafız’dan, Firdevs’den- kendisinin de eşlik edeceği- bir bukle rubai veya gazel… Trafik de başka türlü çekilmez zaten.

EKLENDİ

:

Dikiz aynasından arkaya bakışları okumuş bir adam olduğu belliydi. Neden gece bu kadar geç saatte taksicilik yapar ki? Yaşını başını da almış hem. Okumuş bir adam…

Tahran’da trafik tam bir fecaat. Birkaç kilometrelik yolu bir saatten fazla sürede alabilirsiniz. Buna şaşırmayın. Şehrin en geniş caddeleri otobanlara dönüşmüş. Evlerin dibinden geçiyorsunuz. Bu kadar nüfus- İstanbul kadar- küçücük bir alana hapsolmuş- İzmit kadar. Böyle olunca da motorsikletler, otobüsler, yayalar, arabalar tam bir kaos! Onsekiz milyonluk Eminönü adeta…

Bu kaosta ilerlerken, o da sıkılmış olacak ki, söze girdi:

“İstanbullu musun?”

Yabancı bir ülkedeyseniz size önce ülkeniz sorulur. Ama İran’da durum farklı. Türkiye’yi o kadar içselleştirmişler ki artık ülke değil doğrudan şehir soruluyor. Aynı ülkenin iki farklı hemşehrileri gibiyiz. Zaten Türkiye’de konuştuğumuz Türkçe’ye de İstanbul Türkçesi diyorlar. Çünkü İran’da da konuşulan – hem de neredeyse nüfusun yarısı tarafından – bir Azerbaycan Türkçesi var. Kendileri de Türk diyorlar. Azeri diyince bozuluyorlar. Türkiye’ye, Türk insanına bu kadar meyilli bir halk ve karşısında İran’a bigâne değilse de bilgisiz, ilgisiz, meraksız bir Türkiye. Belki de önyargılar…

İran’da yabancı olduğunuzu anladıklarında, hele ki bu yabancı Türkiye’den geliyorsa en ketumu bile çilingir gibi açıyor bu İranlı taksiciler. Bizdeki gibi değil. Bizde taksici esnafı anlatır, anlatır, anlatır. Siz bir şey söylersiniz, o kaldığı yerden anlatmaya devam eder. İran’daysa sizden bir şeyler duymak isterler. Belki İran hakkında güzel birkaç izlenim, belki Hafız’dan, Firdevs’den- kendisinin de eşlik edeceği- bir bukle rubai veya gazel… Trafik de başka türlü çekilmez zaten.

“Hayır, İstanbul’dan değilim”. Ama yakın sayılır. İzmitliyim.

“İzmir?”

“Hayır, hayır! İzmit… “T” ile. “Ra” ile değil.

“Ra” dan esinlenmiş olacak ki bir beyit döküldü dilinden:

Keriman-ra der im Dünya dirhem nist

Dirhem darâni âlem-râ kerem nist

(Parası olanın eli açık değil, eli açık olanda para yok)

“Duymadım orayı. İzmir’e gittim ama. İstanbul’a da gittim. Ta Adalara gittim. 1983 senesiydi” Saymaya başladı. “Heybeliada, Büyükada…”

Ben tamamladım:

“Kınalıada, Burgazada…”

“Yaşayasın” Burada “Türkçe” konuştu.

Artık dayanamadım sordum:

“E neden döndün Adalar’dan. Taksicilik yapıyorsun bu Tahran trafiğinde.”

“Ben öğretmenim aslında. Hava Harp Okulunda İngilizce ders veriyorum. Maaşım yetmiyor. Ek iş yapıyorum.”

