Bizimle İletişime Geçin

Söyleşi

Prof. Dr. Erol Göka: Kalbin Kökeninde Merhamet Var

Prof. Dr. Erol Göka, Türkiye’nin önemli entelektüellerinden birisi ve bu sefer okurun karşısına ‘Kalpten’ kitabıyla çıkıyor. Erol Göka’nın 55 yaşından itibaren kalp ile merhamet arasındaki ilişkiye daha da yoğunlaşmasıyla ortaya çıkan ‘Kalpten’, modern dünyanın kabullerinden ve dinamiklerinden, bilim ve akıl kutsallaştırmasından daha başka bir yolu takip etmeyi öneriyor. Yalınkat bir rasyonellikten ziyade merhametin hayat verdiği erdemlerden söz eden Erol Göka, çağa ve modernliğe yönelik doğru soruyu bulmak uğrunda sarf ettiği çabayı okurlarla paylaşıyor.

EKLENDİ

:

Varoluşun merkezi olarak kalbi görüyorsunuz ve kalp eksenli bir telakki tanımlıyorsunuz son kitabınız ‘Kalpten’de. Kalp nasıl olur da varoluşun merkezi ve vahyin muhatabı olmak konusunda bu denli büyük öneme sahip olur?

Benim ilahiyatla ve bilimle ilgilenen ve okura “Bu, budur.” diye yazan arkadaşlarımızın düşünme ve kitap yazma biçiminden bir farkım var. Ben daha çok soru sormaya gayret ediyorum ve günümüzde en sorulması gereken soruları bulmaya çalışıyorum. Kendimce de cevaplar verip bunu okurla paylaşıyorum. Derdim, soruya cevap ararken okurla birlikte ufkumuzu genişletmek… ‘Kalpten’ kitabını yazarken de temel soru şuydu: “Bilim ve tıp, onu sadece kan pompalayan bir organa indirgediği hâlde, insanlar niye kalbe birçok önemli anlam yüklemeye devam ediyor?”

Kalbin anlam dünyamızda tam olarak ne olduğunu, özellikle Kur’an-ı Kerim’in neden ‘kalp ile akletme’yi sürekli vurguladığını düşündükçe yeni olduğunu sandığım bazı saptamalar yapabildim. Bunlar, öyle saptamalardı ki önceki düşünce serüvenimi, akıl ve siyaset eksenli olan bakışımı hayli değiştirmeme yol açtı.

Kalp insanı insan yapan özelliklerin temsilcisidir

Bu bir kusur mu?

Elbette aklı ve siyaseti önemsemek asla kusur değildir ama esas olması gerekenin kalp eksenli, kalbi, varoluşun merkezine alarak düşünmek olduğunu anlamaya başladım. İnsanlar niye kalpten bir türlü vazgeçmediler ve niye aramızdaki güçlü bağların, cömertliğin, cesaretin sembolü olarak (bilim dünyasından bir destek gelmediği hâlde) hep kalbi görmeyi sürdürdük? Çünkü “kalp” kavramı, modernliğin bir türlü kapatamadığı büyük bir boşluğu dolduruyordu. Çünkü kalp, geleneksel dünyadaki hakikate daha yakın olan insanların mirasını simgeliyordu, biz de kalbe sahip çıkarak âdeta modernliğe direniyorduk.

Modern bilimin, tıbbın bakışına göre kalp, temeli basit bir kas olan bir organdır. Vücuda kan pompalayan organımızdır, hepsi o kadar. Oysa bizim gündelik dilde kullandığımız anlam ağının içinde kalp; düşünce, ruh ve psikoloji ile kopmaz bağları olan bir organ. Modern tıpta kalp, hayati bir organdır ama insanların atfettikleri özelliklerle bir alakası bulunmaz. Ona tarih boyunca atfettiğimiz özellikler açısından bakıldığında kalbin, doğrudan doğruya insanı insan yapan özelliklerin, etik ve estetiğin, imanın ve hakikatin temsilcisi olduğunu görürüz. Hem kutsal kitabımızın temel kavramlarından olmasının hem de Hz. Peygamber tarafından sürekli kalbe vurgu yapılmasının bu yüzden olduğunu sanıyorum.

Sadece beyinden bakarak bir yere ulaşılmıyor

Modern bilim ve tıp da iyiyi ve güzeli, ahlakı ve estetiği anlamaya çalışıyor ama insanın tüm yüksek işlevlerini beyne bağladığından bütünlüklü, etkileyici bir açıklama üretilemiyor. Muazzam bilgi sahibi oluyorsunuz ama sadece beyinden bakarak nihai bir yere ulaşamıyorsunuz. Hâlbuki kalbi merkeze koyarak baktığımızda, insanı insan yapan nitelikleri daha iyi anlama, açıklama yönünde işler kolaylaşıyor.

