O sabah kariyer basamaklarına ilk adımı atmak için sabah erkenden uyandı. Annesinin “kızım kahvaltını yap” demesine aldırmamış gireceği sınavın heyecanı ile her zaman saatlerce vakit geçirdiği aynaya bile birkaç dakika ayırmayı yeterli bulmuştu. Heyecanlıydı. Ailesinin mezuniyet sonrası ilk fırsat olarak gördüğü bu sınava girecekti. İlk başlarda kendisi girmeyi çok istemiyordu ama ne olduysa o da ikna olmuştu. Çıkmadan kapı yanındaki aynalı dresuar üzerindeki kumbara gözüne ilişti. Her sabah evden çıkarken bu kumbarayı cep harçlıkları ile şenlendirirdi. Bunu kendine alışkanlık haline getirmişti. Böyle bir günde ise kumbarayı nasıl görmezden gelebilirdi? Besmelesini çekip duasını etti. Cüzdanındaki son harçlığını hiç düşünmeden kumbaraya atarken son kez dresuar aynasında saçını başını düzeltti. Annesinin tembih ettiği gibi her sabah evden çıkarken okuduğu dualar eşliğinde asansöre bindi. Sabah saatleri olduğu için asansör kalabalıktı. Asansördekilere sabahları normalde günaydın derdi. O gün bunu da ihmal etmedi. Daha sonra toplumda konuşmaktan kaçınanların can simidi olarak kullandığı, yokluğunda huzursuz hissettikleri cep telefonuna göz attı. Hızlıca mesajları ve sosyal medya hesaplarını kontrol etti. Yeni bir şey yoktu. Her zamanki gibi hangi ünlü nerede yemek yemiş, kim yeni bir işe başlamış, arkadaşlarından yeni evlenenlerin mutluluk pozları, aile gruplarından genellikle orta yaş ve üstü olanların sıklıkla paylaştığı “hayırlı cumalar” veya dini içerikli mesajlar vardı. Onları zaten okumazdı ama o gün ne hikmetse paylaşılan ayet ve hadisleri okumak geldi içinden. Annesinin öğrettiği evden çıkarken, arabaya binerken, sınava girerken okunacak dualar ezberindeydi. Bu sefer hiçbirini ihmal etmiyordu. Annesi her sorduğunda “Tamam anne okuyorum, hatırlatmana gerek yok” dese de bazen okumadığı anlar da olmuyor değildi. Her yola çıktıklarında annesinin okuduğu birçok duanın arasından “birini bari oku kızım” dediği zamanları hatırladı.
O günün diğer günlerden farklı olduğu düşüncesiyle annesi “kızım duaları bu sefer tam oku” demesine kızmamış yolda bildiği bütün duaları okumuştu. Annesinin her zaman “şunu yaptın mı, bunu bitirdin mi, ne zaman geliyorsun, geç kalma, konuşacağın arkadaşını iyi seç, herkesle oturup kalkma, sen iyi olabilirsin ama karşıdakini bilemezsin, herkese güvenme”, bazen de çocukluktan beri söylemeyi ihmal etmediği “herkesin verdiğini yeme, içme, herkesin sözüne güvenme” gibi tavsiye veya uyarılarına artık alışmıştı. Bazılarını duysa da duymazdan geldiği çok zamanlar olmuştu. “Of anne yeter! Tamam ben büyüdüm” dese de annesinin gözünde hala çocuktu. Anneye göre kızının üniversiteyi bitirmiş olması demek büyüdüğü anlamına gelmezdi. Evlense, çoluk çocuğa karışsa da evlat her zaman çocuktur anne gözünde.
Türlü düşüncelerle sınavın yapılacağı okula geldi. Bu okulda tam beş yılını geçirmişti. Okulun her yerini adı gibi biliyordu. Nereden girilir, güvenlikteki görevlilerin kim oldukları, onların öğrencilere karşı yaklaşımları, hangi katta hangi bölüm öğrencileri ders yapar, kantinde çalışanları, her gelişinde aldığı çay ve yeni moda kahvelerin kalite ve fiyatları, kantinin hangi köşesi hangi saatte boş olur, arkadaşlarla en çok sohbet ettikleri masayı, sınav öncesi ve sonrası ders ve hocalar hakkında yapılan uzun sohbetleri, bölüm başkanının odasının bulunduğu katı, derste en çok soru soran ve ödev veren hocanın odası, beş yıldır bir kere uğramadığı dekanın odası. Hepsini de adı gibi biliyordu. Okul ondan sorulurdu. Gözü kapalı gitse istediği yeri bulması çocuk oyuncağıydı.
Okula geldiğinde mezuniyet törenin yapıldığı o meydandan geçti. Daha bir ay bile olmamıştı mezun olalı. Çok sıcak bir yaz günüydü. Bütün fakülte orada toplanmış, mezun olacak öğrenciler cübbelerini giymiş sıcaktan terliyorlardı. Veliler büyük bir heyecanla çocuklarının mezuniyet diplomalarını alma anını bekliyordu. Üniversitenin rektörü, dekanı, fakültenin tüm hocaları da cübbeleriyle oturmuş mezun olan öğrencilerini büyük bir gururla izliyorlardı. Rektör ve Dekanın misafir olarak davet ettiği devletin ve büyük şirketlerin önemli kademelerinde görev yapan bürokratları ve yöneticileri de oradaydı. Dersinden kaldığı ama ikinci yıl başarılı bir şekilde geçtiği hocası, tanışmak istemediği ama babasının her seferinde sorduğu kendisinin bir türlü ısınamadığı bölüm başkanı ve diğer hocalar hepsi ordaydı. Sadece onlar mı? Annesi, babası, ablası, yengesi, teyzesi, dayısı ve yeğenleri de diğer veliler gibi o günü kutlamak için gelmişlerdi. Diplomayı aldığında duyduğu heyecanı ve mutluluğa eşlik etmişler, hep beraber resimler çekilmiş, daha sonra da eve geçip annesinin hazırladığı mezuniyet yemeğini yemişlerdi.
Üniversite hayatı bir şekilde bitmiş, önünde yeni bir hayat başlamıştı. Öğrenci iken her şey çok kolaydı. Okuldan başka bir derdi ve meşgalesi de yoktu. Kendisinden beklenen sadece dersleri geçip okulu bitirmekti. Koskoca beş yıl ne çabuk geçmişti. Şimdi artık herkes kendisinden bir şey bekler hale geldi. Kendisi daha bunun farkına varmasa da zaman yine çabuk geçecekti. Babası zamanın hızlı aktığını hep vurguluyordu zaten. Durmadan kendi hayatından örnekler vererek hem okuyup hem çalıştığı çocukluk ve gençlik yıllarını anlatıp duruyordu. Neredeyse babasına ait her anı ezberlemişti. “Kızım bak, bu beş yıl göz açıp kapayana kadar geçer. Derslerine iyi çalış, kendini geliştir, hocalarından ve okulun imkanlarından faydalan. Ders dışı faaliyetler, projeler, etkinlikler hepsi senin geleceğin için önemli birer fırsat”. Bunun gibi bir sürü tavsiye. Diplomamın yanında başka becerilerin kazanılmasının da önemli olduğunu vurgulayıp duruyordu. Ama o bunlara hiç kulak asmıyor, mezun olayım yeter diyordu. Dediği de oldu. Her başlangıcın bir sonu olacaktı elbet. Eline diplomayı aldıktan sonra kendini boşlukta hissetti. Ne olduğunu anlayamadığı bir anı yaşıyor gibiydi. “Bu babam da her şeyi ne kadar çok biliyor” dediği günler aklına geldi. “Her son yeni bir başlangıçtır evlat” dediği sözünü hatırlayınca içini yeni umutlar kapladı.
Son sene babası zorla akademik çalışmalarda faydasını göreceği bir iki sınava girmesi için ikna etmişti. Gönülsüz girdiği bu sınavlardan pek de kötü sayılamayacak sonuçlar almıştı. O zamanlar babasına içten içe kızmıştı. “Ne işim var benim bu sınavlarda” diyordu. Diplomanın önemi yok, hayatta diploma olmadan da zengin olan başarılı olan bir sürü insan var diyenlerdendi. O gün girdiği sınavların bugün ve bundan sonra gireceği sınavlar için bir ön koşul veya koşullardan biri olduğunun geç farkına varmıştı. Bu sınavlara girmeyen arkadaşlarının bugünkü sınavlara başvuru yapma hakkı bile kazanamadığını öğrenince babasına her zaman olmasa da bu sefer hak vermişti. Yine de içinden babam beni her konuda sıkıştırmasa, beni biraz kendi halime bıraksa diye geçirmeyi de ihmal etmiyordu.
Sınavın yapılacağı salonun kapısına geldiğinde aynı sınıftan birkaç arkadaşıyla daha karşılaştı. Heyecanla bir o tarafa bir bu tarafa gidip gelen çoğu simayı beş yıl boyunca görmemişti. Anlaşılan başka üniversitelerden gelenler de vardı. Beklenen o an gelmiş, maalesef o anı istediği gibi geçirememişti. Üniversite yıllarında gördükleri derslerden sorulan soruların bazıları zor gelmişti. Oysa böyle bir sınav beklemiyordu. Sınavın zor olmayacağı, kendi bölümlerinden mezun olanların daha avantajlı olacağı gibi kulaktan dolma sözlere inanmış sınava da çok fazla hazırlanmamıştı. Buna rağmen yapabildiği sorular yok değildi. Bilmediği sorular üzerinde de mantık yürüterek boş bırakmamaya gayret etmişti. Yazılı sınav sonuçları açıklandıktan sonra sıra sözlü sınava yani mülakata gelmişti. Acaba mülakata girmeye hak kazananlar arasında ismi var mıydı? Büyük bir heyecanla listelere baktı. İsmini görünce şaşırdı. Sınav sonrası herkes sınavdan şikâyet etmiş, sınavın çok zor hazırlandığı hakkında değerlendirmelerde bulunmuştu. “Sınav zor olmalı ki herkes benim gibi tam yapamamış. Buna rağmen mülakata çağrılanların arasına girmeyi başarabilmişim” diye düşündü. Sınava girenlerin yarısı elenmiş geriye kalan diğer yarısı da mülakata çağrılmıştı.
Mülakat salonuna çağrılanlar birkaç dakika sonra çıkıyordu. Çıkanların yanına koşuyor, hocaların ne sorduğunu merak ediyordu. Onlar da çok fazla bir şey sormadıklarını, “sınavlarının neden kötü olduğunu, neden bazı soruları yapamadıklarını” gibi genel sorular sorduklarını öğrenince umudu artmıştı. Nihayet sıra kendisine geldiğinde beş yıl boyunca dersine giren-girmeyen tüm bölüm hocalarının sınav salonunda kendisini hazır beklediklerini gördü. Bu sefer bölüm başkanı bir soru sormamıştı. Ama iki hoca sınav kâğıdı ellerinde yapamadığı soruları tekrar tekrar soruyorlardı. Sanki boks ringinde kendinden ağır ve büyük olan boksörle dövüşüyordu. Zaman zaman karşılık vermeye karşı taraf her rauntta nakavt etmeye çalışıyordu. “Bu soruyu neden yapamadın, bu sorunun cevabı nedir, sen bunu nasıl yapamazsın?” gibi sorulara maruz kaldıktan sonra umudu giderek kaybolmaya başlamıştı. Bazı yumruklara karşılık verse de ringe havlu atarak salondan çıktı. Açılan kontenjan sayısı ve sınavın adaylar için genel olarak zor olması gibi gerekçelerle sonuç için umuda kapılmıyor da değildi.
Birkaç gün sonra sonuçlar ilan edildiğinde şaşırmıştı. Mülakata girenlerin sayısının alınacak aday sayısından az olmasının şansını artırdığını düşünmüştü. Şaşıranlar arasında anne ve babası da vardı. Kendi bölümümün yapmış olduğu bir sınavda başarısız olmasına önce çok üzülmüş sonra da babasının telkinleri ile sonucu kabullenmişti. Yine de bu durumu içine sindirememiş okula gidip hocalarıyla neden başarısız olduğunu öğrenmek istiyordu. Babasının arabası ile okula gidecek, sınav yapan bölüm hocaları ile görüşüp hatalarını, eksiklerini öğrenecekti. Acaba bir yanlış anlaşılma olabilir miydi? Sonuç ilan edilmiş, bu saatten sonra sonucun değişmesinin mümkün olamayacağını bilmesine rağmen okula gitmeyi kafasına koymuştu. Kırmızı ışıkta onun gibi bir taksi bekliyordu. Taksinin arka camında yazan bir yazı dikkatini çekti. Okudu ama tam anlayamamıştı. Yeşil ışığın yanmasıyla taksi hareket etti. Taksi de aynı istikamette ilerliyordu. Yaklaşıp yazıyı yakından bir daha okudu. Olmadı bir daha derken taksi gözden kayboldu. Normalde araba arkası yazıları dikkatini çekmez okumaya değer bulmazdı. Ne hikmetse o gün o yazıyı okuyası gelmişti. Taksiyi takip edeyim derken hedeften de uzaklaştığını fark etmemiş, gittiği yeri de unutmuştu. Zihninde tek bir şey vardı, o da camdaki yazı. Okul çıkışı arkadaşlarıyla sık sık gittiği kafelerden birinin önünde durdu. Her zaman oturduğu köşedeki boş masaya dolu düşüncelerle oturdu. Zihnine mıh gibi çakılan o yazıyı tekrarlamaktan kendini bir türlü alamıyordu: Nasiple savaşılmaz, bırak imkânsız kalsın!
