Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Mehmet Akif ile Neyzen Tevfik Dostluğu

arihler, 1899’u göstermektedir… O sıralarda kendinden 6 yaş büyük Mehmet Akif’le tanışır. Mehmet Akif, ona bir ağabey gibi kol kanat gerer. Ney çalmadaki eşsiz yeteneğini fark eder ve onu birçok şair ve edebiyatçıyla tanıştırır. Birçok konakta, köşkte ney çalmasını, önemli meclislerde bulunmasını sağlar. Hatta anlatıldığı kadarıyla onun cübbe ve şalvar yerine, pantolon giymesini öğütler ve ona bir pantolon hediye eder.

EKLENDİ

:

Bu başlığa bakarak Mehmet Akif ile Neyzen Tevfik’in dostluğu, ilk bakışta imkânsız, hatta ihtimal bile verilmeyecek derecede bir dostluk örneği olduğu düşünülebilir belki… Mehmet Akif, güçlü bir iradeye sahip olgun ve dindar bir insan, sağlam bir iman, eşine az rastlanır bir dava adamıdır. Onunla dost olmak ve bu dostluğu sürdürmek çok güçtür.

Neyzen Tevfik ise, Mehmet Akif gibileri bir yana, temizlik konusunda hassas olmayan insanların bile katlanamayacağı bir insandır. Nitekim Mehmet Akif’in, Neyzen Tevfik’in yaşadığı han odasında ellerini yıkadıktan sonra Neyzen’in uzattığı havluyu görünce söylediği:

Ellerimi yeni yıkadım, cümlesi bir espri olduğu kadar bir gerçeğin de ifadesidir.    Mehmet Akif Ersoy ile Neyzen Tevfik arasında yaşanan dostluk, Mehmet Akif’in ölümüne kadar sürmüş, hiçbir ideolojik farklılık ve yaşama teslim olmamış, çok özel bir dostluktur.

Özel olduğu kadar örnek alınası bir dostluk… Dünyaya bakışları birbirinden bu kadar farklı, yaşam tarzları taban tabana zıt, edebi görüşleri ve üslupları ayrı bu iki insanın yaşamları boyu sürdürdükleri dostluk ilişkisi takdire şayandır ve ayrı dünyalarda yaşayanlar için eşsiz bir örnektir.

Bir tarafta ney ustası, hiciv üstadı, derbeder bir yaşam süren, alkol bağımlılığı nedeniyle defalarca akıl hastanesinde tedavi görmek zorunda kalan Neyzen Tevfik… Diğer yanda, İstiklal Şairi, edebiyat devi ve Kur’an-ı Kerim mütercimi Mehmet Akif…

Neyzen Tevfik, çocukluğunu ve ilk gençliğini İzmir’de geçirir. İzmir Mevlevihanesi’nde ney çalmayı öğrenir. Babası, onu 19 yaşındayken İstanbul’a Fatih Medresesi’ne gönderir. Fakat o, medreseden çok Galata ve Yenikapı Mevlevihanelerine gider.

Tarihler, 1899’u göstermektedir… O sıralarda kendinden 6 yaş büyük Mehmet Akif’le tanışır. Mehmet Akif, ona bir ağabey gibi kol kanat gerer. Ney çalmadaki eşsiz yeteneğini fark eder ve onu birçok şair ve edebiyatçıyla tanıştırır. Birçok konakta, köşkte ney çalmasını, önemli meclislerde bulunmasını sağlar. Hatta anlatıldığı kadarıyla onun cübbe ve şalvar yerine, pantolon giymesini öğütler ve ona bir pantolon hediye eder.

Mehmet Akif, Neyzen Tevfik’e Arapça, Farsça dersleri verirken, Neyzen de Akif’e ney çalmayı öğretir. Mehmet Akif’in onunla ilgili tek sorunu, alkole olan düşkünlüğü…

Neyzen Tevfik, İstanbul’a gelişiyle birlikte alıştığı içkinin giderek iflah olmaz bir bağımlısı olur. Zaten Neyzen Tevfik deyince hemen insanın aklına efsaneleşmiş anekdotları ve Marmara Deniz’i kadar içki içmesiyle dile getirilmesi gelir…

Gerçekten alkol tüketimi sıra dışıdır ve nüktedan yapısı nedeniyle de birçok olay geçmiştir başından. Çünkü derbeder bir yaşam süren Neyzen Tevfik, omzunda ney’i, boynunda rakı matarasıyla gezer bütün gün…  İşte Mehmet Akif de hep onu bu bağımlılıktan kurtarmaya çalışır.

Defalarca içkiyi bırakan Neyzen, dayanamaz, tekrar başlar. Mehmet Akif, bir gün ondan söz alır, “Artık” der, “meyhaneye adım atmayacaksın, söz ver!” “Tamam, söz” der Neyzen, ama Mehmet Akif yemin etmesini ister. Neyzen de: “Vallahi meyhaneye adım atmayacağım” yeminini eder. Ama Neyzen bu, durur mu, tam da bu sözü verdiği günün ertesi günü İzmir’den bir arkadaşı gelir ve onu meyhaneye davet eder. Neyzen de Mehmet Akif’e sözü olduğu için ne yapacağını şaşırır. Arkadaşına bir mekân adı vererek oraya gitmesini söyler. Kendisi de akşama doğru bir at kiralar ve o mekâna atıyla gider. İçkisini atının üzerinde iken getirttir ve o akşam atından inmeden içer. Arkadaşı, “İnsene o atın tepesinden, gel şurada masada karşılıklı içelim” dedikçe o, “hayır olmaz, Akif’e sözüm var, meyhaneye adım atmayacağım” der…

1928-1929’da Mısır’a giden Neyzen Tevfik, gitme amacı Mehmet Akif’i ziyaret etmektir. Bir yıl kadar onun evinde kalır. Mehmet Akif, oldukça disiplinli ve düzenli bir insandır. O sırada, Kuran’ı Kerim tercümesiyle uğraşmaktadır… Yemeğinden, çalışma saatine kadar her şey bir düzen içinde akıp gider. Neyzen Tevfik’e şart koşar, “eve belli bir saatten önce geleceksin ve içki içmeyeceksin!” Tamam der Neyzen, bir süre de uyum sağlar bu yaşama ama daha sonra yine içkiye başlar. İşte o günlerde Mehmet Akif bir şiir yazar onun için… O şiir, Safahat’ta yer almaktadır. Nereden biliyoruz ona yazdığını? Büyük şair, kendisi belirtir sayfanın altındaki bir dipnotta…

Şiirin adı: “Derviş Ahmed”… Akif, dipnotta şöyle yazar: “Tevfik Neyzen’in üç bin dört yüzüncü tövbesinden istifası münasebetiyle.” Uzun bir şiirdir bu, şöyle başlar:

“Bir ömürdür içiyorsun, bırak artık şunu!” der.

Derviş Ahmed bu hidayetle hemen tövbe eder.

Ama bir tövbe ki: Binlikleri çarpar duvara;

Tas, çanak, testi, perişan, serilir tahtalara.

Rakı tufanı, su girdabı alırken olayı;

Anaforlarla dönerken mezeler fırdolayı;

Bir kerametle dedem postu oturtup sedire,

Oradan, mest-i zafer, bakmaya başlar seyire.

Başlar amma, pek uzun boylu seyirden bıkılır…

Derviş Ahmed de bizim, öğleye varmaz sıkılır.

Kalkar, olmaz, yatar, olmaz, döner, olmaz dediği;

Neyle doldursa o bir türlü kapanmaz gediği?”

Neyzen Tevfik’in tüm yaşamı boyunca en çok saygı duyduğu kişilerin başında gelen, bir ağabey olarak gördüğü, onu görmek için Mısır’a kadar gittiği, ölümünün ardından yasa büründüğü, edebiyatımızın dev ismi, İstiklal Şairimiz Mehmet Akif’le kurduğu dostluğun örneğini, merhum Sezai Karakoç’un Cemal Süreya ile olan dostluğunda görürüz.

Mehmet Akif ile Neyzen Tevfik arasındaki ilişkiyle ilgili olarak ilginç bir anekdot anlatılır Eşref Edip… “Üst, baş perişan, selam vererek içeri girdi. Mutareke zamanında idi.. Bir gün Sebilurreşad idarehanesinde üstadla (Mehmet Akif’le) oturuyorduk. Neyzen Tevfik çıka geldi. Çok sarhoştu. Biraz geçtikten sonra rakı dolu mataradan birkaç yudum aldı. Fakat artık işba’(doyum) haline gelmiş, bir yudum bile içecek hali kalmamıştı.

Biraz sonra mataradaki rakıdan avucuna boşalttı. Kolonya gibi yüzüne, gözüne, başına içirmeye savaştı.

Nihayet ney’ini alarak üstadın oturduğu koltuğun önünde, Üstad’ın dizi dibinde oturdu, üflemeğe başladı. O halde muhrik (yakıcı) bir taksim yaptı.

Baktık üstadın gözlerinden sessiz sessiz yaşlar dökülüyordu. Neyzen bunu görünce, ney’ini bıraktı. Üstad’ın boyuna sarıldı. Sakalından, yanaklarından öpmeye başladı. Öptü, öptü…

Biz, bu manzara karşısında mebhut (hayrette) kaldık. Üstad niye ağladı? Ney’in hazin sesine mi? Neyzen’in haline mi?

Hangi siyasi görüşten, hangi takım taraftarlığından olursak olalım, birbirimizi değil anlamayı, dinlemeyi bile başaramadığımız bir dönemden geçtiğimizi düşünüyor ve bu tür dostlukların örnek olmasını diliyorum…

Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Çok Okunanlar