Kalp, insanın varoluşuyla, ontolojisiyle ilgilidir. İnsan kalbi olan, bu nedenle bir ahlaka, güzellik hissine ve hakikat arayışına sahip bulunan bir varlıktır.  Nasıl başımızda saçımız varsa ve iki elimiz ve on parmağımız varsa, bunlar bizim ontolojik gerçekliklerimiz ise, kalp sahibi olmak da öyledir. Kalbi olmayı, tartışmasız ontolojik gerçekliğimiz olarak kabul etmemiz gerekir. Ama fark etmişsinizdir, burada işaret etmeye çalıştığımız sadece “maddi kalp” değildir, daha ziyade “manevi kalp”tir.

Kalp ile akletmeyi biraz irdelesek…

Biliyorum, burası hayli karışık. Maddi kalbin, modern bilim tarafından henüz anlaşılmayan birçok hususiyeti bulunduğunu düşünen insanlar var. Kanaatimce kalp sözüyle kast olunanın bedenimizde nereye, hangi organa tekabül ettiği konunun aslını oluşturmuyor, o yüzden manevi kalbin ontolojik bir gerçekliğimiz olduğunu anlatmaya çalışıyorum.

Geleneksel anlatılarda maddi kalbe yapılan vurguların, kalbin küçüklüğüne rağmen hayati bir organ olması ve bedenimizin merkezinde bulunması nedeniyle, sembolik nitelikte olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle “kalple akletmek” gibi kavramlar, düşüncelerin kalpte ortaya çıktığı, kalbin bir düşünce organı olduğunu göstermez. Bu konu Eski Yunan’da da Müslüman düşünürler tarafından da hep tartışılmış. Zaman zaman beyin ve kalp karşı karşıya getirilse de bence asıl mevzu asla bu zıtlık değil. Mesela, İmam-ı Azam düşüncenin maddi beynin ürünü olduğunu söylüyor. “Kalple akletmek” ifadesi ile kastedilenin sadece düşünmek olmadığını, insanın iyi ve güzel ile ‘Yaratıcıyla’ bağlantılı yanlarını ifade edebilmek olduğunu anlatmaya çalışıyor. Bunları kitapta uzun uzun ele aldım.

Elbette düşünce üretiminde, duyguların oluşumunda, psikolojimizin işleyişinde beyin çok önemli, bu yüzden modern bilimin ve tıbbın araştırmalarda buldukları da çok değerli ama beynin çalışmasının ürünleri, kalbin süzgecinden geçirildiğinde ahlaki ve estetik bir yargı oluşabiliyor. Hakikate böylece daha çok yaklaşıyoruz diye düşünüyorum. Neyin iyi, neyin güzel olduğuna bu sayede karar verebiliyoruz. Etik, estetik yargılar ve yüce hissiyatı sadece insanda var; kalbimiz olduğu için başkalarının hakkını gözeten, güzellik hissi bulunan ve güzelin âlemin uyumu ile bağlantılı olduğunu bilen varlık oluyoruz. Kalbimiz sayesinde algımız idrake, bilgimiz anlamaya ve hikmete dönüşüyor.

Kalbin kökeninde merhamet var

İki kalpten bahsettiniz. Günümüzde organ olan kalp için çok tavsiyeler var. Bahsettiğiniz diğer manevi kalp ile ilgili olarak gelenekten gelen birçok tavsiye var ama hayatı yaşarken çok karşılaşmıyoruz bu önerilerle. Meraklısının dikkat kesildiği bir konu… ‘Manevi kalbe sahip çıkmak’ ifadesini biraz da bu tablo sebebiyle mi kullanıyorsunuz?

Tabiî ki. Benim bilim ve akıl ile bir alıp veremediğim yok. Bilim çok önemli fakat modern bilimi kalpten uzaklaştığı için ya da kalp kavramının ihata ettiği çerçeveyi ontolojik olmaktan çıkarıp kalbi sadece kan pompalayan bir organ düzeyine indirgediği için eleştiriyorum. Ve diyorum ki siz kalbi insanı insan yapan özelliklerin, iyiliğin, güzelliğin ve hakikatin merkezi olarak görmüş olsaydınız, dünya böyle bir maneviyat ve ahlak krizi yaşamazdı. O yüzden de kitapta kalbin insanın varoluşsal merkezi olduğunu anlatmaya çalışırken kitabın ikinci bölümünü, kalbin temel işlevi olan merhamete ayırdım. Maddi kalbimiz nasıl kan üretiyorsa, manevi kalbimiz de merhamet üretiyor.

