Ülkemizde Ömer Hayyâm denilince akla ilk gelen şey çoğu zaman şaraptır. Onun adı her geçtiğinde birçoğumuzun zihninde, elinde kadehiyle hayatın geçici olduğunu anlatan bir resim canlanır. Hâlbuki bu tanıdık görüntü, Hayyâm’ın yalnızca bir yüzünü gösteriyor. Kaldı ki o yüzün ne kadarının “gerçek Hayyâm”a ait olduğu da kesin değildir.
Bugün Hayyâm’a nispet ederek okuduğumuz yüzlerce rubainin önemli bir kısmının ona ait olmadığı, yüzyıllar içinde başkalarınca yazılan şiirlerin onun adı altında toplandığı bilinmektedir. Bu nedenle Hayyâm’ı anlamaya çalışırken önce şu soruyu sormak gerekiyor: Biz hangi Hayyâm’dan bahsediyoruz?
Belki de dünya edebiyatında Hayyâm kadar üzerinde tartışılan bir başka şair yoktur. Dünya genelinde farklı dillerde yapılan tercüme, makale, kitap, kongre bildirileri ve tezlerle Hayyâm hakkında binlerce çalışmadan oluşan bir külliyat ortaya çıkmış ve bu devasa literatür, onu Doğu ile Batı arasında adeta ortak bir kültürel köprü haline getirmiştir.
Ne var ki bu külliyatın arkasında tek bir Hayyâm’dan bahsedilmiyor. Bir yanda yapılan çeviriler sayesinde bütün Batı’yı kasıp kavuran rind-meşrep bir şair, diğer yanda ise felsefî risaleleri ve matematik teorileriyle orta çağ İslam dünyasının rasyonel aklını temsil eden bir bilgin durmaktadır. Bir de, sesleri diğerlerine göre daha cılız çıksa da onun, rubailerini tasavvufi bir neşveyle söylediğini düşünen ve onları bu anlayışla şerh eden tasavvufî bir gelenek vardır.
Ama yine belirtelim ki, Hayyâm adı zihnimizde hemen şarap, kadeh, ân’ı yaşamak gibi imgeleri harekete geçirir. Çünkü insan zihni karmaşık dünyayı tanımlarken çağrışımlardan ve önceden kodlanmış psikolojik şemalardan beslenir. Beyin çok pragmatiktir ve en az enerjiyle çalışmak için bu hazır şemaları birer zihinsel yakıt gibi kullanır. İşte popüler kültürün etkisiyle “Hayyâm” dendiği an, zihnimiz hafızamıza kazınan o hazır “bade ve eğlence” şemasına sığınıp işin kolayına kaçar.
Hayyâm’ın dünya genelinde böylesine bir “şarap ve keyif şairi” olarak markalaşmasının en büyük sorumlusu da hiç kuşkusuz, 1859 yılında onun rubailerini İngilizceye serbest bir şekilde çeviren Edward FitzGerald’dır.
FitzGerald bu çevirisiyle aslında Batı dünyasına tam da ihtiyacı olan şeyi verdi. O sıralar Viktorya dönemi İngiltere’sinin katı dini havasından sıkılan Batı insanının karşısına, egzotik bir Hayyâm çıkardı. Bu yeni Hayyâm figürü; dünyevi zevkleri, şarabı ve gününü gün etmeyi öğütleyen bir Doğu bilgesiydi. Adeta bir çılgınlığa dönüşen bu durum; seçkinlerin toplandığı Omar Khayyâm Club’lardaki gül ve şarap ritüellerinden, 1912’de Londra’daki ünlü Coliseum Tiyatrosu’ndaki devasa bütçeli müzikal ve koreografik gösterilerle, hatta Hollywood’un “The Life, Loves and Adventures of Omar KHayyâm” (1957) gibi filmiyle hafızalara kazınarak iyice pekiştirildi.
Burada ironik olan, Doğulu bir figürün Batı’ya yaptığı kısa süreli seyahatten sonra, popüler kültür eliyle üstüne giydirilen yeni bir imajla Doğu’ya, yani ana vatanına yeniden ithal edilmiş olmasıdır. Demek ki asıl mesele, Doğu’nun kendi gerçeğini nasıl yaşadığı değil, Batı merkezli oryantalist bakışın bizi hangi kalıplarla tanımladığıdır. Cemil Meriç’in yerinde teşhisini hatırlamak gerekirse; Oryantalizm, sömürgeciliğin keşif kolundan başka neydi ki zaten?
Bu keşif kolunun açtığı yoldan ilk yürüyenler, yine Doğu’nun kendi aydınları oldu. Abdullah Cevdet, Hüseyin Daniş, Rıza Tevfik vb. aydınlar, Hayyâm’ı kendi medeniyet köklerinden kopararak Batı’nın ona giydirdiği materyalist ve seküler imajla memlekete taşıdılar. Böylece Doğu, kendi öz evladını ancak Batı’nın izin verdiği kadarıyla ve yeni kimliğiyle yeniden tanıyıp bağrına basıyordu.
Oryantalizmin vitrininde bu yeniden üretilen Hayyâm imajını bir kenara bırakalım şimdilik…
Onun matematik, astronomi ve felsefe dünyasındaki yeri nispeten nettir. Dolayısıyla cebir alanındaki çalışmaları, hazırladığı takvim ve felsefi risaleleri sayesinde bilim insanı yönünü tanımak mümkündür. İş onun şairliğine geldiğinde, bilimsel yönüyle tanıdığımız ve bildiğimiz bu netlik bir anda flulaşıyor. Çünkü onun şiirleri sağlığında bir araya getirilmemiş, hatta çağdaşlarının çoğu onu bir şair olarak anmamıştır. Mesela; onunla tanışıp sohbet etmekle gurur duyan çağdaşı Nizâmî-i Arûzî, ünlü eseri Çehâr Makâle’nin astronomi ve bilime ayrılan kısmında Ömer Hayyâm’a geniş yer verir. Gelgelelim, kitabın şiir sanatına ayırdığı bölümünde onun ne şairliğinden ne de rubailerinden tek bir kelimeyle bile bahsetmez.
Hayyâm bu dünyadan göçüp gittikten sonraki iki asır boyunca, farklı kaynaklarda ona mal edilen rubailerin sayısı çığ gibi büyür. Önceleri sadece birkaç rubaiyken, zamanla yüzlerce rubailik dev bir yığına dönüşür bu durum. İşte bu yüzden, araya karışan bunca yabancı sesin arasından gerçek Hayyâm’ı bulup çıkarmak bugün hâlâ çok zor.
Araştırmacılar Hayyâm’a nispet edilen rubailer arasında büyük üslup farklılıkları bulunduğunu belirtirler. Bazı şiirlerde derin bir felsefî sorgulama görülürken bazılarında kaba bir zevk düşkünlüğü ya da yüzeysel bir hayat anlayışı dikkat çeker. Bu farklılıklar o kadar belirgindir ki, hepsinin aynı şair tarafından söylenmiş olmasını düşünmek için insanın saf bir iyimserliğe sahip olması ya da edebiyattan hiç anlamaması gerekir. Esasında birbiriyle çelişen bu fikir çeşitliliğini fark etmek için araştırmacı olmaya da gerek yok ya!
İşin içinden çıkılamayacağını anlayan merhum Sâdık Hidâyet, bu durumu biraz da mübalağalı bir üslupla şöyle dile getiriyor: “Şayet bir adam yüz sene yaşasa ve her gün sabah akşam dinini, fikrini, düşüncesini değiştirip dursa, yine de rubailerdeki bu kadar zıt fikirleri tek başına savunamazdı.”
Peki Hayyâm’ın gerçekten söylediği şiirler hangileridir? Bu sorunun kesin bir cevabı olmasa da bazı rubailerin diğerlerine göre daha güvenilir olduğunu söyleyebiliriz; çünkü bu şiirler, Hayyâm’ın ölümüne kronolojik olarak en yakın tarihli kaynaklarda karşımıza çıkıyor. Özellikle varlık, ölüm, kader ve insanın evrendeki yeri üzerine düşündüren bu rubailer, Hayyâm’ın gerçek sesine, felsefeci kimliğine daha yakın durmaktadır. Bu rubailerde şarap, bugün zihinlerimize kazınan o popüler Hayyâm imajından çok farklı olarak, çoğu zaman hayatın geçiciliğini, bazen dünyanın hiçliği karşısında insana teselli veren bir sığınaktır.
Ömer Hayyâm’ın vefatından yaklaşık otuz yıl sonra kaleme alınan Sindbâdnâme’de, ona ait olduğu söylenen beş rubaiden birinde şaraptan şöyle bahsedilir:
Madem bu dünyada değiliz hiçbirimiz mukîm
Ömrü şarapsız ve sevgilisiz yaşamak hatadır, hem de azîm
Dünya ezelî midir değil mi? sorusundan korkum yok
Ben öldükten sonra, dünya ister sonradan olsun ister kadîm!
Aslında bu şiir çok net bir hakikate işaret eder: Hayyâm’ın ilk dönem kaynaklarda yer alan şiirlerinde şarap imgesi elbette vardır. Fakat bu imge, bugün onun etrafında örülen o devasa “badeperest” efsanesini destekleyecek nitelikte değildir. Günümüzdeki o Hayyâm miti, olsa olsa sonraki yüzyıllarda ona ait olmayan yüzlerce çelişkili şiirin kendisine yakıştırılmasının bir sonucudur. Kaldı ki o dönemde şarabı dile getirmeyen şair neredeyse yoktur. En güzel şarap şiirlerini de hiç şüphesiz sufi-şairler yazmıştır.
Fahreddin Râzî, Zahîrî-i Semerkandî ya da Necmeddîn-i Dâye gibi ilk dönem müelliflerinin eserlerine göz attığımızda, Hayyâm’ın şiirlerinde en baskın tema şarap değil, sorgulamadır. O, insanın nereden gelip nereye gittiğini sorar. Ölümün neden var olduğunu, dünyanın niçin yaratıldığını ve insanın kader karşısındaki durumunu anlamaya çalışır.
Hayyâm’ın, Necmeddin Dâye’nin Mirsâdü’l-ibâd’ında açıkça hedef alınmasının ve acımasızca eleştirilmesinin sebebi de bu sarsıcı ve sorgulayıcı üslubudur. Söz konusu eserde mercek altına alınan o meşhur rubailerinde Hayyâm, insanı böylesine kusursuz yaratan Yaradan’ın, onu neden yokluğa gönderdiğini sorgular. Bu soru, dönemin mutasavvıflarını öfkelendirecek bir dinî tartışma gibi görünse de aslında insanlığın en kadim varoluşsal problemlerinden biridir: Nereden geldik, nereye gidiyoruz, bu dünyada ne işimiz var?
Birincisi Fahreddin Râzî’nin et-Tenbîh’inde de yer alan, Dâye’nin dikkatine takılan söz konusu rubaileri Farsça aslıyla beraber burada vermek, taşları yerli yerine oturtmak adına sanırım uygun olacaktır. Gelin, dönemin mutasavvıflarından bazılarını bu kadar sarsan o mısralara birlikte bakalım:
Dârende çü terkîb-i tabâyi’ ârâst
Bâz ez-çe kabl efkened-eş ender kem ü kâst?
Ger zîşt âmed, pes în suver ‘ayb-i ki-râst?
Ver hûb âmed, harâbî ez behr-i çerâst?
[Yaradan, böylesine güzel yarattığı doğayı
Neden tekrar yokluğun kucağına fırlattı?
Eğer bu yapı güzel değilse kusur kimindir?
Yok eğer güzel olduysa, onu yıkıp yok etmek niçindir?]
* * *
Der dâire-i k’âmeden u reften-i mâst
Û-râ ne bidâyet ne nihâyet peydâst
Kesî mî-zened demî derîn âlem râst
K’în âmeden ez-kocâ vu reften be-kocâst
[Gelip gittiğimiz bu hayat çemberinin
Ne bir başlangıcı vardır ne de bitişi.
Hiç kimse dosdoğru anlatamadı bunu:
Bu geliş neredendir, nereye bu insanın gidişi?]
Bu dizelerden de anlaşılacağı gibi, Hayyâm’ın zihnini meşgul eden temel unsur, günümüz popüler kültürünün onun üzerine yapıştırdığı o basit “meyhane şairi” etiketinin aksine, tamamen felsefi bir arayıştır. O, varoluşun o çözülmez muammasını sorgulatan zamansız sorular sormaktadır. Dolayısıyla Hayyâm’ı anlamak, insanı derin bir tefekküre davet eden bu sarsıcı soruları anlamaktan geçer; elinde şarabı ile çizilen o sıradan portreyi değil…
Bu yüzden Hayyâm’ı basitçe “şarap şairi” olarak görmek eksik bir değerlendirme sanki. Yaşadığı çağın büyük bilim adamlarından biri olarak onun, hayatın anlamı üzerine düşünen bir mütefekkir olduğunu söylemek daha doğru olur kanaatindeyim. Şiirleri, kesin cevaplar vermekten çok sorular sormasıyla dikkat çeker. Belki de asırlardır ilgi görmesinin asıl sebebi budur. Çünkü insanlar onun dizelerinde kendi şüphelerini, korkularını ve arayışlarını bulurlar.
Ömer Hayyâm’ın vefatına nispeten yakın bir tarihte derlenen, bu nedenle diğer kaynaklara göre daha güvenilir kabul edilen ve içinde ona ait otuz bir rubai barındıran Nüzhetü’l-Mecâlis (h. 650’ler), Hayyâm’ın hakiki sesini duymak için uygun bir durak. Gelin, popüler kültürün yarattığı o algıyı bir kenara bırakıp, yazıyı bu kıymetli eserde korunan o derin rubailerden birkaçıyla noktalayalım:
Beni dünyaya getirmekle bu feleğin ne kazancı var?
Beni çekip götürmekle onun şanı, şerefi mi artar?
Şu kulaklarım bugüne kadar hiç kimseden duymadı;
Benim dünyaya gelişim ve buradan gidişim neye yarar?
Zamana ayak uyduranların sözlerine kulak asma
O süslü püslü gelenlerden sadece süzme şarap iste.
Bu dünyaya her gelen tek tek çekip gittiler,
Geri dönenlerden haber verebilir mi kimse?
Çömlekçiden bir testi satın aldım
O testi bana şu sırrından bahsetti:
“Ben zamanında altın kadehi olan bir şahtım,
Şimdi ise sarhoşların elinde bir testi.”
