Bizimle İletişime Geçin

Düşünce

Mürşidi Şehriyar Olan ‘Bambaşka’ Bir Şiir

EKLENDİ

:

Yasemin Kuloğlu’nun Bambaşka isimli şiir kitabı Çıra Edebiyat tarafından yayımlandı. Kitapta her biri başlığı ile birlikte numaralandırılmış otuz üç şiir yer alıyor. Otuz üç rakamının tesadüfi olması olası bir durum değil. Söz konusu rakamın çağrıştırdığı manevi habitat ve kullanım alanları bakımından ‘tespih’ kutsiyeti yadsınamaz bir hakikat. ‘Tek imamesi aşk’ olan ‘otuz üç cennet’ sunma kaygısını taşıyor şair, ‘bire bin nar’ verenin namütenahi lütfundan mülhem.

 

Şehrinaz makamında Şehriban’ı seçili dizelerin diliyle tefekkür ve terennüm eden şair; şehrin ileri geleninden çok o şehrin en nazlısını, saklı şehrinin hükümdar postuna oturtuyor. Bir şairin mutena ve tahassun şehrinin padişahı da böyle bir ‘yâr’ olmalıydı zaten. Postnişini ‘yâr’ olan şehrin gözlerden uzak güzelliğini de özenle serpiştiriyor şiirinin dizeleri arasına. Sûfîlik yolunda tasaffî seyrini mürşidi şehriyar olan manevi rehberi ile tamamlamayı tercih ediyor şair. Bu yönüyle mürşidi şehriyar olan ‘bambaşka’ bir şair ile tesmiye edilmeyi hak ediyor zannımca.

 

Edebiyat dağarını sûfî gelenek bilgisiyle birleştiren sahibe-i kalem, şiire dönüşen sözcük dizilimlerini özenle seçiyor. Şiirsel bağdaştırma, mistik anıştırma ve ince kelime işçiliği ile özgün telmihlerle örülü şiirler sunuyor edebi sofralarımıza. “Himmet et, kuldur cümlesi dizelerin, dijital istimlak ise de aşk…” dizesi kutsal bir arayışın sancı kodlarını çeyiz sandığına sedef kakma gibi kodlama telaşının bir dışa vurum biçimi gibidir. Raf ömrü uzasın diye katkı maddesi eklediğimiz aşklarımız da dijital işgalin kurbanı oldu. Dijital aşk da denebilir buna.

 

“Mümkünler faslında sonbahara geçelim bir trenle Şehriyar/…/Saltanatın sahibi kim zindanda, kimin hükmü geçiyormuş sevdaya” dizeleri ilk bakışta sûfî kodlama, mistik programlama temrinleri olarak değerlendirilse de Akaid ve Kelâm disiplinlerine dair bir terim olan kader kavramı ile de ilişkilendirilebilir. Somut sözcüklerle soyut dünyanın sınır kapısına dayanan, metal anahtarlarla metafizik kilitleri açmayı deneyen bir eylem arayışında şair.

 

Bir gömütün antik kalıntılarını arar gibi şiiri arar şair. Özenle tozunu alır harflerin, üstünü siler sözcüklerin. Düşüp de incinmesinler diye avucunda sıkıca tutar dizeleri. Bu özenin, şiirinin ritmini bulmasına katkı sağladığı açıktır. Bir dizenin imlemi şiirin bütününde ne denli mündemiç ise şiir o düzeyde, tema bütünlüğünü, zihin ritmini koruyor demektir.  Makul Şeyler 6 şiirindeki şu dizeler buna en güzel örnek: “Aklı başında olur mu şiirin, meczuptan emanet, söz ustası değilim/Altmış üçte otuz üçe girer yaşım, kalbimle başım dertliyse de kim bilir”

 

Saul Bellow’a ait kelâm-ı kibar niteliği taşıyan bir söz var: “Gece yarısı yazmak için uykunuzdan uyandıran hiçbir şeyi değiştirmenize gerek yoktur.” Kuloğlu’nun şiirlerinde bu tanıma uygun, şairini ‘uykudan uyandıran’ dizelere rastlamak mümkün. Şiirin bütünlüğü içinde en mutena yere özenle yerleştirilen ve genel yapıyı tamamlayıcı nitelik taşıyan bu dizeler şiirde konumu bakımından matla, işlevi bakımından berceste beyit olarak tanımlayabileceğimiz niteliktedir. “Sensiz geçen günler tartılır mı mizanda, ömürden sayılır mı ömür? /…/Sır kâtibiyim sarayı yok padişahın, gizliden bir gülüş tek geçer akçem” dizeleri buna örnek gösterilebilir.

 

Kelime evreni doygun, imgelem düzlemi sağlam tasarlanmış ve iç ritim kaygısı giderilmiş bir şiir; okuyucuya ağır bir armağan, eleştirmene hüdâyi nâbit bir ikram, sair şairlere münbit bir ilham kaynağıdır. “Ben bir kalem darbesiyle ölmezdim Şehriyar, bir bakışın olmasa/Bildiğim, bilmediğim bütün masallar ülkesinin padişahısın, refahım/Dağ şefkati doğuruyor, çiğdemler baharı, gökyüzü gözlerini” dizeleri anlatmak istediğimizi daha vazıh hale getirecektir.

 

Şiirinde, yer yer Sezai Karakoç şiirinin bağıl esintilerine rastlamak mümkün. “Hızır’ın yoluna dikenler sermedim ben, gül dilenmedim kimseden” dizesi, özgünlüğünün yanında şairinin esin kaynakları hakkında da ipuçları taşıyor. “Sürgün ülkeden, Şehzadebaşı’nda bir akşam ezanıyla yuva ol kuşlara/kırk gün bekle, bekleyişin merhamettir üstümüze, kundura, kaftan” dizeleri de için de benzer şeyleri söylemek pekâlâ mümkün.

 

Hızır’ı Bekleyiş 4 adlı şiirindeki “Kırk yıl da olsa Hızır’ı bekleyiş, Babil’den ölüme, sondan başa ey. /Bekle, çünkü bekleyiş, hasretin üstünü örten o zarif aşkın diğer adı” dizeleri, örgüsü ve birçok disiplini içinde barındıran kendine özgü değerler manzumesini/dizgesini koruyor olması bakımından önem arz etmektedir. Diğer bir yönüyle şiir yolumuzun öncü şairlerini çağrıştıran, onların düşünsel dünyasına atıfta bulunan imgeleri taşıması kendi gerçeğinin sancılarını yansıtması olarak da değerlendirilebilir.

 

Şairin ve şiirin çağına tanıklık etmesi, şiirin ve şairin şiarındandır. Şahitlik eden şuurun mülkiyetini elinde bulundurmak zorundadır. Şiirin, şehirle lügat akrabalığı dışında şöhret ile de yaman bir sınavının olduğu söylencesi de ihmale gelmez bir tehlike olarak karşımıza çıkmaktadır.    Eleştirmenin birleştiren bir yanı vardır her zaman. Şair, sözcüklerin uç beyidir, ihmal edilmiş her kelime şairden öç almasa da bir gün mutlaka hakkını alacaktır.

 

Şiir iyi gelir okuyucusuna. Şiirin şifa veren bir yanı vardır çünkü. Şiir iyileştirir, özellikle sıkı şiirler devadır derdi olana. Şiir şifadır da denebilir buna. Şiir sadra şifadır kanısına vardıran şiir; okuyucu da karşılığını bulan, ayakları yere basan şiirdir. ‘Alnımızdan öpen secdeler de unuttu sende evrakı/Rüya gibiydi o bir dize, merhamet, gözlerinin ta içi’ dizeleri Kuloğlu’nun şifa bahçesinden derleyip kristal vazolarımıza yerleştirdiği rengârenk şiir buketlerinin şehrayini gibidir.

 

Doğunun ve özellikle de yaşadığımız coğrafyanın menkıbe kültürü ve kıssa medeniyetinden hareketle şairin damarını yakaladığı buna karşın dini literatürde karşılığını bulan peygamber kıssaları ve çağrışımları, Kuloğlu’nun şiirlerinin çatısını oluşturmada önemli bir yer tutmaktadır. “Sabır dersini benden almıştır Eyüp, testisi yorulunca/Bıçaklarını bileylerim Mısırlı kadınların, kınansınlar için/Parmaktan hiç kurban olur mu derle0r sonra saraya karşı” dizeleri bunun en belirgin örneklerinden biridir.

 

İsmet Özel’in adını koyduğu çağın en gözde putu ‘ne derler’ ile Cahit Zarifoğlu’nun acının ilk resmi nüfus sayımı olan ‘ne çok acı var’ hayretini ve hassasiyetini aynı dizede birleştirirken şair, bu ikisi üzerinden anlatılması gerekenlerin listesinin ve şiire konu olacak hammadde altyapısının zenginliğine telmihte bulunur.

 

Şehriyar’a adanmış şiirlerden müteşekkil bir eser Bambaşka. Şehir şehir dolaştırıyor sizi, mihmandarı aşk olan bir binitle. “Sana adanmış şiirler emin beldelerdi Şehriyar, yol Kâbe’ye aktı/Türküler eşlik etti ilahi aşka, Şems kuyuda, Mevlâna Şam sokaklarında”  

 

Şairin vird-i zebanı şiir, şiirin vird-i zebanı aşktır. Evradı aşk olan evhamdan muaf tutulur da ilhamdan mahrum bırakılmaz. Anasır-ı erbaa’dan ilhamla toprak, su, hava ve ateşin karşılıklarını bulur aşkın lisanında şair. Kitaba ismini veren şiirinde, harareti ile kalbini yakan aşktan mustarip olmaktan çok varlığın ikamesinin olmazsa olmaz parçası olarak görür aşkı: “Varlığın dört temeli ’âh/ mine’l aşk/ ahraka kalbî’ ve harareti”

 

Şiir, sihirli söz söylemektir, büyülemek vardır özünde şiirin ve okuyucuyu kendi iklimine çeker. Saf şiir yazmakla salt şiir yazmak arasındaki o ince çizgiyi belirginleştiriyor Yasemin Kuloğlu. Tasavvufi yolculukta rıhlet, sıklet ile tartılır. Şu dizeler, şairin/salikin seyri sülûku ve batıni yolculuğunun akış yönü pusulasında Nakşi geleneği tercih ettiğine işaret ediyor denebilir. “Ölüme gece, geceye ben yakıştım, bayramdı, suretten ayırdım seni/Özüm, özetim bir tespihin taşlarına hafi zikir olmakmış, anladım”

 

 

Ayetlere telmih, zıtlıkların ahengi, istiare sanatının incelikleri, anıştırmanın şiirin dokusuna ilmek ilmek işlendiği örnekler Kuloğlu’nun şiirinde hâkim iklim olarak göze çarpar. Temenni şiirinde söz konusu bu estetik vurgular; bedii bulgular, özgün imlemler olarak karşımıza çıkar.  “Elbette bilemez insan, kendisi için gizlenen muştu ve haberi, hüzünle/Sözü uzatıyorum ki gülüşün uzasın, ömrün uzasın, uzamasın ayrılıklar/Sen olmayınca inciniyor çünkü âlem, coğrafya keder, Allah YÂR”

 

“Gül devrinden koparılan taze yaraları” vardır şairin, dağ niyetine çağlarını bir bir aşsa da rayihası ellerine sinen o ‘gül’ şehrinden koparılmayı göze alamamaktan yaralıdır. “Üç yüz dokuz” yıllık uykuları vardır Kehf’e ve onun ashabına dost olmanın hatırından, Yedi Uyurlar ile anılmayı arzuluyor olmaktan. Müridin, mürşidi yanındaki yerinin, konumlanma bilincinin arayışındadır masum ve sitemsiz sorular yoluyla: “Dünya mışıl mışıl uyuyorken nasıl da çok uzak yanımdasın Şehriyar! /…/Söyle Şehriyar, köle miyim, azatlı mı, bergüzarım, taş mıyım gül mü?”

 

Şiir salt sezgiden ibaret değildir. Elbette sezgisel algı, duyu, duyum ve yargının varlığı yadsınamaz. Ses, izlek, biçim, biçem, imge gibi değerli taşlarla örülü müzeyyen bir bileklik gibidir şiir. Dünyanın geçiciliğini, ‘eman’ birimlerini ve emniyetin, sigorta poliçelerinden çok gerçek koruyucuda aranması gerektiğini en yalın hali ile dile getirir şiirlerinde şair.  “Misafirsin dünyaya bir içimlik yol kadar, geçsem de gözlerinden/Geçmiyor sigorta poliçesinde Yâ hâfız ile bezeli ecel durağı”

 

Bu saptamayı tanıya dönüştüren ve destekleyen Bambaşka 9 şiirinde ise “İpe un sermekti, meddahlıktı belki, üç günlük dünya işte bambaşka” dizesi ile fâni olanın, ‘oyun ve eğlence’ den ibaret olduğu hakikatine göndermeler yapar. Şiire dair Şair Veysel Çolak’ın: “Her şiir bir cehennemdir” tespitine hak veriyorum bir yönüyle. Her şiir sıcaktır, yakıcıdır, yanıcıdır; kendisi de yanar dokunanı da yakar.  Yanan, yakanın kaderinden pay alır; yakan, yananın kederinden.

 

İran edebiyatında ‘si’ ve ‘murg’ kelimelerinin buluşmasından müteşekkil ve ‘otuz kuş’ anlamına gelen Simurg’un içsel yolculuğuna nazire yaparcasına otuz üç şiirle başka bir ifade ile otuz üç kuşla arınma temrinleri yapıyor Kaf Dağı’nın eteklerinde Yasemin Kuloğlu. Teknoloji, hasret denen yaraya merhem olur mu bilinmez ama yol meşakkatini tahfif ettiği, yeğnilttiği umut edilir en azından şair tarafından: “Âh özlemek öyle bir mesele, anlatmaya cür’et, Fizan’a hızlı tren”

 

Bütün hikâyelerin ortak adı: İnsan. Ne partizan ne sempatizan, içimizde ihtilal gibi duran, aylardan yalnız haziran yani hazan. İnsan, hırsı kadar nisyan. Hüzün libasının, üstüne en çok yakışanı insan… Bütün çabası, hikâyenin sonunda kendine tek odalı bir ev inşa etmek olan insan: Yaşamak kurşun kadar ağır, yeryüzü olanca genişliğine rağmen zindan… Ah insan… Öyleyse son sözü şair söylesin bize o zaman:

 

“Bir avuç toprağımız olsun gökte Şehriyar, gömelim kinin başını, hileyi/İnkılâbı bırak, devrimle yaşamayı, imdat! Ah teslimiyet! Bu, bir ihtilâl!”

 

Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Çok Okunanlar