Bizimle İletişime Geçin

Şahsiyet

Mustafa Topçu Ağabey: Bir İsimsiz Kahramanın Ardından

Mustafa ağabey, Anadolu’daki bin yıllık mücadelenin kendi zamanında kendi payına düşen kısmını, Anadolu’da yerli ve milli zihniyetin kalelerinden Kütahya’da, bihakkın yerine getirdi. Galiba yetmişine henüz varmamıştı. Kütahya gençliğinin üzerinde derin izler bıraktı. Nahif bir öncü, azimli bir teşkilatçı, rol model bir ağabey ve vaadine sadık bir Müslüman olarak ömrünü tamamladı. Mustafa ağabey ömrünü kalû belâdaki sözüne layık olmak için sarf ettiği Rabbine kavuştu.

EKLENDİ

:

Bizim medeniyetimizde insan insanın yurdudur. Medeniyetimizin çarşıda pazarda, savaşta hazarda, düğün evinde mezarda bütün haşmetiyle ortada olduğu çağlarda insan insana sığınır; insan, insanın yüreğine konar; insan, insan gölgesinde yetişirdi. Üstad’ın “Başka alemlerle farkımız bizim” dediği farka dahildi o izzetli, saadetli zamanlarda bu hasletlerimiz. Oysa başka âlemlerde dün de bugün de insan insanın kurduydu. “Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi”. Sofraları kurtlar sofrası, mahirleri kurt gibi, enseleri kurt ensesi, sevdikleri dumanlı havaydı.

Bizim çağımızda ise, bizi biz olmaktan alıkoyan, bizi özümüzden uzaklaştıran, başkalaştıran; nefsi okşayan, suhûletli bir yol inşa edilmişti. Kolay olan kişinin kendisini akışa bırakmasıydı. Yâd âlemlerin tesirinden korunmak için ise sarp yokuşlarda tersine ilerlemek ve insana tutunmak gerekiyordu. İnsanın insana el verdiği ve başkalaşıma karşı direnişte birbirinden güç aldığı, birbirine sığındığı mahfiller şükür ki hepten ortadan kaldırılamamıştı. Üstad Nuri Pakdil’in “Tek bir tekke kalaydı, lambaları yanaydı” dediği gibi deniz feneri kabilinden, yol arayanlara yol gösteren kuruluşlar Anadolu’da berhayattı.

Yarım asra ulaşan ömrümde, bilhassa yetişme çağımda üzerimde tesiri olan, bana yön veren kişiler, kurumlar, kuruluşlar oldu. En başta içerisinde doğduğum ailemin tesirini belirtmem gerekir. Ailemde herkes eski alfabeyi bilir, Kur’an-ı Kerim, Mevlid, Mızraklı İlmihal okur, ancak yalnızca babam ilaveten, köy imamından öğrendiği yeni yazıyı bilirdi. Aile ocağında İslamiyet bütün rükünleriyle yaşanırdı. Temel dini bilgileri aile ocağında öğrenmişimdir. Burada öğrendiklerimi İmam-Hatip Ortaokulu ve Lisesi’nde üzerine yenilerini de ekleyerek akademik bir bütünlüğe, tasnife ve kaynaklandırmaya tabi tutmuşumdur. Burada da hocalarımız bizi büyük bir medeniyetin muakkibi olarak donatmışlardır. Yine de bu çerçeve dünü, günü, yarını; Hanya’yı, Konya’yı, dünyayı ve Türkiye’yi anlamaya dönük bir kavrama ve yorumlama ihtiyacını karşılama; medeniyet birikiminin reflekse dönüşmesi, sahada mücadeleye yansıtılması bakımından yeterli olmamıştır.

Bugünkü çizgimin, kimliğimin, duruşumun belirgin biçimde başlangıç noktası aransa Milli Gençlik Vakfı’na çıkar. Din, tarih, edebiyat, siyaset, sosyoloji, ekonomi gibi alanlarda her gün yeni bir şey öğrendiğim, ait olduğumuz medeniyetle bağlarımı kopmaz biçimde güçlendirdiğim, olup biteni anlama, kavrama, yorumlama becerisi kazandığım bir okul; ideal birliği içerisinde bulunduğum yüzlerce ağabey, arkadaş, kardeş edindiğim bir mekan olmuştur. Her yaştan, her meslekten, her sosyal çevreden, her statüden, her ekonomik düzeyden insanın bir arada bir kaygıyı paylaştığı, bu kaygı izleğinde fedakarca gayret sarf ettiği bir yerdi. Öğretmen, öğrenci, asker, din görevlisi, işçi, emekli, sarraf, seyyar satıcı, tuhafiyeci, manav birbiriyle iç içe oturur, sohbet eder, dertleşir; Türkiye’nin adil bir düzene kavuşması için üzerine düşen ne ise onu ortaya koymaya çabalardı. Bazısı maddi gücüyle, bazısı emeğiyle, bazısı fikriyle, bazısı duasıyla…

1990’ların hemen başında Kütahya Milli Gençlik Vakfı’nda tanıdığım ve üzerimde en fazla tesiri olan isimlerden birisi Mustafa Topçu ağabeydir. Ben henüz 20’ye ulaşmamışken Mustafa ağabey 40’lı yaşların başlarındaydı. Mustafa ağabey Bayındırlık’ta teknik ressamdı. Elindeki çeşitli yazı şablonlarıyla ve ucu çeşitli büyüklükteki mürekkepli kalemleriyle projelerin altına yazılması icap eden yazıları harf harf yazardı. Bayındırlık, diğer işyerleri gibi sürekli masa başı çalışılan bir yer değildi. O yüzden, Mustafa ağabeyin zaman zaman gün içerisinde de Vakıf’ta göründüğü olurdu. Zaman zaman biz de Bayındırlık’taki odasına ya da birkaç kez görevlendirildiği Valilik’teki odasına gider, sohbet ederdik. Akşamları ise, istisnasız her akşam Vakıf’taydı.