Döndük mü yetmişlere! Şimdi ne diyeceğim. Dikiz aynasından arada arkaya attığı bakışlardan mahcubiyetin esamesi okunmuyordu. İran’da uluslararası yaptırımların da etkisiyle ekonomi büyük yara almış. Benim İran’a ayak bastığım günlerde (2018) İran para birimi yabancı paralar karşısında birkaç gün içinde üç katı değer kaybetmişti. Petrolünü satamıyor, döviz ülkeden kaçıyor. Sadece döviz mi? İnsanlar, öğrenciler, öğretmenler… Herkes bir yol bulup ülkeden gitme peşinde. Peşinde olmasa bile o hayalle yaşıyorlar. Ülke dışında yaşayan ama ülkeye günü güne ve İran kültürüne sıkı sıkı bağlı, kültürlü ve yüksek tahsilli bir nüfus varlığı var İran’ın. Bunu biliyordum ama yurt dışını tatmış ve ülkeye dönüp taksicilik yapan, hem de savaş pilotlarına İngilizce dersi veren bir hocayla ilk defa karşılaşıyorum.

“Aziz Nesin’in bütün kitaplarını okudum ben” diye devam etti.

“Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’ı da mı?” diye sordum ve tebessüm etti.

“İran gençliğinin şimdiki sorunu da bu: Kimlik” deyiverdi.

Sohbeti çilingir gibi açacakken geleceğim adrese çoktan gelmişim. İnmem gerekiyordu.

Adalar, Aziz Nesin, Harp Akademisinde görevli ek mesai yapan bir hoca… Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz, Kimlik…

Bu sohbet, Ovit Tüneli gibi bir ucu kurak Anadolu bozkırından girdi, bir süre sonra rutubetli Karadeniz yaylalarından çıkardı beni.

Geç vakit olmuştu. Taksiciye parasını ödedim. Önümden geçen başka bir taksiden yükselen şarkı İbrahim Tatlıses’ten

“Şu koskoca dünya âlem

İçindeki neşe elem

Yazımızı yazan kalem

Anladım ki hepsi yalan”

Hafız ona gazeliyle eşlik ediyor:

“Söylediğimiz sözler, yaşadığımız eve dönüşür.”

Önümüzdeki birkaç yıl İran’daki memuriyetime şiir ve gazelin eşlik edeceğini böylece yaşayarak tasdiklemiş oldum.

Merdivenlerden çıkarken- ben de artık bu şiir ve gazel havasını soluduktan sonra – belki de İran’ın neredeyse yarı nüfusu olan Azerbaycan Türklerinin havalarından mırıldanmaya başladım.

“Böyle bir güzele, eşkimi tezele

Şiire, gazele könül verdim, şiire, gazele

Böyle bir güzele, eşkimi tezele

Şiire, gazele könül verdim, şiire, gazele”

Ahmet Kaya bağlamasıyla eşlik etti. Tahran inci gibi gerdanlığını taktı. Karanlık, geçim sıkıntılarının üstünü örttü. Devrim, bu geceyi de sabaha bağladı. Ülke, İran takvimine göre, Nevruzla birlikte 1400 yılına girdi. Bin dört yüz yıldır beklenen bu gece de gelmedi.

Okumaya Devam Et...

Dünyanın Renkleri

Enginliğine Gökyüzü Derinliğine Deniz: Dörtyol

Ana kucağı gibi sarmalar sizi, bütün gam, kasavet sıyrılır üstünüzden; yeniden doğmuş gibi olursunuz. Güzelliklerle belenmiş bir bebek gibi alır, doğanın cıvıltısı içerisinde sallar sizi bir Beşik’mişçesine. Göl gibi telaşsız, sakin ve dinginsinizdir; tadını doya doya almak için doğanın. Beşikgöl’dür; kalbidir Dörtyol’un. Kalpten seversiniz onu, gümrah ırmaklarında taşarak.

EKLENDİ

:

Deniz sonsuzluğa sürükler insanı. Tarif edilmez bir enginliğe kanat çırpar içiniz. Bırakırsınız kendinizi mavinin derinliğine. Yeşili özlersiniz ama hemen. Dörtyol’u özlersiniz…

Baharda yanınızı yörenizi saran, içinizi serinleten “portakal kokusu” Dörtyol’a girdiğiniz andan itibaren size yoldaşlık eder. “Portakal Kokulu Şehir” diye anarız bu yüzden onu.

