Bizimle İletişime Geçin

Eğitim

Mektep gibi Bir Hoca: İbrahim Özgül

Bir hoca/öğretmen, bir insanın fikrî hayatının şekillenmesinde çok şey ifade eder. Hocanın, öğrencisinin fikrî hayatının şekillenmesinde, nasıl daha faydalı olurum kaygısıyla hareket etmesi, resmî olarak üstlendiği dersleri hakkını vererek sunması yanında; duruşuyla, karakteriyle, erdemiyle de tesirli olduğu aşikârdır. Bu anlamıyla bir hoca bazen, bir mektepten daha fazlası bile olabilir.

EKLENDİ

:

Bir hoca/öğretmen, bir insanın fikrî hayatının şekillenmesinde çok şey ifade eder. Hocanın, öğrencisinin fikrî hayatının şekillenmesinde, nasıl daha faydalı olurum kaygısıyla hareket etmesi, resmî olarak üstlendiği dersleri hakkını vererek sunması yanında; duruşuyla, karakteriyle, erdemiyle de tesirli olduğu aşikârdır. Bu anlamıyla bir hoca bazen, bir mektepten daha fazlası bile olabilir. Bazen de bir hocanın yaklaşımı, samimi davranışı ve nasihati, öğrencinin o günden sonraki hayatına yön verecek şekilde tezahür edebilir.

Hem manevî (fikrî) hem de gerçekten hayatımın akışına yön veren kişiler oldu. Bu müstesna kişilerden biri de İbrahim Özgül hocamdır.

Samsun ili Vezirköprü ilçesinin bir köyünde dünyaya gelmişim. Orta birinci sınıfı 1982-1983 eğitim-öğretim döneminde Vezirköprü İmam Hatip Lisesi’nde okudum. Girdiğim parasız yatılılık sınavın sonucunda diğer arkadaşlarımla birlikte bizi Boyabat İmam Hatip Lisesi’ne gönderdiler. Orta öğretimimin kalan kısmını ve lise öğretimimin tamamını Boyabat’ta parasız yatılı, eskilerin deyimiyle “leyli meccânî” olarak tamamladım.

Hayatımın altı yılı Boyabat’ta geçti. Pek çok hocadan ders aldık. Bugün bunlardan bir kısmının sadece ismini hatırlıyorum. Ders işleyişi, kişiliği, karakteri gibi özellikleriyle temayüz etmeyen hocalar hafızamdan çoktan silinip gitti. Bir kısmının ismi ise nahoş olaylar sebebiyle hafızamda yer etti. Gönlümde yer eden hocalar ise işini ciddiye alan, öğrencilere faydalı olabilmek için yoğun gayret gösterenlerdir. Osman Özgün, merhum Ahmet Dinar, Osman Kızılaslan, Süleyman Savaş, İsa Akgül, Raşit Yazan, Ahmet Şarlı, Recep Dernekbaş gibi. Öte yandan farklı dünya görüşüne sahip olmakla beraber iki hocamızın ismini de zikretmek istiyorum. Bana edebiyatı, özellikle divan edebiyatını sevdiren ve zevk almama vesile olan Hikmet Kocaman ve felsefeyi sevmeme ve felsefeyle temasıma kapı aralayan Düzgün Irmak hocalarım. Hepsine şükranlarımı sunuyorum.

Okuma sevgim daha ilkokulda iken oluşmuştu. İlkokul üçüncü sınıfa kadar köyümde okudum. İmkânsızlık sebebiyle ders kitaplarını bile temin edemezdim. Ders kitaplarını sınıf arkadaşlarımdan ödünç alır, tekrar istemek zorunda kalmamak için her akşam birisini bitirir ve ertesi gün teslim ederdim. İlkokul dört ve beşinci sınıfı Kütahya Gediz ilçesinin bir köyünde tamamladım. Okulun mütevazı bir kütüphanesi vardı. Kemalettin Tuğcu’nun hikâyelerinden önemli bir kısmını orada okumuştum. Boyabat İmam Hatip Lisesi’nin de hatırı sayılır bir kütüphanesi vardı. O zamanlar okullarda, spor kolu, gezi kolu, kütüphane kolu gibi çalışmalar yapılırdı. Ben her sene kütüphane kolunu tercih ederdim. Bu sayede kütüphanede yer alan yerli ve yabancı eserleri okumaya çalışırdım. Reşat Nuri Güntekin, Yakup Kadri, Ömer Seyfettin, Mehmet Rauf gibi yazarların eserleri yanında, Dostoyevski, Tolstoy, Turgenyev, Gorki, Çehov, Balzac, Victor Hugo, Albert Camus gibi yabancı yazarların eserlerini de okuyordum.

Millî Eğitim müfredatı gereği verilen dersler ilmî ve İslamî konularda asgari bazı temel bilgilere sahip olmamız açısından önemli olmakla birlikte konular, ders kitabı çerçevesinde ele alındığı için günümüz dünyasını anlamlandırma bakımından yetersiz kalmaktaydı. Bu nedenle ders kitapları dışında okumalar yapma ihtiyacı duyardık. Kıt imkânlar içinde farklı yazarlardan kitaplar okuma gayreti içindeydim. Ancak önemli bir engelle karşılaşıyorduk. Parasız yatılı öğrencileri için akşam 2 saat, sabah da 1 saat etüd yapma zorunluluğu vardı. Söz konusu saatlerde etüd salonunda bulunmak ve sadece ders çalışmak zorundaydık. Etüd salonuna, hatta yurda ders kitapları dışında kitap, dergi, gazete gibi şeyleri sokmak yasaktı. “Belletmen” hocalar etüd salonlarını denetler, ders kitapları dışında bir şey tespit ederlerse alır ve iyi bir azarlama faslı da geçerlerdi. Ayrıca giysi dolaplarımız da aranır, ders kitapları dışında okuma materyali tespit edilenler iyice bir sîgadan geçirilirdi.

Yabancısı olduğumuz bir hoca örneği

İbrahim Özgül hoca Boyabat’a geldiğinde, biz lise birinci sınıfta idik. O yıl “tefsir” ve “dinî musiki” derslerimize giriyordu. Orta boylu, daima şık giyinen, mütebessim, gözlükleri arkasında ışıldayan ve etrafına sevgi saçan gözleriyle dikkatleri üzerine çeken bir görünüme sahipti.

Bir hocanın işini severek ve aşkla yapıp yapmadığı öğrenciye yansır ve hemen hissedilir. Böyle bir hocanın dersinde vaktin nasıl geçtiği anlaşılmaz. Buna mukabil, hasbelkader öğretmen olmuş, sırf maaş için derse giren hocanın dersi ise bir türlü bitmek bilmez. Öğrenci, dört gözle teneffüs zilinin çalmasını bekler.

İbrahim Özgül’ün dersinin nasıl geçtiğini anlayamazdık. Bazen konu yarıda kalır, ‘bir sonraki derste devam ederiz’ der, bu sözünü unutmaz ve sonraki dersin başında o konuya açıklık getirirdi. Konulara hâkim idi. Ciddi bir meseleye temas edeceği ve bütün teferruatıyla anlatmak istediği hafifçe öksürerek boğazını temizleyip, gözlüklerini düzeltmesinden anlaşılırdı.

Bilindiği üzere tefsir, İslamî ilimler arasında kapsamı hayli geniş bir ilimdir. Âyetlerin nüzul sebebi, konuyla ilgili hadisler hakkında bilgi sahibi olmak yanında, fıkıh, kelam, akaid gibi temel bilimlere de vukufiyeti gerektirir. İbrahim Özgül, ele alınan konunun, belirtilen diğer bilim alanlarındaki yansımalarını doyurucu ve bizim anlayacağımız şekilde izah ederdi. Sınıf arkadaşlarımızdan bazıları öğrenmek maksadıyla değil de sırf hocayı zor duruma düşürmek, kendince sıkıştırmak için sorular sorardı. Özgül Hoca, soruları ciddiye alır, sinirlenmeden ve konuyu geçiştirmeye kalkışmadan cevap vermeye çalışırdı.

Ortaokul döneminde gördüğümüz dersler arasında “müzik” de yer almaktaydı. Ancak bu derslerde genel bir müzik kültürü aldığımızı maalesef söyleyemeyeceğim. Öğrendiklerimiz nota, porte, solanahtarı gibi basit bilgiler ve flüt ile bir çocuk şarkısını çalmayı öğrenmekten ibaretti. İbrahim Özgül “dini musiki” dersimizde, birkaç ilahiyi öğretmekten öteye geçerek tasavvuf, tasavvuf musikisi, Türk musikisi, önemli bestekârlarımız, şair ve bestekâr sultanlarımız hakkında da bilgiler vererek bu alandaki ufkumuzun açılmasına da önemli katkılar sağlamıştır. Bu arada hocanın sesinin güzel olduğunu, usulüne uygun güzel Kuran tilavet ettiğini, makamına uygun ilahiler söylediğini de ifade etmeden geçmemeliyim.

İbrahim Özgül ile sınıftaki resmi hoca-öğrenci ilişkisinin ötesine geçen, deyim yerindeyse ağabey-kardeş ilişkisine evrilen münasebetim şöyle gelişti. Hoca yurtta “belletmen” olarak görev yapmaktaydı. Bir gün etüd salonlarını gezerken, elimde dersle ilgili olmayan bir kitabı gördü. Hoca’yı henüz yeterince tanımıyorduk. İçimden “eyvah hapı yuttuk, bir sürü azar işiteceğiz yine” diye ürktüm. Hoca kitaba şöyle bir göz gezdirdi, hiçbir şey demeden geri verdi. Daha sonra beni yurttaki odasına çağırdı. Güler yüzle “gel bakalım delikanlı, otur şöyle, senle biraz konuşalım” dedi. Ben hâlâ azar işiteceğim diye endişeleniyordum.  Adımı, memleketimi, derslerimi sordu. Sonra “okumayı seviyorsun galiba, bugüne kadar neler okudun?” diye sordu. Ben de okuduğum bazı eserleri sıraladım. Kitap okuduğum için beni tebrik etti ve kültür ve sanatla ilgili edebî kitapları okumanın gereği üzerinde durdu. Masasının üzerinde bulunan bir kitabı bana uzatarak “bunu da oku bakalım, bitirince yanıma gel, üzerinde biraz konuşalım” dedi.

İlk defa böyle bir muameleyle karşılaşıyordum. Bir hocam bana kitap verecek, okuyacağım, sonra da bir araya gelip o kitap üzerinde konuşacağız. Olur şey değildi! Peki hocam diyerek, büyük bir sevinçle odasından ayrıldım. Bana verdiği ilk kitap Rasim Özdenören’in “Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler” adlı kitabıydı. Bu isimle ilk defa karşılaşıyordum. Tanıdığım bir yazar değildi. Kitabı kısa bir zamanda bitirerek hocanın yanına gittim. Birlikte oturduk, intibalarımızı ve düşüncelerimizi paylaşarak kitabı değerlendirdik. Bu kitabı başka kitaplar takip etti. Onun verdiği bir kitabı okuyup bitirdikten sonra büyük bir heyecanla vereceği diğer yeni kitabı bekler hale gelmiştim. Bu sayede Necip Fazıl, Sezai Karakoç, İsmet Özel, Osman Yüksel Serdengeçti, Nurettin Topçu, Cemil Meriç gibi yerli yazarlarımızdan, Seyyid Kutup, Ali Şeriati, Muhammed İkbal, Muhammed Hamidullah gibi âlim ve düşünürlerden haberdar oldum.

İbrahim Özgül ile birlikteliklerimiz okul/yurt dışında da devam etmeye başladı. Hafta sonları birlikte futbol oynamalar, pikniklere gitmeler vs. Çok iyi futbol oynardı. Zaman zaman hoca bizi evinde de misafir ederdi. Evinde de yine kitaplar üzerine konuşulur, fikir ve edebiyat dünyasını tanımaya çalışırdık. Ufkumuz her geçen gün genişliyordu. Servet Doğan, Ömer Savaş, Mahmut Savaş, Nazım Maviş, Recep Büyükkayıkçı, Kazım Budak gibi hemen aklıma geliveren isimlerle bu sohbetlere iştirak ediyor, büyük bir manevi hazla okulumuza, yurdumuza dönüyorduk. Bu tarz bir yaklaşım birkaç istisna dışında daha önceki hocalarımızda görmediğimiz bir ilişki biçimiydi. Kendisini üste konumlandıran, öğrencilere tepeden bakan değil, bilakis öğrencilerine kişi olarak değer veren, değerli olduklarını hissettiren, kişilik sahibi olunması gerektiğinin idrakini vermeye çalışan bir yaklaşım tarzıydı bu. Gönlümüzde müstesna bir yere sahip olmasının asıl sebebi de budur diye düşünüyorum.

Okulda öğretmenler arasında bir takım ideolojik ayrışmalar ve mücadeleler olduğunu fark eder veya duyardık. Çok sonraları öğrendik ki, İbrahim Hoca da bu ideolojik çekişmeler ve mücadelelerden hayli sıkıntılar çekmiş. Ancak şunu ifade etmeliyim ki, İbrahim Özgül’ün bize ideolojik telkinlerde bulunduğuna hiç şahit olmadım. Herhangi bir siyasî parti veya ideoloji lehine ya da aleyhine yönelik konuşmaları olmazdı. Hatta okulda kendisine muhalif olan hiçbir öğretmen hakkında olumsuz bir şey söylediği de vaki değildir. O sadece okumamızı, kendimizi iyi yetiştirmemizi, nitelikli insanlar olarak geleceğe hazırlanmamızı istiyor ve buna teşvik ediyordu.

Hayatımın kırılma noktasında İbrahim Hoca

İbrahim hocamın benim hayatımın bir kırılma noktasında önemli bir yere tekabül ettiğini daha önce ifade etmiştim. Ben, okul derslerine yeterli önemi veren, düzenli ve müdavim bir öğrenciydim. Hoş, derse girmediğim zaman gidebileceğim başka bir yer de imkânım da yoktu zaten. Burada ismini zikretmeye değer bulmadığım bir matematik hocamız vardı. Beni matematikten soğutan, üniversite yıllarımda bile kâbuslar görmeme sebep olan bu hocadır. Lisede haftada iki saat matematik dersi vardı. Dersinin bir saatini Pazartesi ilk saate, diğerini ise Cuma günü son saate koydururdu. Bunu da şunun için isterdi: Pazartesi sabah ve Cuma günü akşam bayrak törenine katılmayanları tespit edip, cezalandırılmalarını sağlamak.

Okulda üç farklı grup öğrenci vardı. Birincisi benim gibi devlet parasız yatılı okuyanlar. İkincisi dernekçe yaptırılan yurtta parasıyla kalanlar ve üçüncüsü de kendi evinden gelip giden, öğrenci tabiriyle “gündüzlü” öğrenciler. Gündüzlü öğrencilerden bazıları Boyabat’ın köylerinden idiler. Bunlar hafta içi ilçedeki öğrenci evlerinde veya akrabaların yanında kalırlar, hafta sonlarında da köylerine giderlerdi. Pazartesi günü köyden gelirken genellikle bayrak törenine yetişemezler; Cuma günü de bayrak törenine kaldıkları takdirde köye gidecek aracı kaçırırlardı. Mecburen uzunca bir yolu yürüyerek gitmek zorunda kalırlardı. İşte köye giden vasıtaya yetişmek için Cuma günü bayrak törenine katılmadan gizlice gitmeye çalışan öğrencileri engellemek için o matematik öğretmeni dersini Cuma günü son saate koydurur, zil çalmadan beş dakika önce sınıfı terk ederek bahçeye çıkar ve gidenleri tespit edip engellemeye çalışırdı.

Amcamın oğlu Recep Ağabey pazarcılık yaparak geçimini temin eder, Cuma günleri de Durağan’a gelirdi. Bir Cuma günü öğleden sonra, onu görmek ve mümkünse kendisinden harçlık almak istemiştim. İzin almak için müdür yardımcısının odasına gittim. Bana devamsızlığımı sordu. Ben de “hiç devamsızlığım yok” dedim.  Bunun üzerine “O zaman git evladım, ne yapacaksın izni” deyince ben de gönül rahatlığıyla odasından çıktım ve Durağan’a gittim. Pazartesi günü idareden çağırdılar. Meğer o matematik hocası dersten kaçtığım gerekçesiyle beni disipline vermiş. Savunmam isteniyordu. Ben de sinirimden ve öfkemden iki cümlelik kısa bir savunma verdim: “Ben dersten kaçmadım. Siz kaçtı diyorsanız o zaman kaçtım”.  Sonuç bu dik kafalı savunmadan çıkarılacaktır herhalde. Okuldan bir gün uzaklaştırma cezası aldım. Müdür yardımcısı ile aramda geçen konuşmayı savunma dilekçesinde aktarmış olsaydım belki de bu cezayı almayacaktım.

Bu durum benim çok zoruma gitti. Onuruma, şerefime yapılmış ağır bir saldırı gibi değerlendirdim. Çünkü on gün, yirmi gün devamsızlığı olanlara hiçbir ceza verilmezken, hatta yirmi günü geçen devamsızlıklar görmezden gelinirken, yarım gün devamsızlığım nedeniyle bir gün uzaklaştırma cezasına çarptırılmamın anlamlı bir izahı yoktu. Bunun intikamını almaya karar verdim. Okulu bırakmayı bile göze almıştım. Sınıfın en arka sırasında bir arkadaşımla beraber oturuyordum. Bir demir çubuk hazırlayıp sıranın gözüne yerleştirdim. Matematik öğretmeni ders anlatırken sıraların arasında geziniyordu. Bizim yanımıza gelip sırtını bize çevirdiğinde tüm gücümle demir çubuğu kafasına indirip hızlıca okulu terk etmek niyetindeydim. Bu niyetimi sıra arkadaşıma da söylemiştim. O, benim ciddi olduğumu anlayıp bir çılgınlık yapmamdan endişe edince durumu İbrahim Özgül Hoca’ya bildirmiş. İbrahim Hoca beni çağırdı ve uzun uzun konuşarak ikna etmeye çalıştı. Bu disiplin cezasının fazla bir önemi olmadığını, hayat boyunca daha çok haksızlıklara uğrayabileceğimizi, bunlara sabrederek ilim yolculuğumuza devam etmemiz gerektiğini söyleyerek beni yatıştırdı. Ben de ikna oldum ve o meş’um planımdan vazgeçtim. Bugün düşünüyorum da Yüce Yaradan İbrahim Hoca’yı o tarihte karşıma çıkarmamış olsaydı, hayatımın bambaşka bir yönde seyretmesi kuvvetle muhtemeldi. Büyük bir ihtimalle tahsilim sona erecek, tüm hayatım alt üst olacak, bugün bulunduğum noktadan çok uzaklarda bir yerde olacaktım.  Değerli hocama ne kadar teşekkür etsem azdır…

Liseden sonraki yıllarda İbrahim Hocamla ilişkilerim

Biz liseden mezun olmadan önce İbrahim Hoca’nın tayini ilk önce Durağan’a, sonra da Pamukova’ya çıkmıştı. 1988 yılında Hukuk Fakültesi öğrencisi olarak İstanbul’a geldiğimde Pamukova Lisesi’nde görev yapmaktaydı. Bulduğumuz ilk fırsatta, Boyabat İmam Hatip’ten mezun ve İstanbul’da muhtelif fakültelerde okuyan arkadaşlarımızdan Mahmut Savaş ve Ömer Savaş ile Pamukova’ya hocamızı ziyarete gittik. Bizi her zamanki samimiyetiyle karşıladı, evinde ağırladı, ikramlarda bulundu. Hem hasret giderdik hem de uzun uzun sohbet etme imkânı bulduk. Sohbetin başlıca konusunun Boyabat’ta geçen günler olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. İmam Hatip Lisesinden sonra, normal lisede görev yapmanın zorlukları ve kimi güzel yanları hakkında konuştuğunu da hatırlıyorum. Yüksek öğrenim süresince kendimizi daha iyi yetiştirebilmemiz için neler yapmamız gerektiği, İstanbul’da kimlerle, hangi kurum ya da kuruluşlarla temasa geçmemiz gerektiği konuları üzerinde durdu. Pendik İmam Hatip Lisesinden öğrencisi olan Müjdat Uluçam’dan da ilk defa burada bahsetti. Marmara İlâhiyat Fakültesi’nden mezun olmuş, hadis alanında yüksek lisansa başlamıştı. Mutlulukla ve sevinçle İstanbul’a döndük. Bir müddet sonra İbrahim Özgül hocanın Kaynarca’daki evinde Müjdat Ağabey ile de yüz yüze tanışmış olduk. Ağabey demekle ona karşı hangi duyguları beslediğim herhalde anlaşılacaktır. Müjdat Ağabey ile de iletişimimiz o günden beri dostlukla devam etmektedir.

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde yüksek öğrenimime başlamak üzere 1988’in Eylül ayında İstanbul’a gelmiştim. Uzun zamandır hayalini kurduğum İstanbul’da üniversite okuma imkânına kavuştuğum için çok sevinçliydim. Ancak İstanbul’da hiç kimseyi tanımıyordum. Had safhadaki imkânsızlıklar içinde adeta kıvranıyordum. Nerede kalacak ve nasıl geçinecektim? İbrahim Özgül yine imdadımıza yetişti ve bizlere elini uzattı. Fatih Camii Külliyesi içindeki üniversite öğrencilerinin kaldığı Fetih Yurdu’nda barınma ihtiyacım karşılanacaktı. Bize burs temin etmek için de uğraştı. Cağaloğlu’nda bulunan Fatih Gençlik Vakfı’nın yöneticileriyle görüşerek bana ve Mahmut Savaş’a burs verilmesini sağladı. Böylece eğitim sorunlarımın en önemlileri Özgül Hocanın sayesinde çözüme kavuştu.

Yüksek öğrenim süresince İbrahim Hoca bizimle irtibatını hiç kesmedi. Fatih’te Fetih Yurdu’nda, bazen de fakültede bizleri ziyarete gelirdi. Bir defasında Süleyman Savaş hocayla birlikte Fetih Yurdu’na bizi ziyarete gelmiş, Ömer ve Mahmut’la birlikte Yavuz Sultan Selim Camiinin avlusunda Haliç’e nazır bir vaziyette oturarak uzun uzun hasbihalde bulunmuştuk. Marmara Üniversitesi’nin Haydarpaşa kampüsünde bulunan Hukuk Fakültesine gelişi de hâlâ hafızamda o günkü gibi capcanlı durmaktadır. İlahiyat fakültesi ile Hukuk öğrencilerini karşılaştırmış ve İlahiyat fakültesinden çok farklı bir ortam olduğunu ifade etmişti. Müjdat Ağabey de haftada bir, on beş günde bir bizi kaldığımız yurtta ziyaret eder, çay eşliğinde ilmî ve fikrî sohbetler yapardık. Bizi sürekli dil öğrenmeye, yüksek lisans ve doktora yapmaya teşvik ederdi. Mavera dergisi çevresinden İsmail Kıllıoğlu hoca ile de onun sayesinde tanışmıştık. Her hafta İsmail hocayı Marmara İlâhiyat Fakültesindeki odasında ziyarete geldiğimde Müjdat Ağabeyle de karşılaşır, fikir teâtisinde bulunurduk.

Hukuk fakültesini bitirdikten sonra Kadıköy’de bir avukatın yanında staja başlamıştım. Sonradan öğrendim ki yanında staja başladığım bu kişi, İbrahim Hoca’nın yakinen tanıdığı ve avukatlığını üstlenmiş bir kimseymiş. Bu vesileyle hocamla birkaç defa staj yaptığım büroda da buluştuk ve sohbetler ettik. Hocamın muhterem ebeveyninin Pendik Kaynarca’da müstakil bahçeli bir evi vardı. Zaman zaman oraya kadar gider, o güzel incir ağacının altında ikram edilen çaylar eşliğinde hasret giderir, halleşir, dertleşirdik.

İbrahim Hocamla lise yıllarında başlayan yol arkadaşlığımız hâlâ devam ediyor, irtibatımız kesintisiz sürüyor. Ankara’ya her geldiğinde sağ olsun bizi mutlaka arar, sorar, buluşur, geçmiş günleri yâd ederiz. Her geçen gün saygı ve sevgimiz artarak devam etmektedir. O, görev yaptığı her yerde güzel tohumlar ekti, çiçekler, laleler, güller, çınarlar yetiştirdi. Hepimiz ona minnettarız.

İbrahim hocama saygı, sevgi ve muhabbetlerimi arz eder, Allah’tan kendisine hayırlı ve bereketli bir ömür niyaz ederim…

 

Çok Okunanlar