Bizimle İletişime Geçin

Şahsiyet

Mustafa Topçu Ağabey: Bir İsimsiz Kahramanın Ardından

Mustafa ağabey, Anadolu’daki bin yıllık mücadelenin kendi zamanında kendi payına düşen kısmını, Anadolu’da yerli ve milli zihniyetin kalelerinden Kütahya’da, bihakkın yerine getirdi. Galiba yetmişine henüz varmamıştı. Kütahya gençliğinin üzerinde derin izler bıraktı. Nahif bir öncü, azimli bir teşkilatçı, rol model bir ağabey ve vaadine sadık bir Müslüman olarak ömrünü tamamladı. Mustafa ağabey ömrünü kalû belâdaki sözüne layık olmak için sarf ettiği Rabbine kavuştu.

EKLENDİ

:

Bizim medeniyetimizde insan insanın yurdudur. Medeniyetimizin çarşıda pazarda, savaşta hazarda, düğün evinde mezarda bütün haşmetiyle ortada olduğu çağlarda insan insana sığınır; insan, insanın yüreğine konar; insan, insan gölgesinde yetişirdi. Üstad’ın “Başka alemlerle farkımız bizim” dediği farka dahildi o izzetli, saadetli zamanlarda bu hasletlerimiz. Oysa başka âlemlerde dün de bugün de insan insanın kurduydu. “Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi”. Sofraları kurtlar sofrası, mahirleri kurt gibi, enseleri kurt ensesi, sevdikleri dumanlı havaydı.

Bizim çağımızda ise, bizi biz olmaktan alıkoyan, bizi özümüzden uzaklaştıran, başkalaştıran; nefsi okşayan, suhûletli bir yol inşa edilmişti. Kolay olan kişinin kendisini akışa bırakmasıydı. Yâd âlemlerin tesirinden korunmak için ise sarp yokuşlarda tersine ilerlemek ve insana tutunmak gerekiyordu. İnsanın insana el verdiği ve başkalaşıma karşı direnişte birbirinden güç aldığı, birbirine sığındığı mahfiller şükür ki hepten ortadan kaldırılamamıştı. Üstad Nuri Pakdil’in “Tek bir tekke kalaydı, lambaları yanaydı” dediği gibi deniz feneri kabilinden, yol arayanlara yol gösteren kuruluşlar Anadolu’da berhayattı.

Yarım asra ulaşan ömrümde, bilhassa yetişme çağımda üzerimde tesiri olan, bana yön veren kişiler, kurumlar, kuruluşlar oldu. En başta içerisinde doğduğum ailemin tesirini belirtmem gerekir. Ailemde herkes eski alfabeyi bilir, Kur’an-ı Kerim, Mevlid, Mızraklı İlmihal okur, ancak yalnızca babam ilaveten, köy imamından öğrendiği yeni yazıyı bilirdi. Aile ocağında İslamiyet bütün rükünleriyle yaşanırdı. Temel dini bilgileri aile ocağında öğrenmişimdir. Burada öğrendiklerimi İmam-Hatip Ortaokulu ve Lisesi’nde üzerine yenilerini de ekleyerek akademik bir bütünlüğe, tasnife ve kaynaklandırmaya tabi tutmuşumdur. Burada da hocalarımız bizi büyük bir medeniyetin muakkibi olarak donatmışlardır. Yine de bu çerçeve dünü, günü, yarını; Hanya’yı, Konya’yı, dünyayı ve Türkiye’yi anlamaya dönük bir kavrama ve yorumlama ihtiyacını karşılama; medeniyet birikiminin reflekse dönüşmesi, sahada mücadeleye yansıtılması bakımından yeterli olmamıştır.

Bugünkü çizgimin, kimliğimin, duruşumun belirgin biçimde başlangıç noktası aransa Milli Gençlik Vakfı’na çıkar. Din, tarih, edebiyat, siyaset, sosyoloji, ekonomi gibi alanlarda her gün yeni bir şey öğrendiğim, ait olduğumuz medeniyetle bağlarımı kopmaz biçimde güçlendirdiğim, olup biteni anlama, kavrama, yorumlama becerisi kazandığım bir okul; ideal birliği içerisinde bulunduğum yüzlerce ağabey, arkadaş, kardeş edindiğim bir mekan olmuştur. Her yaştan, her meslekten, her sosyal çevreden, her statüden, her ekonomik düzeyden insanın bir arada bir kaygıyı paylaştığı, bu kaygı izleğinde fedakarca gayret sarf ettiği bir yerdi. Öğretmen, öğrenci, asker, din görevlisi, işçi, emekli, sarraf, seyyar satıcı, tuhafiyeci, manav birbiriyle iç içe oturur, sohbet eder, dertleşir; Türkiye’nin adil bir düzene kavuşması için üzerine düşen ne ise onu ortaya koymaya çabalardı. Bazısı maddi gücüyle, bazısı emeğiyle, bazısı fikriyle, bazısı duasıyla…

1990’ların hemen başında Kütahya Milli Gençlik Vakfı’nda tanıdığım ve üzerimde en fazla tesiri olan isimlerden birisi Mustafa Topçu ağabeydir. Ben henüz 20’ye ulaşmamışken Mustafa ağabey 40’lı yaşların başlarındaydı. Mustafa ağabey Bayındırlık’ta teknik ressamdı. Elindeki çeşitli yazı şablonlarıyla ve ucu çeşitli büyüklükteki mürekkepli kalemleriyle projelerin altına yazılması icap eden yazıları harf harf yazardı. Bayındırlık, diğer işyerleri gibi sürekli masa başı çalışılan bir yer değildi. O yüzden, Mustafa ağabeyin zaman zaman gün içerisinde de Vakıf’ta göründüğü olurdu. Zaman zaman biz de Bayındırlık’taki odasına ya da birkaç kez görevlendirildiği Valilik’teki odasına gider, sohbet ederdik. Akşamları ise, istisnasız her akşam Vakıf’taydı.

Mustafa ağabey Eskişehirlidir. Eskişehir’in neresindendir, kimlerdendir, hiç konuşmadık. Mustafa ağabey aynı zamanda şehirlidir. Bütün tavırları şehirli tavrıdır. Giyim kuşamı gayet modern, oturup kalkması mevzûn, işte-uğraşta, eskilerin müşkülpesent dedikleri zor beğenen, titiz, müstağniliği, cömertliği, fedakarlığı ile saygın, tatlı sert fırçaları ile adeta döverek seven, bizden ama bizim muhitimizde yetişmemiş intibaı uyandıran farklı bir ağabey… Benim şehirliliği teneffüs etmekteki gecikmişliğimi Mustafa ağabey tatlı uyarılarla telafi etmeye çalışır, adeta bir öğretmen edasıyla şöyle yap, böyle yapma diye düzeltmelerde bulunurdu. Mustafa ağabeyin aslında sosyal bilgiler öğretmeni olduğu ancak öğretmenlik yapmadığı, Bayındırlık’ta çalışmayı daha uygun bulduğu her nasılsa kulağımda kalmış. Kendisine hiç sormadım.

90’ların başları Refah Partisi’nin yükseliş yıllarıydı. Milli Gençlik Vakfı, Refah Partisi’nin gayrıresmi gençlik kollarıydı. Aynı zamanda Milli Görüşçü memurlar, inandıkları hareketin başarısına bu çatı altında katkı sunardı. “Genç inancı ve ideali uğrunda fedakarlık yapabilendir” denilir, davaya katkı sunan her yaştan insan genç kabul edilirdi. Öyle ki kendilerinin dışlanmadığını hisseden Kütahya’nın maruf delileri bile Vakıf’a gelirdi. 20 Ekim 1991 Seçimleri öncesi çalışmalar hızlandırıldı. Vakıf’tan ekipler de kurularak çalışmalara destek verildi. Ekipler köylere giderek köy odalarında, kahvehanelerde konuşmalar yaptılar.  Mustafa ağabeyin pek az kimsenin aracının olduğu bu sıralarda bir Renault 12 TX alarak çalışmalara aktif olarak katıldığını hatırlıyorum. Renault 12, Mustafa ağabeye çok yakışmıştı. Yine o yıllarda bir kooperatif aracılığıyla -galiba ömrü boyunca sahip olduğu tek emlaki olan- bir daire edindi. Binanın adı da adres göstericiydi: Refahkent…

Yine bu dönemde, TRT’nin Milli Görüş hareketini yok saymasını tam saha presle bypass etmek üzere, Milli Görüş hatiplerinin konuşmaları video kasetlere çoğaltılarak ev ev ziyaretler yapıldı, konuşmalar geniş kesimlere dinlettirildi. Mustafa ağabey bu organizasyonun en önemli parçasıydı. Bir süre sonra adeta bir yayın bürosu gibi bir oda oluşturuldu, burada kasetler çoğaltıldı, Vakıf mensupları kaset ihtiyaçlarını buradan karşıladı. Mustafa ağabey, bütün VHS kasetlerin alnına, her konuşmacı için ayrı renkte bir kağıt kullanarak şablonlarıyla konuşmacının adını, konuşmanın yapıldığı yer ve tarihi, varsa konusunu yazardı. Bu hususta üşenmesi yoktu. O yıllarda sık sık düzenlenen konferansların afişlerini de Mustafa ağabey hazırlardı. A3 kağıda hazırlanan afişler, renkli kağıtlara fotokopi çektirilir, bütün Kütahya bu afişlerle donatılırdı.

Milli Gençlik Vakfı’nın en etkili olduğu dönem Mustafa ağabeyin de içerisinde yer aldığı Ahmet Meşe’nin başkan olduğu dönemdir. 1993 yılında Ahmet Meşe görevden alındı. Haksız bir müdahale olduğu kanaatiyle bütün müdavimler Vakıf’tan çekiliverdi. Bir süre Ulu Camii Çayevi’nde toplanıldı. Sonra yine Ahmet Meşe başkanlığında Rahmet Vakfı’nı kurdular. Daha çok kültürel ağırlıklı, medeniyet perspektifli çalışmalar içerisine girdiler, öğrenci yetiştirmeye ağırlık verdiler. Henüz kervan yola dizilmişti ki 28 Şubat belasına uğradılar. Kütahya’da sahnelettirdikleri bir tiyatro oyunu nedeniyle 1997 yılında Rahmet Vakfı’nın bütün yönetimi gözaltına alındı, tutuklandı, cezaevine konuldu. Mustafa ağabeyin de içerisinde bulunduğu yönetim kurulu üyeleri bir yıl cezaevinde kaldılar. Sonuçta beraat ettiler. Ancak bir yıllık tutukluluk herkesin düzenini bozmuştu. Kimisi işini kaybetti, kimisi işyerindeki düzenini. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı artık.

Mustafa ağabey, yalnızca kendisini değil bütün ailesini adamıştı mücadeleye. Eşi, kızları Vakıf’ın kadın kollarında çalışırlardı. Maaile mücadelenin içerisindeydiler. 28 Şubat, Mustafa ağabeyin yalnızca bir yıllık hürriyetine mal olmadı, üniversite öğrencisi olan iki kızı da başörtüsü nedeniyle okullarından uzaklaştırıldı. Yalnızca okullarından uzaklaştırılmakla da kalmadılar, 11 Ekim 1998 tarihinde gerçekleştirilen başörtüsü zinciri eylemlerinin içerisinde yer aldıkları için DGM’de yargılandılar. Tıp Fakültesi’nde son sınıf öğrencisi iken okuldan atılan kızı 1 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 28 Şubat’ın bir alev gibi ortasında dolandığı bir aile ocağıydı Mustafa ağabeyin evi. Şimdi kısa bir paragrafta anlatılıverenler, ömürden ömür götüren kaygılar, endişeler, belki korkular, maddi ve manevi zahmetlerle yüklü acılı günlerde yaşandı. Mustafa ağabey bu meş’um yangında çatıyı omuzlarında tutan temel direkti, onun diz çökme imkanı, ihtimali yoktu.

Mustafa ağabey 2000’lerin başlarında emekli oldu. Bir ticari deneyimi oldu, bilmediği bir vasattı, umduğu gibi yürümedi. 2005 yılında AK Parti Kütahya Merkez İlçe Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev aldı. Teşkilatçılıktaki tüm birikimini ortaya koydu. Ancak onun ölçütleri biraz eski ölçütlerdi. Artık onun bildiği gibi değildi işler. Mustafa ağabey yavaş yavaş eve çekildi. Ardından büsbütün gözlerden ırak, münzevi bir hayat yaşamaya başladı.

Mustafa ağabey, kibardı, herkese ‘hayatım’ diye hitap ederdi, ilk zamanlar yadırgardık. Çaya, sigaraya düşkündü, bypass ameliyatından önce hastanede gizlice sigara içtiğini söylemişti. Cömertti, paylaşmayı severdi. Ağabeydi, çevresindeki gençleri her bakımdan donanımlı hale getirmek için bir öğretmen edasıyla yönlendirir, uyarır, hatta bazen çıkışırdı. Tıraş ol dediğini, ayakkabılarını boya dediğini hatırlarım. Üzerimdeki ağabey etkisiyle resmi nikahımda nikah şahidi olarak aklıma gelen ilk isim Mustafa ağabeydi. Kütahya Belediyesinde nikah memurunun odasındaki küçük merasime, her zamanki yakışıklılığı ve grand tuvalet giyimiyle gelmişti.

Mustafa ağabey, önce açık kalp ameliyatı geçirdi, uzun zaman kalp sorunlarıyla mücadele etti; ardından gırtlak kanserine yakalandı. Bir yıla yakındır süren zorlu, acı yüklü, bütün aileyi sarsan, tanıyan herkesi üzen bir tedavi süreci geçirdi. Son üç dört aydır bütünüyle konuşma yetisini de ortadan kaldıran menhus hastalığın son demlerinde Mustafa ağabeye coronavirüs de isabet etti.

Mustafa ağabey, Anadolu’daki bin yıllık mücadelenin kendi zamanında kendi payına düşen kısmını, Anadolu’da yerli ve milli zihniyetin kalelerinden Kütahya’da, bihakkın yerine getirdi. Galiba yetmişine henüz varmamıştı. Kütahya gençliğinin üzerinde derin izler bıraktı. Nahif bir öncü, azimli bir teşkilatçı, rol model bir ağabey ve vaadine sadık bir Müslüman olarak ömrünü tamamladı. Mustafa ağabey ömrünü kalû belâdaki sözüne layık olmak için sarf ettiği Rabbine kavuştu. Rabbim rahmetiyle yarlıgasın. Cennetiyle cemaliyle müşerref kılsın.

Mustafa ağabeyin vefatı, son 30 yılda Kütahya’da İslami hareketin bir şekilde içerisinde bulunmuş herkesi üzdü. Çeşitli platformlarda, sosyal medya hesaplarında pek çok kişi üzüntüsünü dile getirdi. Duygu yoğunluklu cümleler kuruldu, şiirler yazıldı. Bunlar içerisinde benim de derûnumu dağlayan, Ahmet Meşe hocamın Mustafa ağabeye veda ettiği şu içli mısraları oldu:

eski bir bulut anımsar mısın birlikte ıslanmıştık

birlikte düşmüştük mapus damına

sorgu sual acı aynıydı ikimiz için

yutkunduk zamanın esaretine

gözlerimizde umut yüreğimizde heyecan hep vardı

cesaret bizde bizdeydi derin dostluklar

uğurlar olsun uğurlar olsun

ey dost vuslatın mübarek olsun

Hastalık sürecindeki aramalarımda Mustafa ağabey beni duydu, ben onu duyamadım. Onun kısık sesle, jest ve mimikler yardımıyla söylediklerini eşi bana aktardı. Mustafa ağabey, o halinde “Hakkını helal etsin” demiş. “Ne hakkımız olsun bizim ağabey, varsa da helal olsun, asıl sen hakkını helal et” dedim. Helalleştik, vedalaştık. Hayâlî Bey’in “Ölmek dirilmek emr-i İlâh idigin bilir / Şol kimsenin ki fehm ile tab’-ı selîmi var” [Anlayışı, aklı selimi olan kimse, ölmenin de dirilmenin de emr-i İlahî olduğunu bilir.] beytinde dile getirdiği gibi. O hazırdı, biz hazırdık. O vuslata erdi.

Rabbim rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun…

Çok Okunanlar