İnsana varlığın güzelliğini hissettiren her şey vardır Dörtyol’da. Yeşilin albenili tonları, enginliğine gökyüzü, derinliğine mavilik ve başı yücelerde dağlar. Onlarla nefes alır verir, onlarla güzelliğin tadını çıkarırsınız. Doğanın ihtişamı hareketsiz kalmanıza izin vermez. Deprendirir sizi, coşkuyla sarılırsınız yaptıklarınıza.

Daha yol başında şaşırtan bir çekicilikle karşılar sizi Dörtyol*. Her noktasında keşfedilmeyi bekleyen bir güzellik, bir ilginçlik saklar. Hiçbir ayrıntıyı kaçırmak istemezsiniz. Dört mevsimi yaşarsınız her an. Yalnızlık nedir bilmezsiniz, yok nedir bilmez.

Ana kucağı gibi sarmalar sizi, bütün gam, kasavet sıyrılır üstünüzden; yeniden doğmuş gibi olursunuz. Güzelliklerle belenmiş bir bebek gibi alır, doğanın cıvıltısı içerisinde sallar sizi bir Beşik’mişçesine. Göl gibi telaşsız, sakin ve dinginsinizdir; tadını doya doya almak için doğanın. Beşikgöl‘dür; kalbidir Dörtyol’un. Kalpten seversiniz onu, gümrah ırmaklarında taşarak.

Okumaya Devam Et...

Dünyanın Renkleri

Türk Dünyasının Ruhanî Astanası: Türkistan

Türk İslam dünyasının manevi başkenti saydığı ve Türklerin inanç, toplum ve manevi hayatında önemli bir yere sahip olan mutasavvıf, şair ve Yeseviyye tarikatının kurucusu olarak bilinen Hoca Ahmed Yesevî’nin yaşadığı ve türbesinin bulunduğu yerde yaşamak ve bulunmak bizlere de nasip oldu. Zira kaderde burasını sadece görmeyi değil, Köklü geçmişten Güçlü Geleceğe sloganıyla Türk Kazak dostluğunun sembolü olarak kurulan ve halen 32 Türk devleti, akraba topluluk ve özerk cumhuriyetlerden gelen öğrencilerin bulunduğu Hoca Ahmed Yesevi Üniversitesinde görev yapmakta varmış. Tarihi süreç içerisinde pek çok insanın bu topraklara, bir gönül seferliği içerisinde hizmet ettiği ve faaliyetlerde bulunduğu bilinmektedir. Hizmet kervanının ruhu çok eskilere dayanmaktaydı. Bu gönül seferberliğinin ruhunu Tebe-i Tabiînin ileri gelenlerinden Süfyân-ı Sevrî’nin şu cümlesinde görmek mümkündür: “Türkistan’da ezan okumak Mekke’de namaz kılmaktan daha faziletlidir.”

EKLENDİ

:

Türkistan, iki dünya eşiğidir,

Türkistan, her Türkün beşiğidir.

Mağcan Cumabayev (1893-1938)

Türk Konseyi 31 Mart 2021 tarihinde “Türkistan: Türk Dünyasının Manevi Başkentlerinden Biri” temasıyla çevrimiçi olarak düzenlendi. Bu toplantıda Kazakistan’ın Türkistan şehri Türk Dünyasının manevi başkentlerinden biri olarak ilan edildi. Zaten daha önce Kazakistan’da 19 Haziran 2018’de imzalanan kararname ile Güney Kazakistan eyaletinin ismi Türkistan eyaleti olarak değişmiş, böylece Kazakistan’ın Güney Kazakistan Eyaleti’nin adı Türkistan Eyaleti olmuştu. Türkistan kenti Çimkent’e 150 kilometre mesafesindedir. Bu tarihi şehri kısaca sizlere tanıtmak istiyoruz:

Tarihi kaynaklara göre 4. yüzyılda kurulan, eski adı “Yesi” olan Türkistan şehri, Türk-İslam dünyasının en eski ve bir o kadar da saygın yerlerinden biridir. Bu yönüyle Türkistan, Türk milletinin kimliği ve din anlayışının şekillendiği yer, Orta Asya’nın kalbi, merkezi ve ünlü Türk destanının kahramanı Oğuz Han’ın başkenti olarak tarihte yerini almıştır. Ayrıca Türkistan geçmişte Türklerin manevi başkenti (Ruhani astana) olarak kabul gördüğü gibi günümüzde de Türk Dünyası’nın manevi başkenti olarak kabul görmüştür.

Bu itibarla Türkistan uzun yıllardan beri Orta Asya’nın önemli bir ilim ve irfan merkezi olmuştur. Bu şehirden değerli âlimler, filozoflar, yazarlar ve bilginler çıkmıştır. Bunlar arasında büyük bir mutasavvıf, gönül eri, İslam’ın ve Türk Dili’nin yaşaması için kendini vakfeden, bütün Türk ve İslam Dünyası’nın manevi önderlerinden birisi olarak kabul gören Hoca Ahmet Yesevî’dir. O Türkistan’da İslâm’ın ana esaslarına dayalı tasavvuf anlayışını geliştirmiş, ilim, edebiyat ve sanata önem veren irfan ocağı inşa eden ve geliştiren bir şahsiyet olarak temayüz etmiştir. Bu anlayışı büyük şairimiz Yahya Kemal Beyatlının “Şu Ahmet Yesevi kim? Bir araştırın göreceksiniz. Bizim milliyetimizi asıl O’nda bulacaksınız?” ifadelerinde de görmek mümkündür. Buna bağlı olarak Hoca Ahmet Yesevi’nin yolundan gidenlerin sevdalılarının gönlünde de Türkistan şehrinin ayrı bir yeri vardır. Özellikle Timur’un 1396’da onun mezarının bulunduğu yerde yaptırdığı türbe sonraki devirlerde şehrin öneminin sürmesine vesile olmuştur. Hoca Ahmed Yesevî “Hazret-i Türkistan” adıyla da anıldığı için şehrin Türkistan adı buna bağlanmaktadır. Eser Türkiye tarafından 1993 yılında başlayan restorasyonla yenilendi. Ayrıca 2000 yılında Kazakistan hükümeti büyük etkinlikler ve törenlerle Türkistan şehrinin kuruluşunun 1500 yılını kutladı. Şehirde başta Kazaklar olmak üzere, Özbekler ve Ahıska Türkleri yaşamaktadır. Halkın geliri önemli ölçüde hayvancılığa ve tarıma dayanmaktadır.

Türkistan şehri sadece ruhanî tarafıyla değil, ayrıca tarihi ipek yolu üzerinde olması itibariyle ticarî ve maddî yönü de olan bir şehirdir. Şehre girerken yük ve yolcularıyla deve ve at kervanların heykellerin bulunması bize şehrin bu yönünü hatırlatmaktadır. Bu heykellerin benzeri tarihi Semerkant şehrinde, Recistan meydanının girişinde de bulunması bütün buraların büyük bir medeniyetin parçaları olduğunun adeta ispatı gibidir.

Türkistan’a girişinin yolun sağ tarafında binlerce hektarlık arazi üzerine 1992 yılında temelleri atılan Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk Kazak Üniversitesinin Külliyesi bulunmaktadır. Külliyede Kazakistan zengin tarihinden motifler ve semboller taşıtan, binalar yan yana sıralanmışlardır.

Türk İslam dünyasının manevi başkenti saydığı ve Türklerin inanç, toplum ve manevi hayatında önemli bir yere sahip olan mutasavvıf, şair ve Yeseviyye tarikatının kurucusu olarak bilinen Hoca Ahmed Yesevî’nin yaşadığı ve türbesinin bulunduğu yerde yaşamak ve bulunmak bizlere de nasip oldu. Zira kaderde burasını sadece görmeyi değil, Köklü geçmişten Güçlü Geleceğe sloganıyla Türk Kazak dostluğunun sembolü olarak kurulan ve halen 32 Türk devleti, akraba topluluk ve özerk cumhuriyetlerden gelen öğrencilerin bulunduğu Hoca Ahmed Yesevi Üniversitesinde görev yapmakta varmış. Tarihi süreç içerisinde pek çok insanın bu topraklara, bir gönül seferliği içerisinde hizmet ettiği ve faaliyetlerde bulunduğu bilinmektedir. Hizmet kervanının ruhu çok eskilere dayanmaktaydı. Bu gönül seferberliğinin ruhunu Tebe-i Tabiînin ileri gelenlerinden Süfyân-ı Sevrî’nin şu cümlesinde görmek mümkündür:

“Türkistan’da ezan okumak Mekke’de namaz kılmaktan daha faziletlidir.”

Şehir merkezine ulaşıldığında Hoca Ahmet Yesevi türbesi etrafı takriben 700 bin gül fidanlarıyla çevrilmiş geniş bir yolun sonunda bütün ihtişamıyla ayakta durmaktadır. Türbe binasının yanı başında tarihi mescit, çok eski zamanlara ait tarihi kalıntılar ve Hazret’in inziva döneminde yaşadığı öne sürülen yer altındaki küçük mahzen bulunmaktadır. Türbe’nin etrafında Türkistan tarihine ışık tutan zengin tarih müzesi, etnografya müzesi Türkistan büyükleri müzesi ve daha başka müzeler büyük Türk medeniyet ve uygarlığına meraklı ziyaretçilerinin hizmetindedir. Türbe UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmıştır. Şehirdeki en görkemli yapı Yesevi’nin külliyesidir, yöre halkı bu külliyeye “kesene” demektedir. Yeni evlenen veya dileğinin kabul olunmasını isteyen kimselerin dua ettiği yerler arasında yer alır.

Ahmet Yesevi Türbesi

Hoca Ahmet Yesevi Türbesi

Şehri tanımaya devam edecek olursak Türkistan, konum itibarıyla Taşkent, Bişkek, Almata, Çimkent, Moskova demir yolu güzergâhı üzerinde bulunduğu için Orta Asya’nın önemli başkent ve şehirlerinden kalkan trenler, Türkistan üzerinden Kızıl Orda ve Aktöbe’den geçerek Rusya Fedarasyonu’na ulaşır ve Moskova’ya varır. İstasyonun ana binası meydana hâkim muazzam bir mimari yapıttır.

Türkistan kentinde dikkat çeken en önemli binalardan biride Türkistan tiyatro binasıdır. İstasyona yakın bir mesafede bulunan tiyatro binası dış görünüm, giriş kısmı ve ana salonu tarihi görüntüsüyle dikkat çekmektedir. Türkistan’ın içerisinde bunlar dışında önemli ve görülecek yerler olabilir.

Bütün bunlarla birlikte Türkistan kentinin etrafında da tarihi ve doğal zenginlikleriyle dikkat çeken yerler ve mekânlar da bulunmaktadır. Bunlarda biri Hoca Ahmed Yesevî’nin türbesini ziyaret etmeden önce ziyaret edilmesi gereken hocası Arslan Bab’ın türbesidir. Halk arasındaki “Arslan Baba’da gecele, Hoca Ahmed’den de dile” şeklindeki kalıplaşmış sözün mânâsı burada yatmaktadır. Arslan Baba’nın kabri Otrar şehrindedir ve kabrinin başına kubbeli bir anıt mezar inşa edilmiştir. Arslan Baba’yı ziyaret ettikten sonra Tarihi Otırar şehrinin kalıntılarının bulunduğu Şavuldur kenti gelmektedir. Otırar Kalesi’nin yıkıntıları binlerce hektar araziyi kaplamaktadır. Şu anda kapsalı biçimde bu kazılar ve araştırmalar devam etmektedir. Ama bu büyük kentin kalıntılarının günümüzde ancak çok küçük bir bölümü gün ışığına çıkarılmış durumdadır. Otırar şehrinden çıkarılan tarihi eserler 10 kilometre uzaklıktaki müzede sergilenmektedir.

Gezilmeye değer yerlerden biri Türkistan’a 30 kilometre yakındaki Kentav kentidir. Kentav şirin ve sevimli bir kasaba konumundadır. Sovyetler Birliği döneminde kapalı bir maden kenti olan Kentav geniş caddeleri, ormanı andıran geniş parkları ve düzgün şehircilik planlamasıyla dikkat çekmektedir.

Burada ziyaret edilmesi gereken  ilim merkezlerinden Türkistan şehrine bağlı Karnak Medreselerinden bahsetmekte fayda vardır. Tarihi Karnak kasabası Türkistan’a 10 kilometre mesafede yer almakta olup, yemyeşil çevresi, meyve bahçeleri ve üzüm bağlarıyla ünlüdür. Pek çok değerli ve tarihi el yazması eserin halen buradaki aile kütüphanelerinde bulunduğu öne sürülmektedir. XIX. Asrın son yıllarında Karnak medreseleri Orta-Asya’da Buhara medreselerinden sonra dini ve ruhanî merkezler olarak kabul görmüştür. Bu medreselerle ilgili bilgilerimiz sınırlıdır. Karnakta bulunan Medreselerin sayılarının 4 ile 15’den fazla olduğu belirtilmektedir. Dört medrese; Halba, Molla Haşir, Abdulhayr Kadı ve Şa Muhammed Eşan adlarıyla bilinmektedir. Şa Muhammed Eşan medresesi Karnak’taki en büyük medreseler arasında yer alır ve Karnak ismini yükseklere çıkaran ve tanıtan meşhur Kazak şair Abay Kunanbayev, dedesi Şortanbay Kanayoğlu gibi birçok büyük şahsiyet bu medreseden ilim almıştır. Elde edilen bilgilere göre medrese sadece erkeklere yönelik olmayıp medrese müderrislerinin eşleri ve kız kardeşleri ilim sahibi kimseler olduklarından onlar da kız öğrencilere ders vermiş onları eğitmişlerdir. Burada birkaç yerde kız medresesi olduğu belirtilmektedir. Bu yönüyle de bu medreselerin önemini ortaya koymaktadır. Doğrusu Türkistan sınırları içerisinde yer alan Karnak medreselerinin Kazakistan din eğitimi için çok önemli bir tecrübe olduğunu ve dikkate alınması gerektiğini düşünüyoruz.

Bu vesileyle kısa da olsa bu yazımızda Türkistan şehrini tanıtmaya ve bu şehirle ilgili izlenimlerimizi sizinle paylaşmaya çalıştık. Gerçekten bu özel şehir ve insanlarıyla ilgili yazılacak çok söz vardır ve anlatılacak çok yön bulunmaktadır. Tarihine, medeniyetine, kültürüne ve geçmişine ilgi duyan her insanımızın için başta Türkistan olmak üzere bütün ata yurdu görmesini, o güzel yerleri dolaşmasını ve oralarda yaşayan insanlarla tanışmasını ve güzellikleri diğer insanlarla paylaşmasını temenni etmekteyiz. Yeni dönemde bu kentle ve imarıyla ilgili çok güzel çalışmalar yapıldığını, ulaşım için yollar, havalimanı, yeni üniversite kurulması ve tarihi dokuya uygun binalar yapılması gibi güzel haberler duyuyoruz.

Bu güzel şehri görmemiz ve ziyaret etmemiz dileğiyle hoşça kalın.

Kaynakça:

Abbas Karaağaçlı, Türkistan Kal’ası,

Ahmet Taşağıl, “Türkistan”, DİA, İst. 2012, XLI, 556-560.

Ahmet Yıldırım, Hoca Ahmed Yesevî’nin Hadis Kültürü, Ankara 2012.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar