“Olmuş gibi” yaşadık bazen hayatı,
Çokça gülmüş gibi,
Hüzünleri unutmuş gibi,
Acılar geçmiş gibi…
Oysa bazı vedalar kapıyı çekip gitmez;
odanın bir köşesinde sessizce bekler, “dönecekmiş gibi”.
İnsan en çok da kendine yabancı kalıyor,
aynaya bakıp tanıyormuş gibi,
Sol yanında çırpınan
kalbine dokunup duyuyormuş gibi.
Ne garip…
Birçok şeyi kaybetmeden kıymetini biliyormuş gibiydik
eksilince anladık;
meğer işimiz bitmiş gibi…
Zaman da öyle değil mi?
Geçmiyormuş gibi,
oysa bazı anların etrafında dönüp duruyor.
Bir şarkıda, bir sokakta, eski bir fotoğrafın solgun ışığında;
bitmiş gibi duran her şey,
içimizde yeniden başlıyormuş gibi.
Çünkü insan bazen güçlüymüş gibi durur,
içi dağılmıştır.
Bazen mutluymuş gibi güler,
içinde uzun bir sessizlik vardır.
Belki mesele de budur;
tamamlanmış gibi görünen eksiklerle yaşamayı öğrenmek.
Hayat yüklense de yaşamalı
Gençlik varmış gibi…
Ve hayat…
Her gün bize yeni bir cümle kurar.
Biz de sonunu biliyormuş gibi dinleriz.
Oysa en güzel hikâyeler,
hiç tahmin etmediğimiz yerden başlıyormuş gibi gelir.
Mış Gibi…
İnsanı yoran, yolun uzunluğu değildir çoğu zaman; yürüyormuş gibi yapmaktır.
Seviyormuş gibi…
Dinliyormuş gibi…
Anlıyormuş gibi…
Yaşıyormuş gibi…
Ve en acısı, kendisiymiş gibi…
Sokrates, bilgeymiş gibi görünmeyi değil, bilmediğini söylemeyi seçti. Zehri içti ama hakikatten vazgeçmedi.
Galileo gökyüzüne bakıyormuş gibi yapmadı; gerçekten baktı. Bunun bedelini mahkeme salonlarında ödedi.
Mevlânâ derviş gibi görünmeyi değil, gönlü derviş etmeyi öğretti. Çünkü hırka giymek kolaydı; nefsi soyundurmak zordu.
Yunus Emre, şairmiş gibi yazmadı; yaşadığı için dizeleri asırlardır yaşıyor.
Hayatın en büyük yorgunluğu, rol yapmaktır.
Mutluymuş gibi gülmek…
Cesurmuş gibi konuşmak…
Merhametliymiş gibi görünmek…
İnançlıymış gibi yaşamak…
Bugün en büyük kriz bilgi eksikliği değildir; samimiyet eksikliğidir. Nice dostluklar dostmuş gibi, nice evlilikler aileymiş gibi, nice makamlar hizmet ediyormuş gibi, nice kalpler de atıyormuş gibi…
Oysa hakikat, “görünmek” ile değil, “olmak” ile başlar.
Bir mum, güneşmiş gibi davranamaz; ama gerçekten yanarsa karanlığı deler. Bir tohum, çınarmış gibi görünemez; fakat sabırla toprağa tutunursa gölgesinde nesiller dinlenir.
Ömür, “mış gibi” geçirilemeyecek kadar kısa; hakikati yaşamaya değecek kadar kıymetlidir.
Belki de insanın kendine sorması gereken en ağır soru şudur:
Ben gerçekten yaşıyor muyum, yoksa sadece yaşıyormuş gibi mi yapıyorum?
