Bizimle İletişime Geçin

Genel

Ne Oluyor Ya Ne Oluyor

EKLENDİ

:

Kulaklarımda çınlıyor, küçücük yavrucağın küçücük sesiyle çığlığı: “Ne oluyor ya ne oluyor?” Soruyor, anlamaya çalışıyor. Bilmem kaç saat sonra deprem enkazından çıkarılmış, anlam veremiyor, bildiği birkaç kelimeyle, o küçücük sesiyle haykırıyor.

Haydi, cevap verin ey büyükler! Bu soru tam da insanı can evinden vuran, aklı durduran, beyni zonklatan, zihni zorlayan türden.

“Ne oluyor ya ne oluyor?” Olan oluyor, hatta oldu da. Ne güller soldu, ne çiçekler dondu, ne yiğitler ne nazeninler hayattan oldu, baharını görmeden, yaza merhaba demeden, güz gülleri gibi gencecik fidanların, ulu çınarların, umut dolu annelerin, dağ misali babaların üstüne, hem karası hem beyazı çöktü dünyanın.

Bir taraftan simsiyah beton molozlar, bir taraftan dondurucu bembeyaz karlar. Hangisine dönsen soğuk, betonun sertliği de karın yumuşaklığı da. İkisi birbirine zıt ama etkileri bir ve benzer, ne yumuşağında şefkat ne sertinde merhamet…

“Ne oluyor ya ne oluyor?” İşte böyle oluyor! Dünya soğuk yüzünün bütün çeşidini, üşümenin her türlü halini gösteriyor bize: yumuşak, sert, siyah, beyaz…

Merhaba diyor sana yavrucak, hayatın başlangıcında. Soğuk bir karşılama. Serti de soğuk, yumuşağı da soğuk; siyahı da soğuk, beyazı da soğuk.

Belki de bir şey öğretiyor. Ne karın yumuşak beyazına, ne betonun sert siyahına aldanma! Ama bunlardan kurtulacağını da sanma!

Hem bunlar olacak hem sen yaşayacaksın. Ne olduğunu nasıl olduğunu, işte böyle düşe kalka, altta kalarak, üste çıkarak, kaçarak ve kovalayarak öğreneceksin! Ama önemli olan aldanmadan, aldatmadan, alta düşmeden, alta düşürmeden, arkada kalmadan, arkadan vurmadan yaşamak.

Ne kar gibi yumuşak ne beton gibi sert olacaksın, ne de bunlara güveneceksin. Çünkü kar erir, beton kırılır. Boşa dememiş atalar: “Ağaca dayanma çürür, duvara dayanma yıkılır, insana dayanma ölür, dayan kul Allah’a dayan!”

Akif sanki bugüne sesleniyor: “Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete ram ol, / Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.” Yani diyor ki: Allah’a dayan, ama sürekli çalış, çalışman da bilim ve hikmete uygun olsun.

Peki, bütün bunları nasıl anlatabilirim o küçücük yavrucağa, hayatın başlangıcında, baharın henüz ucunda?

Bastığımız sert zemin olan yerin sallandığını, koca koca binaların yıkıldığını, insanların altında kaldığını, üstlerine bir beyaz kefen gibi karların örtüldüğünü…

Ona sorsan, “Bastığımız yer nasıl sallanır? Kocaman bina nasıl yıkılır? İnsan kaçar kurtulur. Kardan kartopu yapılır” der ve geçer.

Al da bu zıtları birleştir. İster alt alta diz, ister yan yana yerleştir, istersen ulu orta serpiştir…

Ben de çıkamadım yavrucuk bu işin içinden.

Ama bir şeyi çok iyi öğrendim, hem eskilerden hem yenilerden, hem gördüklerimden hem öğrendiklerimden: insan ya kaçar ya kovalar, ya dayanır ya savrulur, ya korkar ya umutlanır, ya uzaklaşır ya ulaşmaya çalışır, ya yardımlaşır ya çatışır…

Anlayacağın bütün hayat serüveni bu ve benzeri zıtlıklar içinde akar gider.

Ama bil ki bu dünyada kaçtığın da kovaladığında bir noktada son bulur. Ya onun nefesi ya seninki tükenir.

En acayibini söyleyeyim mi? Deprem olur, en sevdiğimizin toprak altında kaldığına üzülürüz, sonra buluruz, götürür kendi ellerimizle toprak altına koyarız, buna hiç şaşırmayız, hatta üstüne bir taş diker üstüne de ismini yazarız.

Demek ki zıtlıklar birbirini tamamlamayan unsurlar.

Zaten insanın kendisi zıtlıklar harmonisi değil mi? Hem kaçandır hem kovalayan, hem sevendir hem nefret eden… Nefret ettiğinden kaçar, sevdiğinin peşine düşer; eşini, akrabasını, arkadaşını savunur; hasmıyla, düşmanıyla, rakibiyle mücadele eder. Bulur, sevinir; bulamaz, üzülür; bazen de tersi olur: bulur üzülür, bulamaz umutlanır…

Evet, depremler kar gibi, yağmur gibi, bir doğa olayıdır. Eskiler buna adetullah demişler. Yüzyıllardır oluyordu, hala oluyor, olmaya da devam edecek. Bunu önlemek zor, ama önlem almak mümkün. Bundandır uzmanlar “deprem öldürmez, binalar öldürür” derler. Öyleyse depreme değil binaya odaklanmalı. Kışın üşümemek için sıcak mekân ve kalın giysi neyse, deprem için sağlam bina odur.

İşte böyle, deprem bize ne yapmamız ve nereye odaklanmamız gerektiğini öğretiyor. Öğrenelim artık, kurtulalım bu körlükten ve bilmezlikten. Ama olmuyor. Kur’an’da geçtiği gibi “Şüphesiz insan çok zâlim ve câhildir” (33/72). Bilmek istemez de en önce kendine zulmeder, ardından hayıflanır ama iş işten geçer, nice canlar gider, bir şey gelmez elinden, her şey biter, arkasından ancak gözyaşı döker.

Sadece maruz kalanlara değil bütün insanlığa bu felaket acı acı bir gerçeği söylüyor: Çürük bina deprem olmadan da yıkılabilir, ama sağlam yaparsan deprem bile yıkamaz.

Deprem bir şey daha öğretiyor: İman binası da böyledir. Eğer sağlam değilse bırakın şiddetli bir sarsıntıyı, küçücük bir fitne rüzgârıyla bile savrulur ve yok olur…

“Ne oluyor ya ne oluyor?”

Ne güzel soru sordun be çocuk! Keşke biz büyükler de senin saflığında ve masumluğunda bu soruyu sorabilsek ve aynı saflıkta cevap bulabilsek!

İmam Matüridî ne güzel demiş! Hepsini değil, özetini söyleyeyim: “İnsan fıtratını yani yaratılış saflığını korursa, aklını ve duyularını doğru kullanırsa, hem kendini bilir hem de Rabbini”.

Orada olanları koru ey Rabbim!

Ölenlerimize rahmet, yaralılarımıza şifa, kalanlarımıza sabır ve metanet ihsan eyle Allah’ım!

 

Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Çok Okunanlar