Mustafa ağabey Eskişehirlidir. Eskişehir’in neresindendir, kimlerdendir, hiç konuşmadık. Mustafa ağabey aynı zamanda şehirlidir. Bütün tavırları şehirli tavrıdır. Giyim kuşamı gayet modern, oturup kalkması mevzûn, işte-uğraşta, eskilerin müşkülpesent dedikleri zor beğenen, titiz, müstağniliği, cömertliği, fedakarlığı ile saygın, tatlı sert fırçaları ile adeta döverek seven, bizden ama bizim muhitimizde yetişmemiş intibaı uyandıran farklı bir ağabey… Benim şehirliliği teneffüs etmekteki gecikmişliğimi Mustafa ağabey tatlı uyarılarla telafi etmeye çalışır, adeta bir öğretmen edasıyla şöyle yap, böyle yapma diye düzeltmelerde bulunurdu. Mustafa ağabeyin aslında sosyal bilgiler öğretmeni olduğu ancak öğretmenlik yapmadığı, Bayındırlık’ta çalışmayı daha uygun bulduğu her nasılsa kulağımda kalmış. Kendisine hiç sormadım.

90’ların başları Refah Partisi’nin yükseliş yıllarıydı. Milli Gençlik Vakfı, Refah Partisi’nin gayrıresmi gençlik kollarıydı. Aynı zamanda Milli Görüşçü memurlar, inandıkları hareketin başarısına bu çatı altında katkı sunardı. “Genç inancı ve ideali uğrunda fedakarlık yapabilendir” denilir, davaya katkı sunan her yaştan insan genç kabul edilirdi. Öyle ki kendilerinin dışlanmadığını hisseden Kütahya’nın maruf delileri bile Vakıf’a gelirdi. 20 Ekim 1991 Seçimleri öncesi çalışmalar hızlandırıldı. Vakıf’tan ekipler de kurularak çalışmalara destek verildi. Ekipler köylere giderek köy odalarında, kahvehanelerde konuşmalar yaptılar.  Mustafa ağabeyin pek az kimsenin aracının olduğu bu sıralarda bir Renault 12 TX alarak çalışmalara aktif olarak katıldığını hatırlıyorum. Renault 12, Mustafa ağabeye çok yakışmıştı. Yine o yıllarda bir kooperatif aracılığıyla -galiba ömrü boyunca sahip olduğu tek emlaki olan- bir daire edindi. Binanın adı da adres göstericiydi: Refahkent…

Yine bu dönemde, TRT’nin Milli Görüş hareketini yok saymasını tam saha presle bypass etmek üzere, Milli Görüş hatiplerinin konuşmaları video kasetlere çoğaltılarak ev ev ziyaretler yapıldı, konuşmalar geniş kesimlere dinlettirildi. Mustafa ağabey bu organizasyonun en önemli parçasıydı. Bir süre sonra adeta bir yayın bürosu gibi bir oda oluşturuldu, burada kasetler çoğaltıldı, Vakıf mensupları kaset ihtiyaçlarını buradan karşıladı. Mustafa ağabey, bütün VHS kasetlerin alnına, her konuşmacı için ayrı renkte bir kağıt kullanarak şablonlarıyla konuşmacının adını, konuşmanın yapıldığı yer ve tarihi, varsa konusunu yazardı. Bu hususta üşenmesi yoktu. O yıllarda sık sık düzenlenen konferansların afişlerini de Mustafa ağabey hazırlardı. A3 kağıda hazırlanan afişler, renkli kağıtlara fotokopi çektirilir, bütün Kütahya bu afişlerle donatılırdı.

Milli Gençlik Vakfı’nın en etkili olduğu dönem Mustafa ağabeyin de içerisinde yer aldığı Ahmet Meşe’nin başkan olduğu dönemdir. 1993 yılında Ahmet Meşe görevden alındı. Haksız bir müdahale olduğu kanaatiyle bütün müdavimler Vakıf’tan çekiliverdi. Bir süre Ulu Camii Çayevi’nde toplanıldı. Sonra yine Ahmet Meşe başkanlığında Rahmet Vakfı’nı kurdular. Daha çok kültürel ağırlıklı, medeniyet perspektifli çalışmalar içerisine girdiler, öğrenci yetiştirmeye ağırlık verdiler. Henüz kervan yola dizilmişti ki 28 Şubat belasına uğradılar. Kütahya’da sahnelettirdikleri bir tiyatro oyunu nedeniyle 1997 yılında Rahmet Vakfı’nın bütün yönetimi gözaltına alındı, tutuklandı, cezaevine konuldu. Mustafa ağabeyin de içerisinde bulunduğu yönetim kurulu üyeleri bir yıl cezaevinde kaldılar. Sonuçta beraat ettiler. Ancak bir yıllık tutukluluk herkesin düzenini bozmuştu. Kimisi işini kaybetti, kimisi işyerindeki düzenini. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı artık.

Mustafa ağabey, yalnızca kendisini değil bütün ailesini adamıştı mücadeleye. Eşi, kızları Vakıf’ın kadın kollarında çalışırlardı. Maaile mücadelenin içerisindeydiler. 28 Şubat, Mustafa ağabeyin yalnızca bir yıllık hürriyetine mal olmadı, üniversite öğrencisi olan iki kızı da başörtüsü nedeniyle okullarından uzaklaştırıldı. Yalnızca okullarından uzaklaştırılmakla da kalmadılar, 11 Ekim 1998 tarihinde gerçekleştirilen başörtüsü zinciri eylemlerinin içerisinde yer aldıkları için DGM’de yargılandılar. Tıp Fakültesi’nde son sınıf öğrencisi iken okuldan atılan kızı 1 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 28 Şubat’ın bir alev gibi ortasında dolandığı bir aile ocağıydı Mustafa ağabeyin evi. Şimdi kısa bir paragrafta anlatılıverenler, ömürden ömür götüren kaygılar, endişeler, belki korkular, maddi ve manevi zahmetlerle yüklü acılı günlerde yaşandı. Mustafa ağabey bu meş’um yangında çatıyı omuzlarında tutan temel direkti, onun diz çökme imkanı, ihtimali yoktu.

Mustafa ağabey 2000’lerin başlarında emekli oldu. Bir ticari deneyimi oldu, bilmediği bir vasattı, umduğu gibi yürümedi. 2005 yılında AK Parti Kütahya Merkez İlçe Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev aldı. Teşkilatçılıktaki tüm birikimini ortaya koydu. Ancak onun ölçütleri biraz eski ölçütlerdi. Artık onun bildiği gibi değildi işler. Mustafa ağabey yavaş yavaş eve çekildi. Ardından büsbütün gözlerden ırak, münzevi bir hayat yaşamaya başladı.

Mustafa ağabey, kibardı, herkese ‘hayatım’ diye hitap ederdi, ilk zamanlar yadırgardık. Çaya, sigaraya düşkündü, bypass ameliyatından önce hastanede gizlice sigara içtiğini söylemişti. Cömertti, paylaşmayı severdi. Ağabeydi, çevresindeki gençleri her bakımdan donanımlı hale getirmek için bir öğretmen edasıyla yönlendirir, uyarır, hatta bazen çıkışırdı. Tıraş ol dediğini, ayakkabılarını boya dediğini hatırlarım. Üzerimdeki ağabey etkisiyle resmi nikahımda nikah şahidi olarak aklıma gelen ilk isim Mustafa ağabeydi. Kütahya Belediyesinde nikah memurunun odasındaki küçük merasime, her zamanki yakışıklılığı ve grand tuvalet giyimiyle gelmişti.

Mustafa ağabey, önce açık kalp ameliyatı geçirdi, uzun zaman kalp sorunlarıyla mücadele etti; ardından gırtlak kanserine yakalandı. Bir yıla yakındır süren zorlu, acı yüklü, bütün aileyi sarsan, tanıyan herkesi üzen bir tedavi süreci geçirdi. Son üç dört aydır bütünüyle konuşma yetisini de ortadan kaldıran menhus hastalığın son demlerinde Mustafa ağabeye coronavirüs de isabet etti.

Mustafa ağabey, Anadolu’daki bin yıllık mücadelenin kendi zamanında kendi payına düşen kısmını, Anadolu’da yerli ve milli zihniyetin kalelerinden Kütahya’da, bihakkın yerine getirdi. Galiba yetmişine henüz varmamıştı. Kütahya gençliğinin üzerinde derin izler bıraktı. Nahif bir öncü, azimli bir teşkilatçı, rol model bir ağabey ve vaadine sadık bir Müslüman olarak ömrünü tamamladı. Mustafa ağabey ömrünü kalû belâdaki sözüne layık olmak için sarf ettiği Rabbine kavuştu. Rabbim rahmetiyle yarlıgasın. Cennetiyle cemaliyle müşerref kılsın.

Mustafa ağabeyin vefatı, son 30 yılda Kütahya’da İslami hareketin bir şekilde içerisinde bulunmuş herkesi üzdü. Çeşitli platformlarda, sosyal medya hesaplarında pek çok kişi üzüntüsünü dile getirdi. Duygu yoğunluklu cümleler kuruldu, şiirler yazıldı. Bunlar içerisinde benim de derûnumu dağlayan, Ahmet Meşe hocamın Mustafa ağabeye veda ettiği şu içli mısraları oldu:

eski bir bulut anımsar mısın birlikte ıslanmıştık

birlikte düşmüştük mapus damına

sorgu sual acı aynıydı ikimiz için

yutkunduk zamanın esaretine

gözlerimizde umut yüreğimizde heyecan hep vardı

cesaret bizde bizdeydi derin dostluklar

uğurlar olsun uğurlar olsun

ey dost vuslatın mübarek olsun

Hastalık sürecindeki aramalarımda Mustafa ağabey beni duydu, ben onu duyamadım. Onun kısık sesle, jest ve mimikler yardımıyla söylediklerini eşi bana aktardı. Mustafa ağabey, o halinde “Hakkını helal etsin” demiş. “Ne hakkımız olsun bizim ağabey, varsa da helal olsun, asıl sen hakkını helal et” dedim. Helalleştik, vedalaştık. Hayâlî Bey’in “Ölmek dirilmek emr-i İlâh idigin bilir / Şol kimsenin ki fehm ile tab’-ı selîmi var” [Anlayışı, aklı selimi olan kimse, ölmenin de dirilmenin de emr-i İlahî olduğunu bilir.] beytinde dile getirdiği gibi. O hazırdı, biz hazırdık. O vuslata erdi.

Rabbim rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun…

Okumaya Devam Et...

Şahsiyet

Bir Fikir Adamı Ali Fuad Başgil

En zor zamanlarda fikirlerini muhtelif ortamlarda dile getirmiş. Bu uğurda hapse girmiş. Yüksek İslam Enstitülerinin ve İmam Hatiplerin kuruluşunda fikri ve fiili olarak bulunmuş. Teori ve düşünceleri ile katkıda bulunmuş. İstanbul Hukuk Fakültesinin, önde hoca ders yaparken, arkada talebelerin melemen yaptığı rivayetlerinin olduğu efsane iki bin kişilik amfisinde ağzına kadar talebe/vatandaş dolu ders yapan, bir devri aydınlatan hakikatli bir hukuk adamı hoca olmuştur.

EKLENDİ

:

Ali Fuad Başgil 1893 Samsun Çarşamba doğumludur. Ailesi, tahsili için 1908 senesinde İstanbul’a göçmüş. Arkasından birinci dünya harbi senelerinde beş yıl kadar askerlik yapmış. Dönüşte İstanbul’da  bir hocasının teşvikleri ile içinde var olan okumak yolunu tercih etti.

Tahsil için 1921 yılında Fransa’ya, Paris’e gitti. Halen nasıl gittiğinin mahiyetinin bilinmediği Fransa’da, orta tahsilinin kalan kısmını 1921 yılında Paris Buffone Lisesi’nde tamamladı. Peşinden devam ettiği  Grenoble Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. Ardından  ‘’Boğazlar Meselesi’’ adlı teziyle Paris Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde doktorasını tamamladı. Daha sonra Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümüne kaydoldu ve bitirdi. Bundan başka Paris Siyasi İlimler Okulu’na devam edip buradan da mezun oldu. Arkasından da  Lahey Devletler Hukuku Akademisi’ndeki kurları tamamladı. 1929 senesinde, üç  fakülte ve bir yüksekokul diploması ile  yurda döndü. O zaman için bu diplomalarla kendisini zamane ortamına kaptırmadan tahsilini tamamlayarak hem de üç diploma ile gelmek oldukça yüksek bir insan kimliğini içinde barındıran bir mazhariyet ve başarı numunesi idi.

Cumhuriyet dönemi fikir, kültür ve hukuk hayatımıza değerler katan, irfanı ile cemiyete önderlik eden, bilgelik kattığı bilgileri ile sosyal hayatta yollar yapıp köprüler kuran bir münevver olmuştur Ali Fuad Başgil Hoca.

Devrinde, hakikatleri dile getirme konusunda öncü olmuş. Medeniyetimizin ve milletimizin ana dili Türkçe’ye,  ‘öztürkçecilik’ adıyla uygulanmak istenen soykırıma,  en zor zamanda konuşma ve yazıları ile karşı çıkmış. Milli ruh olarak nitelediği ve asırlardan süzülüp gelen kelimelerin dilimizden atılmasına fikri karşılıklar vermiş. Milleti temsil eden hakikat davasının yılmaz bir savunucusu olmuştur.

Yaşadığı tek parti  dönemine çıkış yolu olarak bir grup aydına önderlik ederek Hür Fikirleri Yayma Cemiyetini(1947) kurmuş.  Özellikle ifade hürriyetini savunmuş. Zamanın diktatörlüklerine karşı çıkan, yazı yayın ve görüşlerini bu cemiyetin muhtelif zeminlerinde dile getirerek, dönemine fikren önderlik etmiştir.

En zor zamanlarda fikirlerini muhtelif ortamlarda dile getirmiş. Bu uğurda hapse girmiş. Yüksek İslam Enstitülerinin ve İmam Hatiplerin kuruluşunda fikri ve fiili olarak bulunmuş. Teori ve düşünceleri ile katkıda bulunmuş. İstanbul Hukuk Fakültesinin, önde hoca ders yaparken, arkada talebelerin melemen yaptığı rivayetlerinin olduğu efsane iki bin kişilik amfisinde ağzına kadar talebe/vatandaş dolu ders yapan, bir devri aydınlatan hakikatli bir hukuk adamı hoca olmuştur.

Döneminde artık bir salgın haline gelen batıdan alıntı yaparak bilgisini gösterme adetine de kinaye de bulunur Hoca. Onun için hakikat her yerden alınarak nihai varlık hedefine taşıyacak bir temel yoldur. Bilgi ise bilinenlerden, yerinde hüküm çıkararak, doğru kıyas yaparak hakikatlere götürecek bir araçtır.

‘’Biliyorum hakikatlere inandırmak için garblı bir mütefekkire dayanmak moda oldu. Eskiden de şarklı bir müctehide dayanırdık. Aradaki fark nihayet bir doğu, batı farkı diyeceksiniz ama; bilmem ki güneş doğuda başka başka mıdır; yoksa fark sadece bir gözlük camı farkı mıdır?’’

Yetiştirdiği binlerce talebe ile ülkemizde hukuk anlayışının yerleşmesinde mühim rol oynamıştır. Talebelerine ders olarak söylediği ve dilden dile söylenerek gelen hukuk alanındaki görüşü, diğer tüm ilim alanlarına da rehber olacak mahiyettedir:

 ‘’Hukukçu sadece hukuk bilgisine sahip insan değildir. Hukukçu bilgisini örnek ölçülerde kullanabilen insandır. Hak diyen insan, hakşinas davranmayı da bilmelidir.’’

Ali Fuad Başgil Hoca, 17 Nisan 1967 tarihinde bu dünya yolculuğunu tamamlayarak aramızdan ayrıldı. 54. Ölüm yıldönümünde aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyor ve rahmetle yad ediyoruz.

Mevla gani gani rahmet eylesin.

Okumaya Devam Et...

Şahsiyet

Bosna’lı Bir Âlim: Muhammed Tayyib Okiç

Muhammed Tayyib Okiç, Türkçe bildiği için Hamidullah ve Tanci’ye göre bir farklılık arz etmektedir. Ankara İlâhiyat Fakültesi Dergisinde birçok makalesi yayınlanmıştır. Sarı Saltuk meselesiyle ilgili olarak Yusuf Ziya Yörükan’la girdikleri ilmî tartışma için yazdıkları, ayrı bir kitap olacak kadar geniştir. (Yarım yüzyıl sonra ayrı bir kitap olarak basılmıştır.) Erzurum Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi Dergisi’nin 1975’te yayınlanan 1. Sayısında yer alan Mevlid ile ilgili uzun makale de, henüz aşılamayan araştırmalardan biridir: Çeşitli Dillerde Mevlidler ve Süleyman Çelebi Mevlidinin Tercemeleri.

EKLENDİ

:

 

İnsanoğlunun ilk muallimi Allah’tır. İkincisi peygamberlerdir, üçüncüsü âlimlerdir. Allah, her şeyi bütün boyutlarıyla, peygamberler Allah’ın bildirdiği kadarıyla bilir. Âlimler ise bu iki kaynaktan istifade ederek, alın teriyle birlikte hakikatin peşine düşerler.

Bu hakikat arayışı bazen bir evin, bir medresenin içinde bazen bir kulübenin, bir manastırın köşesinde bazen da uzun ve yorucu seyahatler eşliğinde gerçekleşir. “Eşyanın hakikatini görmek, anlamak ve kavramak” için girişilen bu çileli yolculukların tatlı mevhibeleri, sonsuz armağanları da vardır. Bunların delili, “bilenlerle bilmeyenler bir olur mu” (Zümer, 39/9) sorusunu soran İlk Muallim’in, o çilekeşlerle ilgili övgüleridir. Fâtır suresinin 27. ayetinde tabiat olaylarından, yağmurdan, kâinattaki rengârenk hayvanlardan insanlardan bahsettikten sonra 28. ayette şu müjdeli tespit yer alır: “Kulları içinde Allah’a gerçek anlamda saygı ve bağlılık gösterenler bütün bu hakikatleri hakkıyla anlayıp kavrayan âlimlerdir.”

İlim, genel anlamda  “Allah’ın ayetleri”ni arayıp bulma, anlama faaliyetidir. Bu ayetler de Zâriyât suresinin 20 ve 21. ayetlerine göre, iki yerde; yeryüzünde ve insandadır. Dolayısıyla tabiatla ve insanla ilgili bütün ilimler mühimdir ve saygıdeğerdir. Bu tespitten hareketle bazı ilimleri değerli, bazılarını değersiz gibi görmek doğru değildir. Fakat insanın gücü hepsini anlamaya ve anlatmaya yetmeyeceğinden adeta görev taksimi yapılmış, sonsuz derecede zengin olan Allah’ın alîm isminin tecellilerini herkes, kabiliyeti/imkânları/ilgisi ve zamanı oranında arayıp bulmaya sonsuz muammayı çözmeye çalışmıştır.

Hangi dönem ve hangi medeniyete mensup olursa olsun her devletin kendine göre bir ilim irfan ve sanat çizgisi vardır. Bunun için kurumlar kurmuş, yatırımlar yapmış, söz konusu sahanın ustalarını yetiştirmenin yollarını aramıştır. Bu ustaların arayıp buldukları gerçekler bazen ülke sınırlarını aşamamış bazen da komşu ülkelerdeki meslektaşlara ışık tutmuştur. Bu uluslararası yarışta bazı üst yöneticiler fiilen işin içine girerek bütün imkânlarını seferber etmiş, farklı alanların “usta”larını ülkesine davet etmiş bazı liderler de bu “hakikat âşık”larını sürgüne göndermiştir. Söz konusu talihsiz uygulamanın baş aktörleri ve teşvikçileri arasında, Keçecizâdenin tabiriyle “müdâhane-i âlimân”ı yeni tabirle “kifayetsiz muhteris”leri ilk sıraya koymak gerekir.

Osmanlı Sonrası

Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul’un, düşman kuvvetlerince yüz yıl önce 15 Mart 1920’de işgal edilmesiyle birlikte bu topraklarda yeni bir dönem başlamıştır. 23 Nisan 1920’de Ankara’da toplanan TBMM, üç yıl sonra Cumhuriyet’i ilân etmiş ve bir dizi kanunlarla yolunu çizmiştir. Bu kanunların bir kısmı ilim ve irfan hayatıyla ilgili idi. İlmi temsil eden medrese, ”yetersizdir” gerekçesiyle 1924’te, irfanı temsil eden tekke, “zararlıdır” mülahazasıyla 1925’te kapatıldı. Üç sene sonra da harfler değişti. Çizilen rotaya göre açılan yeni mektep ve fakültelerde diğer ilim dalları belli bir seviyede ilgi görürken 1930’lu yıllarda ülkemizde bir tane imam hatip okulu, bir tane ilâhiyat fakültesi yoktur. Uzun yıllar sonra bu yanlıştan kısmen dönülmüş, 1949’da Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi, 1951 yılında yedi ilde İmam Hatip Okulu, 1959’da ise İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü açılmıştır. Bu sefer başka bir problem, aradaki inkıta sebebiyle bu orta dereceli ve yüksek okullara öğretmen bulma zorluğu ortaya çıkmıştır. Bu açığın bir kısmı -Ferid Kam’ın kendisi için kullandığı- “köhne müderris”lerle kapatılmış, bazı dersler için ise hoca bulunamamıştır.

İşte rahmetle anmak için dikkatinize sunmak istediğim  “Üç Muhammed” tam bu noktada karşımıza çıkmaktadır: Asya’dan Muhammed Hamidullah, Afrika’dan Muhammed Tavit Tanci ve Avrupa’dan Muhammed Tayyib Okiç.

Geçen yüzyılın ikinci yarısında dünyanın farklı ülkelerinden ülkemizdeki dinî eğitim ve öğretime omuz vermek için birçok insan gelip geçmiştir. Kimi Kazan’dan Kahire’den, kimi Bağdat’tan, Bosna’dan.. Hepsine müteşekkiriz, öz evlatları gibi onlara duacıyız.

Vefat yıldönümü vesilesiyle şimdilik size “üçler”den tanıtmak istediğim zat Muhammed Tayyib Okiç’tir.

  1. Tayyib Okiç

Bosna’nın Tuzla sancağının Graçanitsa kasabasında 1 Aralık 1902 tarihinde doğdu. Babası yüksek tahsilini İstanbul medreselerinde tamamlayan Reisululema muavini Mehmet Tevfik Efendi’dir. Saraybosna’da İlahiyat, Belgrad Üniversitesinde Hukuk tahsilinden sonra Sorbon Üniversitesinde doktorasını tamamladı (1931). İkinci Dünya savaşı yıllarında Türkiye’nin Belgrat elçiliğinde sekreterlik ve mütercimlik yaptı. Savaş bittikten sonra 1945’de Türkiye’ye geldi ve Başbakanlık arşivinde araştırmalar yaptı. 1950’de yeni açılan Ankara Üniversitesi İlâhiyat fakültesine sözleşmeli profesör olarak atandı. 1964-1971 yılları arasında Konya Yüksek İslâm Enstitüsü, 1973-1977 yılları arasında Erzurum Yüksek İslâm Enstitüsünde hocalık yaptı. Tito rejimi tarafından Yugoslavya’ya girişi yasaklanan Okiç’in, değişik sebeplerle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı da olamayınca -Muhammed Hamidullah gibi- “vatansız” olarak ülkemizde -zaman zaman da maddi sıkıntılarla birlikte- yaşadı.

9 Mart 1977’de Ankara’da vefat etti.

Vasiyeti gereği ülkesine götürülüp defnedildi. O tarihte talebesi Süleyman Ateş, Diyanet İşleri Başkanı idi. Okiç’in hayatı ve eserlerini konu alan Armağan kitap 1978’de Atatürk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi tarafından yayınlanmıştır: Prof. M. Tayyib Okiç Armağanı

Ankara İlâhiyat Fakültesinin Tefsir, Hadis, Fıkıh gibi temel derslerini okutan Okiç, daha sonraki yıllarda söz konusu Fakültenin hocaları olacak olan asistanların yetişmesinde büyük emekleri vardır. Özellikle Tefsirde İsmail Cerrahoğlu, Süleyman Ateş, Hadiste Talat Koçyiğit, Mehmet Hatiboğlu, Fıkıh’ta Abdülkadir Şener’i saymak gerekir. Hocamızla ilgili olarak topladığım bütün bilgi, makale ve belgeleri, hakkında Uludağ Üniversitesinde doktora tezi hazırlayan hemşehrisi Behlul Kanaqı’ya verdim. O da tezini 2017’de tamamladı.

Ülkemizde yayınlanan bazı eserleri şunlardır:

1.Bazı Hadis Meseleleri Üzerine Tetkikler, İstanbul 1959, Ankara 2017 (Atlas Yayınları)

2.Kur’ân-ı Kerim’in Uslûb ve Kıraati, Ankara 1963

3.İslâmiyet’te Kadın Öğretimi, Ankara,1981/2021 (Atlas Yayınları)

4.Sarı Saltuk Meselesi, Ankara, 2017 (Atlas Yayınları)

5.Tefsir ve Hadis Ders Notları, Ankara, 2017 (Atlas Yayınları)6

6.Makaleler I Ankara 2021

7.Makaleler II Ankara 2021

Makaleleri

Muhammed Tayyib Okiç, Türkçe bildiği için Hamidullah ve Tanci’ye göre bir farklılık arz etmektedir. Ankara İlâhiyat Fakültesi Dergisinde birçok makalesi yayınlanmıştır. Sarı Saltuk meselesiyle ilgili olarak Yusuf Ziya Yörükan’la girdikleri ilmî tartışma için yazdıkları, ayrı bir kitap olacak kadar geniştir. (Yarım yüzyıl sonra ayrı bir kitap olarak basılmıştır.) Erzurum Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi Dergisi’nin 1975’te yayınlanan 1. Sayısında yer alan Mevlid ile ilgili uzun makale de, henüz aşılamayan araştırmalardan biridir: Çeşitli Dillerde Mevlidler ve Süleyman Çelebi Mevlidinin Tercemeleri.

Talebesi Mustafa Ateş’in Arapça’dan tercüme ettiği Tasavvuf ve Hayat isimli esere (İstanbul 1966) takriz yazdığı gibi 1969 yılında yayınlanan Mahir İz’in Tasavvuf isimli eseri için de tanıtım yazısı yazmıştır. (İslâm Medeniyeti, sy. 22 Ağustos 1969)

On kadar yabancı dil bilen hocamızın kütüphanesi Dokuz Eylül Üniversitesi İlâhiyat Fakültesine intikal etmiştir. Mehmet Mahfuz Söylemez’in kütüphane ile ilgili yazısı Siirt Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisinin 1. sayısında yayınlanmıştır.

28-29 Haziran 2010 tarihinde Türkiye-Bosna Hersek makamları ortaklaşa Saraybosna’da Prof. M. Tayyib Okiç Sempozyumu tertiplemiştir.

İstanbul Pendik’te Prof.Dr. Muhammed Tayyib Okiç Anadolu İmam Hatip Lisesi eğitim ve öğretimine devam etmektedir. Hocamızın hayatı, ahlâkı ve eserleri için Diyanet İslâm Ansiklopedisi’nin ilgili maddesine de bakılabilir.

Makaleleri bir araya toplayarak neşreden Şenol Korkut ve Osman Özbahçe’ye teşekkür borcumuz vardır.

Netice

Hz. Muhammed Mustafa’nın getirdiği esasları insanlığa sunmak için bir ömür gece gündüz çalışan Üç Muhammed’e borcumuz çoktur. Onlar hizmetlerini ilim aşkıyla ve Hz. Allah’ın rızası için yaptıklarından bizden sadece dua istemektedirler. Fakat gurbet hayatının çileleri içinde, kendi ülkelerine girememe ıstırabını unutarak bizleri/bir nesli besleyip büyüten bu insanların hiç biri hatasız ve kusursuz olduğunu iddia etmemiştir. Hiç bir âlim de böyle bir kirli çukura düşmez. Aksine onlar hatalarını gösterenlere gönülden teşekkür ederler. Fakat bu zatlar için ülkemizde yaşayan bazı kimselerin reva gördüğü, tenkit sınırlarını aşan ölçüsüz lafların altından nasıl kalkacaklardır?  Büyük Mahkeme’de bunun hesabını nasıl vereceklerdir? Bu sorunun cevabını bilmiyorum.

Okumaya Devam Et...

Şahsiyet

Abdülhak Hamid Tarhan ve Evlilikleri

Hamid’in görevden alınması, büyük ihtimalle Ali Kemal’in deyişiyle Babıâli’de herkesin diline dolanan ve pek hoş karşılanmayan dedikodularla abartılı şekilde dolaşan bu tuhaf sırra, yani Lüsyen’le olan ilişkisine değil, onun muhtemelen zincirden boşanırcasına gittiği gecelerin birinde, bir gece kulübünde masasına davet ettiği kadın tarafından hakarete uğramışlığının ve kavga ettiği kişilere kartvizitini çıkarıp gösterdiği halde, üzerinde Türk elçisi yazılı bir kartın yırtılıp suratına fırlatılmışlığının Osmanlı Hükümeti’nce affedilmemiş olmasından dolayıdır.

EKLENDİ

:

Tanzimat’tan Cumhuriyet’e uzanan yolda, karizmatik kişiliği ve yazdığı eserlerle, dostunun da düşmanının da övdüğü Abdülhak Hamid, fenomen bir şairdir. Şairliği yanında, kadınlara karşı olan zaafları ve evlilikleriyle hep gündemde kalır. Bizim bu yazıyı yazmaktan amacımız, belli sınırları koruyarak ve titizlikle hareket ederek büyük insanların aile hayatına, aşklarına, vefa ve duygularına neşter vurarak dersler çıkarma amacına yöneliktir. Bu yazıda, ne şair Abdülhak Hamid’i yerin dibine batırmak ne de şu veya bu şekilde onun kişiliğini lekeleyerek vitrine dizmektir gayemiz.

Tanzimat’tan Cumhuriyete geçişte büyük devlet adamı ve şairlerin, oluş veya bir türlü olamayış buhranı içinde kıvranan toplumun, aile hayatının ve kişilerin gelip geçen ve akıp giden dalgacıklarına, çalkantı ve çırpıntı unsurlarına egemen olan anafor ve yabancı kadınlarla evlilik olayı, incelenmeye değer bir konudur… Abdülhak Hamid, bunlar içinde bir prototip olduğu için onu gündeme taşıyıp paylaşmak istedim.

Abdülhak Hamid, 1852’de İstanbul’da Bebek’teki Hekimbaşı Yalısı’nda, köklü ve eski bir ulema ailesinin bireyi olarak dünyaya gelir. Babası, tarihçi ve diplomat Müverrih Hayrullah Bey, annesi Kafkasya’dan kaçırılmış bir cariye olan Münteha Hanım’dır.

Düzgün bir eğitim hayatı görmeyen Abdülhak Hamid, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e gelinen kertede, kendisine saygıdan öte hayranlık duyulan ve yüceltilen başka bir şair, hemen hemen yok gibidir edebiyat camiasında…

Süleyman Nazif, onu göklere çıkarır ve kendisine “Şair-i Azam” lakabını takar. Bu yakıştırma ve patent, Süleyman Nazife aittir. Celal Nuri: “Shakespeare bile bazen Hamid’e yaklaşıyor” der. Birbiriyle kanlı bıçaklı olan Tevfik Fikret ve Mehmet Akif, Hamid hayranlığında birleşirler. Yahya Kemal, sırf Hamid’i görebilmek için Paris’ten Londra’ya gider. Şair-i Azam”dır Hamid, birkaç nesil edebiyatçıyı büyüleyen bir sanatkârdır o…

Üstad Necip Fazıl: “Meselâ, en gülünç yaftaydı, o, Hamid’in kuyruğuna takılan “Şair-i Azam” tenekesi. Şairlik, masonluk muydu ki, “üstad-azam” dercesine “en büyük” manasına bir sıfatla ifade edilmiş olsun?… Eğer Süleyman Nazif bu tenekeyi Hamid’in kuyruğuna takmamış olsaydı, kim, neyin farkında olacaktı ve takıldıktan sonra da kim, neyin farkında oldu?…

Üstad, Hamid’in son demlerindeki hayat tarzını ve yaşadığı Nişantaşı’ındaki  evini şöyle tasvir eder. “Abdülhak Hamid’in evine, başında siyah satenden takkesi İbnül Emin Mahmud Kemal ile Ekrem Ve Cemal Reşid’in babaları, “Nazariyat-i edebiye” yazarı eski bakanlardan Reşid Rey de gelir ve bunlar Şair-i Azam ile “Yâd-i mazi (geçmişi anma) kılıklı, tatlı tatlı konuşurlardı. O zaman Hamid’in tiryakisi olduğu Genç Şair (Necip Fazıl’ın kendisi), bu muhterem adamların meclislerini bomba mizacıyla örselememek için bir kenara çekilir ve Lüsyen Hanımefendi (Abdüklhak Hamid’in dördüncü eşi) ve bazı kadın misafirleri arasında otururdu. Lüsyen Hanım, onu ecnebi ziyaretçilerine şöyle tanıtırdı:

-Otuzundan eksik şairlerin en üstünü!..

Bu “otuzundan eksik” sözü, o zamanlar moda, Fransızca bir tabir…

Hamid, resmi olarak dört defa evlenir. 1874 yılında Edirne’de ağabeyi Nasuhi Bey’in konağında Pirizâde ailesinden on üç yaşındaki Fatma Hanım ile evlenir ve onunla beraber İstanbul’a gelir. Çiftin, Abdülhak Hüseyin ve Hamide adında iki çocuğu olur. Abdülhak Hamit, evliliğinin bu yıllarında, ilk şiirlerini yazmaya, başlar.

1883’te Bombay konsolosluğuna atanır. Hasta olan hanımına, havasının yarayacağını düşünerek bu görevi memnuniyetle kabul eder. Üç yıl kaldığı Bombay’da (Hindistan) doğanın güzellikleri, kendisine coşkun şiirler için ilham kaynağı olur adeta. Ancak Fatma Hanım’ın durumu iyileşmeyip verem teşhisi konulunca, ailesi ile İstanbul’a doğru dönüş yoluna çıkar. Fatma Hanım, İstanbul’a varamadan Beyrut’ta vali olan Nasuhi Bey’in konağında hayatını kaybeder (1885).

Şair, Beyrut’ta kaldığı kırk gün boyunca, her gün Fatma Hanım’ın mezarını ziyaret eder ve ünlü şiiri “Makber ‘i” yazar. Makber’in yayımlanması ile ünü birden artar ve bu ünü imparatorluk sınırlarına taşar. O güne kadar düzyazı alanındaki eserleriyle tanına Hamid, eşinin ölümünden sonra şairliği ile anılır olur. Neden anılmasın ki o:

“Eyvâh! Ne yer ne yâr kaldı,

Gönlüm dolu ah ü zâr kaldı.

Şimdi buradaydı gitti elden,

Gitti ebede gelip ezelden.

 

Ben gittim o hâksâr kaldı,

Bir köşede târumâr kaldı.

Bâkî o, enîs–i dilden eyvâh!

Beyrût’ta bir mezâr kaldı.”

 

Üstad Necip Fazıl’a göre, onun bu ünlü şiirini “Lüsyen Hanım’a sorarsanız, şaheseri bilinen “Makber”i, ilk sevdiği ve evlendiği kadın, meşhur Fatma Hanım’ın ölümünden, onun ölmüş farzıyla yazılmıştır. Korkunç sanatkâr hokkabazlığı!..”

1890’da Bayan Nelly adlı İngiliz hanımla-ki Beyrut’ta hanımının vefat ettiği günlerde başlar bu duygusallık- evlenen Hamid, 1895’te Lahey elçiliğine atanır. İki yıl sonra Londra Elçiliği Müsteşarı olarak yeniden Londra’ya gider. Eşinin rahatsızlığı üzerine İstanbul’a dönen şair, 1900-1906 yıllarını İstanbul’da geçirir. 1906’da Brüksel büyükelçiliğine atanınca eşini, İskoçya’daki ailesinin yanında bırakarak Brüksel yolunu tutar Hamid.

Vereme yakalanan eşini, çok sevmesine rağmen başka kadınlarla birlikte olmaktan kendini alamayan Abdülhak Hamid, Florence Ashly ile birlikte yaşamaya başlar ve onu İstanbul’a getirir. Eşinin, durumu öğrenmesi üzerine, onun yanına dönmek zorunda kalır. Bayan Nelly’nin, 1911’de veremden ölmesinden sonra tekrar İstanbul’a döner. Ölen eşi için “Medfen” adını vereceği “Makber”’e benzer bir eser yazmayı düşündüyse de bu hayalini gerçekleştiremez. Ailesinin önerisiyle üçüncü evliliğini 1911 yazında Cemile Hanım ile yapan Hamid’in bu evliliği, ancak 20 gün sürer. Cemile Hanım’dan ayrılan Hamid, Brüksel’e dönmeyi tercih eder.

1912’de Hamid, 18 yaşındaki Belçikalı Bayan Lüsyen (Lucienne) ile dördüncü defa evlenir ve onunla İstanbul’a döner. Bu evliliğin ilginç yanları vardır kuşkusuz. 1908’de Brüksel ortaelçiliğine atanan Hamid, Lüsyen Hanım’la orada tanışır. Aralarındaki büyük yaş farkına rağmen, 6 Mayıs 1912 günü Londra’da onunla evlenecek ve 6 ay sonra Sadrazam Kâmil Paşa Hükümeti’nin Dış İşleri Bakanı Noradungyan Efendi tarafından görevden alınır.

Hamid’in görevden alınışının, onun “zendostluğu”na (kadınlara aşırı düşkünlüğüne) bağlayanlar olmuştur. Büyük bir Hamid hayranı olan Ali Kemal, görevden alma olayını İkdam Gazetesi’ndeki bir başyazısında (7 Ocak 1913):  “Öyle bir sahib-i dehâyı, bi-perva azleden Hariciya Nazırı’nı (Dış İşleri Bakanı) eleştirerek şiddetle kınar ve güya Hamid’in gereğinden fazla kadınlara aşırı düşkün olduğu ve memuriyet rütbesine uygun düşmeyen bir kadınla beraber yaşadığı için” bu hareketin kendisine reva görüldüğünü iddia eder. Ali Kemal’ın, “göreviyle bağdaşmayan bir kadın” dediği, Lüsyen Hanım’dan başkası değildir.

Hamid’in görevden alınması, büyük ihtimalle Ali Kemal’in deyişiyle Babıâli’de herkesin diline dolanan ve pek hoş karşılanmayan dedikodularla abartılı şekilde dolaşan bu tuhaf sırra, yani Lüsyen’le olan ilişkisine değil, onun muhtemelen zincirden boşanırcasına gittiği gecelerin birinde, bir gece kulübünde masasına davet ettiği kadın tarafından hakarete uğramışlığının ve kavga ettiği kişilere kartvizitini çıkarıp gösterdiği halde, üzerinde Türk elçisi yazılı bir kartın yırtılıp suratına fırlatılmışlığının Osmanlı Hükümeti’nce affedilmemiş olmasından dolayıdır.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, “Gençlik ve Edebiyat Hatırları”nda, kendileri gibi gençler dururken bir bar kızının yaşlı Hamid’e niçin bağlandığını sorgulandığında, kızdan şu cevabı alır. “İl est un tigre” (O, bir kaplandır).

Kırk yıllık Hariciye Hatırları’nda Esat Cemal Paker, Hamid’in Londra günlerine, onun şu beytiyle atıfta bulunur.

“Şaribü’l-leyli ve’n-neharım ben

Karlar altında nevbaharım ben” (Ben, gece gündüz içen biriyim. Karlar altındaki bir İlkbahar gibiyim).

Hamid, Lüsyen’le ölünceye kadar ayrılmama yeminini ettiği halde, bu yeminini bozar ve 1920’de eşi Lüsyen Hanım’dan dostça ayrılır. Hamid, Lüsyen’i 1920 yılının Ekim ayında bir İtalyan asilzâdesiyle, Kont (Dük) ile Soranzo (Soranza) ile deyim yerinde ise, kendi eliyle evlendirir. Lüsyen Hanım (Kontes (Düşes) Soranzo (Soranza)’dır artık…

Ancak Lüsyen Hanım ile yazışmayı sürdürmekten geri kalmaz Abdülhak Hamid… Eski eşi Lüsyen Hanım, 1927’de İtalyan eşini ve kontes unvanını terk edip 7 yıl sonra kendisine, yani Hamid’e tekrar dönecektir. 1929 yılında gerçekleşen ara seçimde TBMM III. dönem İstanbul milletvekili olarak meclise giren Hamid, IV. ve V. dönemlerde de İstanbul milletvekilliği görevini sürdürür.

12 Nisan 1937’de devletin kendisine tahsis ettiği bir apartmanda, Maçka Palas’ta hayatını kaybeder. Ulusal cenaze töreniyle Zincirlikuyu Asri Mezarlığı’na gömülür. Bu yeni mezarlığa gömülen ilk kişi o olur.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar