Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Nazım Hikmet’in Putları Kırıyoruz Kampanyası (Mehmet Emin Yurdakul) -Iv-

“Toplulukların millet haline gelip milli şair yetiştirdikleri devir, derebeylikle mücadele edilen ya da emperyalizme karşı kurtuluş mücadelesinin verildiği veya her iki kavganın da birlikte yürütüldüğü evreydi. Milli şair işte bu ortamda mücadeleyi girişen şairdi. Rusların, Bulgarların, Hintlilerin, Almanları milli şairlerinde bu vasıf barizdi.

EKLENDİ

:

Bir önceki yazımızda Nazım Hikmet’in putları kırıyoruz kampanyasında 180 derecelik bir dönüş yaparak Abdülhak Hamid’e karşı yazdıklarını bir kenara itip pişmanlık duyduğunu ve elini öperek barıştığını, hatta barışmakla da kalmayarak lehinde “Öptüğüm El” başlığıyla bir yazı yazdığını yazmıştık.

Daha önce yazdığı yazıda Abdülhak Hamid’i şöyle yeriyor ve yerden yere vuruyordu. “Eğer Hamid yaşadığı toplumun dönüşüm evresini, Şark’a, Osmanlı’ya özgü özelliklerini uluslararası bir düzeyde ifade edebilmiş olsaydı dâhiler galerisinde bir yere sahip olabilirdi. Oysa “mukallitliğin” ötesine geçememişti, hatta çağdaşları Namık Kemal ve Ziya Paşa bile bu hususta daha başarılı olmuşlardı.”

Böylece kendisini yeni neslin temsilcisi olarak gören Nâzım, eskilere karşı savaş açmış oluyordu. Resimli Ay’da tıpkı Fütürizm (20.yüzyılın başlarında İtalya’da ortaya çıkan, daha sonra tüm Avrupa’ya yayılan ve modern yaşamın verdiği heyecanlardan doğan bir edebiyat akımı. Yenileşmenin imkânlarına açılan bir yönelimden oluşmakta ve sanatta sürekliliği, değişkenliği, hareketliliği savunmaktaydı) ve Konstrüktivizm (makina ve insan gücünü sentezlemeyi amaçlayan, faydalı ve kullanılabilir malzemelerden yararlanarak farklı biçimler oluşturmayı amaçlayan bir akım) anlayışında olduğu gibi sayfalar düzenlenmeye başlamıştı. Fotoğrafların üzerine çarpı işareti koyuyor, kimi fotoğraflar baş aşağı çevriliyordu.

İlk aşamada ülkede örnek yazarlar hedef alındı. Abdülhak Hamid (Tarhan), Mehmet Emin (Yurdakul), Hamdullah Suphi (Tanrıöver) ve Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) dergi sayfalarında resimleri üzerlerine çarpı konarak ya da resimleri baş aşağı çevrilerek yayımlandı. Peyami Safa da bu kampanyadan nasibini aldı.

Nâzım, “putlaştırılmış” bu yazarları alaşağı etmek için Ziya Gökalp’in ütopyasından yararlanacaktı. Bu kelime “mefkûre” idi. Gökalp bu sözcüğü “ideal”in karşılığı olarak kullanıyordu. Nâzım’a göre, her toplumunun yaşadığı döneme özgü idealleri vardı. Bu idealler, bireylerce soyut bir biçimde kavranamadığı için kimi şahsiyetlerde somutlaştırılırdı.

En iyi özümleyen, her yönüyle kendinde aksettiren kimseler o ideallerin temsilcilerine dönüşürdü. O kişilere baktıklarında insanlar kendi ideallerini, kendi düşlerini, kendi özlemlerini görürlerdi. İşte bu kişiler zamanla toplumun o günkü ideallerini temsil ederdi. Zaman içinde de kutsallaşır, bir “put”a dönüşürlerdi. Öte yandan, bu “putlar” arasında değer taşımayan, yanlış telkinler ve propagandalar sonucu kendilerini “put” gibi gösteren kişilere de rastlanırdı. Bunlar, Nâzım’a göre “sahte putlar”dı. Onun hedefinde işte bu “sahte putlar” vardı. Ve bunlar yıkılmalıydı; “İşte biz de putları yıkmakla eskimiş, çürümüş mütehaccir (taşlaşmış) putları devirip yeni fikirlere, yeni cereyanlara yol açmaktan başka bir şey yapmıyoruz” diyordu.

İkinci Put: Mehmet Emin Yurdakul

Mehmet Emin “milli şair” olarak biliniyordu. Putlar yıkılırken ikinci sırada o yer aldı. Resimli Ay, Temmuz 1929 tarihli bir sonraki nüshasında, “Putları Yıkıyoruz No 2 – Mehmet Emin Beyefendi” başlıklı yazıya yer veriyordu. Nâzım burada Abdülhak Hamid’de olduğu gibi aynı yöntem ve aynı mantığı kullanıyordu. Mehmet Emin putlaştırılmış, “millî şair” ilan edilmişti. Oysa Mehmet Emin’in kullandığı dil bile Türkçe değildi, sahte, uydurma, yabancı bir dildi. Nitekim Türkçenin son devirdeki gelişimi üzerinde hiçbir etkisi olmamıştı. Öte yandan şiirleri bu topraklardaki insanın, ruh ve özlemlerini ifade etmiyordu.

Mehmet Emin, kendi yazan ve kendi yazdıklarını kendisi basan ve okuyan bir şairdi. Nâzım, onun için “Dili Türkçe olmayan, dilinin kökünü canlı dilden almayan bir şair, Türk şairi, Millî şair olabilir mi?” sorusunu yöneltiyordu. Ama “millî şair” olmak için bu da yeterli değildi, milli şair, topluluğun millet haline dönüştüğü ortamlarda ortaya çıkardı. Türk milleti, görece geç bir dönemde oluşmuştu. Mehmet Emin’in yazı yazdığı devirlerde ülke, onun şahsında bir milli şaire malik olabilirdi. Oysa kendisi bu sıfata nail olabilmek için hiçbir özellik göstermemişti.

“Toplulukların millet haline gelip milli şair yetiştirdikleri devir, derebeylikle mücadele edilen ya da emperyalizme karşı kurtuluş mücadelesinin verildiği veya her iki kavganın da birlikte yürütüldüğü evreydi. Milli şair işte bu ortamda mücadeleyi girişen şairdi. Rusların, Bulgarların, Hintlilerin, Almanları milli şairlerinde bu vasıf barizdi.

Oysa Mehmet Emin Bey’de bu vasfın zerresi bile yoktu. Abdülhamid devrinde yaşayan Mehmet Emin’in, Tevfik Fikret’in “Sis” şiirinde, Namık Kemal’in birçok yazısında olduğu gibi dönemin istibdadına karşı haykıran ve dillere destan olan hangi yazısı ya da şiiri vardı? Hangi yazısında Ziya Paşa kadar olsun emperyalizme dost olanlara hücum etmiş ve en nihayet hangi yazısı Kemalettin Kâmi’nin “İzmir Kapılarında” adlı küçük şiiri kadar olsun Milli Mücadele’nin destanı olmuştu? Mensup olduğu milletin dilinde bir dönüm noktası oluşturmayan, o milletin büyük mücadelelerinin sesini duyuramayan bir şair nasıl milli şair olabilirdi? (SÜRECEK)

Çok Okunanlar