1. Anasayfa
  2. Edebiyat

Mâ’nâ

Mâ’nâ
0

Mâ’nâ, Söz (lafz = kelime ve cümle) ve hareketlerin maksadı, anlamı; çok daha geniş kullandığımızda hayatın ve varlığın maksadı, anlamı. Mâ’nâ kelimesinin (عنى) ya da (عنا / عناء)’dan geldiği, kökünün ‘ınâ olduğu söylenir. ‘Inâ, eziyet/zorluk, cefâ/sıkıntı ve endişe demektir. Inâyet (عناية) de aynı kök; o da endişe, önem/ihtimam/dikkat, özen/itinâ anlamında ama bu kelime (ınâyet) Rabbe nisbet edildiğinde çekilen zorluğun/eziyetin, endişenin ortadan kalkması anlamına gelir. Eziyet/zorluk, cefâ/sıkıntı çekmeyen, endişelenmeyen, kolay kolay İlâhî İnâyete eremez; mâ’nâya ulaşmak, zorluk/sıkıntı çekmeden mümkün olmaz.

Zorluk çekmeden kolaylığa kavuşanlar, kolaylığın kıymetini bilmezler; kolay gelen kolaylık, elden kolay gider. “fe inne mea-l usri yüsrâ.” (Kesinlikle zorluk kolaylıkla beraberdir.) ‘Ben hayatımda hiç zorluk çekmedim’ diyenler, zorluğa düşünce çıtkırıldım olur; zorluk çekerek kolaylığa ulaşanlarsa sağlam karakterlidir.

Herkesin bir işi vardır = “inne sa’yeküm leşettâ”, hiçbir iş de kolay değildir; her iş, az ya da çok çaba/emek gerektirir. Ne ile meşgul olursak olalım, işlerimizi “yüce bir amaca ma’tuf/dönük” yapmazsak, o iş bizi belli bir süre sonra sıkar. Bir iş, ‘sırf kendisi için’ yapılmaz; sırf para kazanmak (zengin olmak) için, sırf ilim elde etmek (âlim olmak) için çalışılmaz (para da ilim de amaç değildir); iş, kendisine eşit olursa, belli bir süre sonra çalışma anlamsızlaşır. Eğer para kazanmayı ya da ilim tahsil etmeyi onlardan daha yüce bir şeye tahvil edemezsek; para da ilim de bizi esir alır, onlara taparız. Almak için para kazananla, vermek için para kazanan aynı değildir. Almak için para kazanan, parayı sever, biriktirir; vermek için para kazanan, “B/başka bir şeyi” sever ve kazandığı parayı O/onun için verir/fedâ eder. İlimde de benzer bir durum vardır. İlmi bizatihî seven, o ilmi biriktirir ama ilmi hakikate, Hakk’a ulaşmak için seven ve veren, o ilimle kendini ve başkalarını Hakk’a, hakikate ulaştırır.

İşlerimizin çeşitli olması (= “inne sa’yeküm leşettâ”) bizi “kalite olarak” farklı kılmaz; bizi “kalite olarak” farklı kılan, o işleri “neden ve niçin” yaptığımızdır. Maaş almak için hocalık (imamlık ve öğretmenlik) yapan biri ile, hocalığı severek yapan, işinden aynı zevki almaz; hele bir de yaptığı işi ‘insanlara hizmet = Allah Rızası’ için yapıyorsa, işte o zaman o iş, tadından yenmez. İşin zorluğuna katlanmak = işte sebat, işin kendisinden daha yüce bir şeye dayanmazsa, o iş çekilmez. Eşi ve çoluk-çocuğunun (maddî-manevî) rızkı için, onların sorumluğunu alarak çalışan biri ile, bekâr birinin iş sebatını karşılaştırın ve bunu daha geniş bir ölçeğe yayın…

Buna ben “kutsal dert” diyorum; “kutsal derdin” ölçeği kişiden kişiye değişebilir ama “kutsal derdi” olan her kişi, sorumlu kişidir; o kişi yaptığı işi sırf kendisi için yapmaz; elbette o işten kendisi de faydalanır ama başkalarını da faydalandırır; böyle birini iş esir alamaz.

Parasına (malına/zenginliğine), ilmine, makamına (statüsüne) güvenen adamı, mal da ilim de makam da yarı yolda bırakır. Buna karşılık para, ilim, itibar kazandım ve bunları “verdim” diyerek “verdiğine” güvenen adam da hüsrana uğrayabilir. Önemli olan, bunları niçin, neden ve ‘kimin için’ verdiğimizdir; hayatımızın = varlığımızın “asıl ve esas mâ’nâsı” buradadır. Bu mâ’nâya ancak ‘kutsal derdi’ olanlar ulaşabilir. Nasıl bedenî dertlerden kurtulmak ve sağlığa kavuşmak için acı ilâç içilir ya da ameliyat gerekirse, mâ’nâya (= Hakk’a ve hakikate) ulaşmak için de o kutsal derdi çekmek-o dert ilâcını içmek-büyük zorluklara katlanmak ve inâyeti hak etmek gerekir:  “inne mea-l usri yüsrâ.”

Rabbimiz inâyeti hak edeni bilir; inâyetini istediği gibi de gönderebilir ama zannımca her işte birilerini-meleklerini kullandığı gibi inâyet işinde de kullarını kullanmayı murat ediyor.

O’na kulluğu/kul olmayı kabul edenler, O’nun tarafından kul-lanılmayı da kabul ederler. Bu kul’lar, bir şey yaparken, Rablerinin kendilerini kul-landığını da bilirler; O’na kul-luğu kabul etmeyenlerde böyle bir kabul oluşmaz; onlar bir şey yaptıklarında “ben yaptım” derler.

Allah hiç kimseye, hiçbir şeye muhtaç değildir, Ğaniyy’dir; kim neye sahipse ona onu O vermiştir; bizim ihtiyaçlarımızı da O vermektedir ama bizim, kendi algı düzeyimizde bunu anlayabilmemizin imkânı sebepler dünyası içindedir; anlama, hiyerarşik olarak bir sebebe ve Son Sebeb’e bağlanarak mümkün olur; o sebep, biz de olabiliriz, bir başkası da olabilir! Rabbimizin bizi kul-lanarak-bizi sebep kılarak birine ikram/inâyet etmesi, bizim için büyük şeref değil midir?

Mâ’nâ, kalıp olarak ism-i mekândır; SCD’den Mescid; CLS’den Meclis gibi. Mâ’nâ, dışarıda (sözcüklerde, cümlelerde, Metin’de/Mushaf’ta) değil de bizdeyse, biz bu mâ’nâya inâyeti hak etmeden ulaşamayız. İnâyeti hak etmek de çabamızdaki/gayretimizdeki (sa’yimizdeki) ihlâs ve samimiyetimize bağlı.

Bizleri, varlığı, her şeyi yaratan Allah, bütün mahlûkâtı sebepsiz ve mâ’nâsız yaratmış olabilir mi, Yaratıcı abes-anlamsız-boş iş yapar mı?

Fe Sübhânellah.

1964, Ankara Çamlıdere’de doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokul ve liseyi İzmit/Gölcük’te okudu. Lisansını Ankara Ünv. DTCF ile Anadolu Ünv. İktisat Fakültesi’nde tamamlayan Metin, yüksek lisansını Gazi Ünv. SBE’de, doktorasını ise Selçuk Ünv. SBE’de yaptı. Uzun yıllar Kültür ve Turizm Bakanlığında kütüphane memurluğu yapan Hasan Metin, daha sonra Çankırı Karatekin Üniversitesinde öğretim üyeliği görevinde bulundu. Daha sonra bu görevdeyken emekli oldu. Din, felsefe ve dil konuları üzerinde çalışmalarını sürdüren Metin’in kitaplaşmamış yazıları bulunmaktadır. Okumak, düşünmek, yazmak ve endişelenmek hayatının vazgeçilmezlerindendir.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir