Eylül ayının sarıya çalan yüzünden koca kışa, yaz akıp gidiyordu işte. Dünya bir sararıyor, bir kızarıyor ama kimseye pabuç bırakmıyordu belli ki…

Pencereden odamıza akan rüzgâr yanaklarımıza vurup yüzümüzü yıkıyordu. Belli ki biten yazın habercisi olmak için ne bitmiyordu ki… Zaman, bir değirmen misali öğütmekten vazgeçmiyordu işte.
Cebimde tatilden kalma yemyeşil bir yaz vardı ve bu yaz, tüm yorgunluğu ve hararetli koşturmacasını okulunun turnikelerinde teslim ediyordu. Dingin bir sonbahar karşılıyordu bizi kampüsün ana giriş kapısında. Ezber adamlar buluyordu bizi yine; tanıdık kaldırımları arşınlamak sırası şimdi.
Tüm yaz koşturduğumuz kepir, bereketli topraklara benzemez beton kaldırımlar… En taşralı ayaklarımızla arşınlıyorduk. Neyse ki fakültemizin bahçesinde, hiçbir okulda olmayan bu coğrafyanın ağacı karşılıyordu bizi yine. Ne de şaşırmıştım ilk fıstık ağacı gördüğümde, avluda öğrenci karşılayan…
Fakültenin beyaz binası, etrafını talamış yemyeşil ağaçların içinden tebessüm ediyor; belli ki tenha kalan avlu da bizi özlemiş. Yazdan kalma gül fideleri karşılıyor bizi. Ezber adamlarımız dolduruyor iç avluyu. Her birimiz yeni derslerimizin sınıflarını arıyor, en tanıdık simalar en tanıdıkları bir çift gözü buluyordu kalabalıkta.
Herkes özlemiş birbirini koca tatilin ardından.

Öyle ya, okul arkadaşlığı bir nevi asker arkadaşlığı gibidir. Bir gün bizler de mezun olacak, bu taş avludaki acemi adımlarımızı başkalarına bırakacağız.
Ana kapıdan ilk günkü adımlarla giriyorum işte. Kim bilir, bu yıl da ne bekliyor bizi sınıflarda? Hangi hocanın coğrafyasında kaybolacak, hangi hocamızın kitabının satır aralarında bulacaktık kendimizi? Heybemize bu yıl ne dolacak?
Birinci sınıfların ürkek adımları geçiyor şimdi de yanı başımdan. Ne gülüyor içim! Onlara bakmak, baktıkça kendimi görmek… Daha dün gibi bu kapıdan ilk girişim oysa. Ne çabuk geçiyor şu zaman dedikleri dişli çark, ne de tuhaf…
Oysa geldiğim yerlerde zaman, şehrin gri yüzüne inat altın bir tepsideki alevden güneş topu… Burada ise kovaladıkça kaçırdığımız şeydir zaman.
Uçsuz bucaksız koşturduğum bozkırlar, yaz tatilini geçirdiğim köyüm, taşın ortasına vurarak kırdığım karpuz tadı, bostan uykusu, korkuluktan korkmadan… İncir Hanım, serin Fırat, “fıstık gibi memleket” dediğim… Şimdi ise hepsi bir bir ardımda.
Cebimde yemyeşil bağlardan kalan üzüm kuruları, sırtımda bir dünya merak…
Ve varıyordum sınıfın mahmur kapısına.
“Merhaba arkadaş.”
Bugünkü dersimiz hepimizin korkulu rüyası Din Felsefesi… Üzerimizde dördüncü sınıf olmanın ağır abiliği var. O yüzden gemimiz selamet sahiline varmak üzere. Rotamız önceden belirlenmiş; bize düşen kaptana kendimizi teslim etmek ve dış kapıda bırakmak tüm kaygıları.
Dersin hocasını daha önce hiç görmedim. Okulda hiçbir dersime girmiş de değildi. Adını dahi ders programında gördüğümde, “Bu hocamız kim?” diye konuştuk arkadaşlarla. Hocayı artık sadece ismen biliyorduk; bilfiil tanışma vaktiydi.
Felsefe dersi, tüm derslere nazaran nevi şahsına münhasır bir ders zaten. “Kafa ilmi” bizim öğrencilerin lügatinde. Bu yıl bu kafalarımız felsefenin teknesinde yoğrulacak, ateşinde harlanacak ve dahi tavlanacak, soğuk sularında şekil alacak gibi. Bükülmez, kırılmaz bir zihin için… Alışacak, öğrenecek, üstesinden gelecektik tabii.
Ve aralandı sınıf kapısı. İçeriye taze bir nefes gibi giriyordu hoca ve başlayacak bizim felsefe telaşı.
Ahmet Arif’in “Seni sevmek felsefedir.” dediği felsefe, bizim bu felsefeye de benzer miydi acaba? Sezai Karakoç’un deyimi ile “felsefe soru sorma sanatı” mıydı yoksa?
Meraklı gözler hocaya masasına kadar eşlik ediyordu. Hocamız, yeni ve taze bir solukla almıştı yerini. Ellerinde ders için getirdiği üç ayrı kalınlıkta kitap ve bir öğrenci listesi…
Ciddiyetin rengini boyadığı gömleği, büyük bir işe girişecek gibi katladığı gömlek manşetleri ile hepimizden daha hazırdı. Bizi tüm tertibi ile karşılamıştı işte.
Zaman dediğimiz gamlı değirmen hocamızı henüz esir almamış. Yaşı bizden en uzaklarda değil. Zihni ve bakış açısı her birimizden ayrı genç…
Ayağa kalkmayı sevmiyor hoca belli ki. Bir ev sahibi edasıyla sandalyesinde oturacaktı tüm ders. Sıra aralarında gezen hocalara nazaran hoca, belli ki tüm sınıfın bakışlarını yorulmasınlar diye bir noktaya toplamış olmalı…

Yine de her sınıf bir içtima çevikliği ister.
Hocamız, tüm ağırbaşlılığın verdiği vakarından olsa gerek, oturduğu yerden konuşmaya başlayınca tok sesi tüm kalabalık sınıfa yayılıyordu. Çocukken izlediğim haber spikerlerinin diksiyonu var hocada. Kelimeler ile arası gayet iyi; hiç duraksamıyordu hoca.
Bize karşı, bizi çok iyi tanıyor gibi yaklaşıyordu. Belki de o da kendi geçmiş yıllarını görüyordu bizde.
Hocanın üstünden başından okuduğu kitaplar dökülüyordu. Dirseği çürüten bir jenerasyon bizim bu hocanınki.
İlk kendini tanıttı bize. Alışık olmadığımız biçimde, özgeçmişinden haberdar etti bizi ilkin. Bu, hoşuma giden en büyük kısmıydı dersin. Demek hangi okuldan ne okunur, kabataslak bir şeyler çiziyordu kafamızda. Başka üniversiteleri duymak ne güzel…
Hoca kendini kısaca tanıtıp tüm belirsizliği siliverince zihnimizden, sırayı bize veriyordu. Bize kısaca dersten önce kendi beklentimizi sordu. Her şeyi usulünce yapmak gibi bir gayreti vardı. Tek tek muhatap almak istiyordu tüm sınıfı.
Çok kısa herkes kendini tanıtacak, beklentisini dile getirecek, geleceğe dair niyetini paylaşacaktı. Son sınıf olduğumuzdan bizi sene başından sene sonuna hazırlıyordu.
Sıra ile başladı kendini anlatma hikâyemiz.
Bazılarımız çekingen, bazılarımız hocanın o babacan tavrına kendini teslim etmiş, konuştukça konuşuyor; bazılarımız ise sessizce sıranın kendisine gelmesini bekliyordu.
Sınıftan bir bir yükseliyordu ayağı yere sağlam basmayan cümleler. Hocamız merak ve heyecanla her birini kaçırmadan dinliyordu. Her yeni yorumda nabza şerbet minvalinden cevap veriyor, duyduğu yorum karşısında öğrencisini kanalize ediyordu.
Mezun olunca lokanta açacak birinin sektörüne de hâkimdi, akademik düzeyde ilerleyecek birinin merhalesine de. Yabancı dil üzerinde ara ara durdu; kat edilmesi gereken yolu gösterdi.
Bizim sınıf, tüm coğrafyalardan çiçek açan bir bahçe yine her zamanki gibi…
En çok biz biliriz kardeş olmayı. Topraklarımız her birbirimizin arka bahçesi. Her birimiz bir diğerini şehrinden su içmiş gibiyiz.
Öğrenci olmak memleket olmaktır. Bir diğerimize toprak, bir diğerimize hünerli bir pınar…
Hocamız usulca dinliyordu ve de herkesi sınıfta değil de bir bostanda ikindi serinliğinde oturuyor gibi hissettiriyordu.
Herkes anlatıyor idealini sıra ile:
“Öğretmenlik düşünüyorum hocam.”
“İmam olacağım inşallah hocam.”
“Ben insanların ufkunu açmak, bakış açılarını değiştirmek istiyorum hocam. İnsanlara faydalı olmak istiyorum.”
“İhtisas düşünüyorum.”
“Yüksek lisans düşünüyorum.”
“Akademi istiyorum.”
Liste böyle uzayıp gidiyordu…
Sıra bana gelmişti. Hocaya ne demeli idim, ben ne bekliyordum gelecekten? Peki, gelecek ne bekler benden?
Hocayı bekletmek olmaz. Ben de kendi cevabımı verdim hızlıca:
“Ben şu an sadece bu dönemi bitirmeye odaklıyım hocam.”
Gerçekten de ilk tek hedefim şu an için bu…
İdeallerimin boynu kısa, gelecek ile pazarlık etmekten korkanlardanım.
Sözümün ardına hoca girdi söze:
“Çok realist bir düşünce. Tüm aşamaların ilki ile başlamak çok gerçekçi bir yaklaşım olmuş.”
Ve sıradaki arkadaşıma söz verdi. Böylece tek tek tüm sınıfı kabataslak dinledi.
Sanırım hoca bu bahaneyle bizi gözlemliyor, tartıyordu. Biraz sitem ettiği yerler de oldu üslup ve ifade edişimiz ile ilgili; memnun kaldığı yerlerde…
Hoca her birimizi dinlerken kendi öğrencilik yıllarından da benzer konuları izah etti. Kendinden verdiği örnekler, kendi okulu, kendi hocaları ile kurduğu bağ bize ışık oldu.
Hoca doygun ve doludizgin bir zihinle geldiği için kelimeleri sular seller gibi üstümüzden başımızdan geçiyordu. Tüm sınıfa, eğer hızlı bulduğunuz yerler veyahut anlaşılmayan, yakalayamadığınız bir yer olursa lütfen söyleyin, yavaşlarım diyordu.
Ne tuhaf… Gemimizin kaptanı, mürettebatına dümenin bir kısmını uzatıyordu.
Suriyeli arkadaşımıza, “Benim anlatamadığım, anlaşılmayan bir yer var mı?” diye sordu. Arkadaşımız hepsini kavradığını, zorlanmadığını söylediğinde rahat bir nefes ile tebessüm etti.
Şimdi bize dersin işleyişini anlatıyordu; yani tüm yılın rotasını, güzergâhı birlikte belirliyordu sınıfla…
Kaynak kitapları gösterdi. Temin edip etmemeyi de serbest bıraktı. Hoca, coğrafyasının havasından mı, suyundan mı, felsefenin hoyrat rüzgârına inat tüm zarafeti ile bizi, tüm sınıfı mest ediyordu.
İnşallah tahta ve kalemi ile arası da iyidir.
Hocamız bizi tavına iyice getirdikten sonra ince bir sitemini de dile getirmedi değil. Akademik düzeyde yapılan programlara katılımın az olduğunu gözlemlediğini söyledi. Kendimize yatırım yapmak istersek bu tür programlara kayıtsız kalmamamız gerektiğini ekledi.
Saat bitmiş, hatta geçiyordu ama kimse kıpırdamıyordu yerinden. Ne tuhaf… Hocanın bir kelimesini kaçırmak gibi bir niyetimiz yoktu.
Elindeki kitapları tanıttı. Her birimize kitaplara göz atmamızı, aşinalık kazanmamızı istedi. Öndeki sıraya uzatarak kitapların sınıfın içinde dolaşmasını istedi.
Dersin nasıl işleyeceğini ve sınıftan beklentisini bizimle önden kesti. Hem denizi tarif ediyordu hem gemiyi hem de fırtınanın bize uzaklığını.
Derin, engin bir literatüre boğmak istemiyordu bizi ama bir ilahiyat öğrencisinin de “Din Felsefesi” denildiğinde karşısındakine fiyakalı iki çift sözü çok rahatlıkla söyleyebilmesini çok istiyordu.
Küçük çocukların boylarını aşan sorular sormamızı, buna kafa yormamızı istiyordu.
Felsefe ile aramızdaki tüm duvarları yıkıyordu böylece.
“Dışarıyı değil, önce kendinizi ikna edin.” diyordu. Biri size sorduğunda ne kadar da anlatsanız, dönüp gidince kendi değiştirmek istemediği düşünceye dönme ihtimali olabilir, dedi. Ama siz kendinizi ikna ederseniz çok şey böylece değişmeye başlar, dedi.
Hocada bir kamuflaj olsaydı eğer, idealistliğinin en rütbelisi olurdu.
Sınıfa dersi kavratmak adına kendi öğretmenlik stili olan A Planı ile başladı söze. Eğer tatbik edemez ise devreye girecek B Planı’ndan da söz etti… Derken C ve D…
Sınıfı bir kahkaha aldı.
Hoca her türlü bu gemiyi selamet sahiline vardırmaya niyetli…
Ve ders saatinin çoktan geçtiğini ilk hoca fark etti. Saati olur da geçerse uyarılmasını istedi. Kimsenin buna niyeti yoktu oysaki…
Hoca, bu kadar şık diksiyon ve akademinin getirisi olan ileri düzey üslubundan sonra, “Adım Hıdır, elimden gelen budur. Şimdilik bu kadar arkadaşlar.” diye koyu bir şive ile dersi kapatınca herkes kendini, kendi evinin avlusunda buluverdi.
Bence daha çok şöyle demiş gibiydi:
“Adım Hıdır, felsefe budur!”
Tüm tabuları yıkmıştı çünkü…
Sınıf listesi benim sıram da bittiği için çıkmaya hazırlanan hocaya, sınıf içinde gezen kitaplarını ve imzalanan listeyi teslim etmek için masasına yaklaştım.
Hocaya, “Hocam, felsefe için çok zor diyorlar.” dedim.
Hoca, bu tür soruları çok almış gibi bir eda ile istifini hiç bozmadan şöyle yanıt verdi:
“Hayat kısa, felsefe uzun; ondan zor geliyor.”
Bu yıl bizi filozof olmasak da felsefenin engin denizinde demirci çırağı olmak bekliyor…
Çünkü bu hoca, tam bir demirci ustası. Zihni kavileştiren, dimağları eğip büken, çelikten bir sima çizmek niyeti çehrelerimize… Ya da ben öyle anladım.
Ve hoş geldin yeni kitaplarım.
Tramvay turnikesinin dövdüğü öğrenci kartım, tadını hiçbir zaman özlemeyeceğim karton bardağında gün aşırı kaynayan çay, renkli kalemlerim…
Her biri talebe ömrümün düşünce ustaları olan hocalarım ve merhaba, hocalarımın odalarında göz koyduğum hoca kitapları…
Ana kucağı kütüphane ve ezberlediğim okul yolum, merhaba…