Merhameti acımakla karıştırmamalıyız

Bütün değerler, erdemler, yani ahlak kalbin eylemlerinden çıkıyor. Kalbin eyleme alnını esasen erdemler oluşturuyor. Bence tüm erdemlerin kökeninde de merhamet var, erdemler merhametten besleniyor. Bu inançla bilime ve eğitime yön verdiğimizde, insanı insan yapan nitelikleri daha iyi tanımladığımızda, ontolojinin, maneviyatın anlamını daha iyi anladığımızda her şey çok daha iyi, çok daha güzel olacaktır. Modernlikle birlikte giderek koptuğumuz, uzaklaştığımız, kaybettiğimiz yer, burasıdır.

İnsan, ontolojik olarak yani yapısı gereği, insan olması hasebiyle ahlaklı, maneviyata açık bir varlıktır. Bu nedenle merhametli bir varlığız. “Kalp” kavramı da “kalbiyle akletmek” de bunları anlatmaya çalışır. Ama bunun için modernlikle birlikte neler olduğunu bilmeniz, batılıların sandığı gibi merhameti acımakla karıştırmamanız gerekir.

Merhamet manevi kanımızdır

Merhametin farklı çeşitlerinden söz ediyorsunuz. Nedir merhamet veya neden bu kadar önemlidir?

Merhamet, adeta manevi kanımızdır. Maddi kalbimiz nasıl kan üretiyorsa, manevi kalbimiz de merhamet üretir. Merhamet, asla acımak değildir. Merhamet, insanın insanlığını, yaratılmış olduğunu ve dolayısıyla âlemin bir parçası olduğunu bilmesidir. Bu sayede tevazu sahibi olması diğer canlılara ve tabiata kıyamaması ve onları incitmemesidir. Dinimizde her işin başı olan besmele ya da besmelenin her işin başı olması tam da bu söylemeye çalıştıklarımı ifade etmektedir.

Her besmele çektiğimizde hem “merhametlilerin en merhametlisi” Allah’ın adıyla başlamış oluyoruz hem bizi de o merhametten nasiplendirmesi için Yaratana bir yakarıda bulunuyoruz. Nasıl maddi kalp ve onun bedenimize, dokulara, hücrelere pompaladığı kan, canlılığın kökeni ise ahlakın, manevi hayatın ahlak kökeni de manevi kalp ve psikolojik yaşantımıza gönderdiği merhamettir. Bu ifadelerimden, ilahiyatla ilgili bir dile başvurmamdan dolayı ahlakın sadece mütedeyyin insanlara özgü olduğu yalnızca onlarda bulunduğu gibi bir sonuç çıkartılmamalıdır.

Kalp sahibi olan herkesin ki onlar kalpleri henüz mühürlenmemiş tüm insanlardır, ahlaki bir zemine sahip olduğu, ahlaklı olmaya gayret eden herhangi bir insanın bunu manevi kalbi sayesinde yapmaya çalıştığını anlatmaya çalışıyorum. Hepsi bu.

Ahlaklı olan bir insandan umut kesilmez

Bence, inanca dair bilgisini ne olursa olsun ahlaklı olan bir insandan umut kesilemez. Ahlaklı olmaya gayret etmek, çok değerli bir çabadır. Hani bazıları “kalbim temiz” diyorlar ya, keşke bunu anlamını bilerek, bilinçli biçimde söyleselerdi.  Bilinçli olarak kullanıldığında ‘kalbim temiz’ ifadesi çok kıymetlidir. Çünkü “kalp” etimolojik olarak baktığımızda hem ‘insanın içindeki temiz öz’, hem de ‘evirilip, çevrilebilen ve değişebilen’ anlamına kullanılıyor. İnsan kendi hür iradesiyle merhametin, erdemin ve ahlakın peşinden giderek kalbini temiz tutmaya çalışması bekleniyor.

Kalp sahibi bir insandan kalbi kararmadıkça ve mühürlenmedikçe umut kesilmez. Bu yüzden “kalbim temiz” demek yerine kalbimizi nasıl temiz tutmaya çalışacağımıza kafa yormalıyız. İbadetlerin önemini de bu bağlamda daha iyi anlayabiliriz. Bazı dindarlar neden dindar olduklarını ve bazı kalp sahipleri de neden ahlaklı olduklarını bilmeyebilirler. Kalp kavramı bunları konuşabilmek için bir fırsattır.

Kalp merhamet ilişkisini kurunca işler kolaylaşıyor

Necip Fazıl Kısakürek’in Reis Bey kitabında da merhamet geniş yer tutuyor ve oradaki merhamet yazarın tasavvufi yaklaşımının tezahürüdür. Kitabınızın  tasavvufi bir kitap olmadığını ifade ediyorsunuz. Bu konuda ne dersiniz?

Kalpten, bir tasavvuf ya da bir psikoloji kitabı değildir ama onlardan bütünüyle ari de değildir. Tasavvufi kalp kavrayışından öğrenilecek çok husus var elbette ama benim kitapta dikkat çekmeye çalıştığım şey; tasavvufi görüş sahibi olsak da olmasak da bütün Müslümanlar için hatta bütün insanlar için kalp kavramının vazgeçilmez olduğudur. Kalp ve merhameti birlikte kavramaya çalıştığımızda bunları daha berrak biçimde görebiliyoruz. Tabii ben böyle bir bakış için 55 yıl beklemek durumunda kaldım.

İnsan kalbi ve merhameti sayesinde insandır

Bu kitabı yazabilmek için bu vakti beklediniz. Kalp ile ilgili algınızı sarsan ne oldu? Sorular mı sizi bu kitabı yazmaya çekti yoksa böyle bir kitap yazmaya başladığınızda mı bu sorular karşınıza çıktı? 

Elbette çok daha önce de bu kavramlardan, kalpten ve merhametten haberim vardı, çok şükür inancım yerli yerindeydi ama demek ki künhüne tam vakıf değildim. Önceleri adil bir dünya için mücadelede, siyaseti ve toplumsal dönüşümü; erdemler arasında da adaleti ön plana alıyordum. Sonrasında ise bireysel dönüşümün, nefs tezkiyesinin, adaletin değil merhametin ön planda olması gerektiğini anladım. Ancak böyle yaparsak adaleti daha iyi idrak edebileceğimizi fark ettim. Esas olan merhamettir. Merhametli olmazsanız, isteseniz de istemeseniz de adaleti hukuki bir uygulamaya indirgerseniz.

Bakın günümüzün en heyecan verici tartışmalarından birisi yapay zekânın nerelerde kullanılabileceği… Size çok net söylüyorum yapay zekâ, pekâlâ hukukta kullanılabilir. Tüm yasaları ve karar verme metodolojisini yapay zekâya yüklersiniz, bu sayede hiçbir ayrıntıyı kaçırmayan hükümlere ulaşabilirsiniz. Ama ben asla tıpta da hukukta da yapay zekânın karar verici olarak kullanılmasını istemem. Zira yapay zekâya merhamet yükleyemezsiniz. Çünkü yapay zekânın kalbi yoktur. Kalbi ve merhameti olmadığı için de yapay zekânın verdiği nihai kararlara güvenemeyiz.

İnsan, kalbi ve merhameti sayesinde insandır; insanı insan yapan hususiyetler bunlardır. Bir hekimin, bir hâkimin ki ikisi aynı kavramdır, merhamet sahibi olmadan işini iyi yapmasını nasıl bekleyebiliriz!

Bugün çalışma hayatında merhamet kavramının yer alması profesyonel olmamak eleştirisini beraberinde getirebilir. Buna ne dersiniz?

O zaman yapay zekâya sahip robotları koysunlar onlar işlerini gayet profesyonel bir şekilde yaparlar. Şaka bir yana, merhameti bu kadar öne çıkarmamın bazı yanlış anlamalara yol açabileceğini de söylemeliyim. Asla bu çok ince konularda yanlış anlaşılmak istemem. Mesela hamilelik esnasında olumsuz bir durumda hekimin anneyi kurtarmak adına doğacak çocuğun vefatına rıza göstermesini merhametsizlik diye yorumlayamayız. Bilakis bu merhamettir. Aynı şekilde mağduru koruyabilmek için suçluyu cezalandırmak zorunda kalabilirsiniz. Bu da merhametsizlik değildir. Mağdurun ve toplumun haklarını gözetmek anlamında ceza da pekâlâ merhametin bir görünümü olabilir. Bu diyalektik işleyişi anlayamazsak, merhameti acımaya ve affetmeye indirgeriz. Sorunuza dönecek olursam, iş hayatında ‘profesyonel ol’ çağrısı pek mantıklı bir şey değildir. Merhamet işin gereğini yapar, adaletin tecellisi için uğraşır. Bunu anlarsak, dünyanın daha güzele doğru değişmesinin ve işlerin daha iyi çözümlenmesinin ancak merhametli insanlar sayesinde olduğunu görebiliriz.

 Modernlik kalpten sapmadır

Hâlihazırda yaşadığımız problemlerin insanların ‘kalpten’ uzağa düşme ile bağlantısı var mı?

Şüphesiz! Bugün aklın, beynin işlevine, ahlakın sadece toplumsal kurallara ve merhametin de yalnızca acımaya indirgenmesi modernlikle ile ilgilidir. Modernlik, epistemoloji adına ontolojiden kopmuş, kalbi unutmuştur. Modern zamanlarda her şeyi beyinle izah eden ve insanın kalbini yok sayan ve varoluşunu hiç gözetmeyen bir bakışa sahip olduk. Nihayetinde bugün öyle bir yere geldik ki, bazı akademisyenler, insan- sonrası (posthuman) döneme gelindiğini, insana bu kadar verdiğimiz itibarın geri alınması, varlık zincirinde tesadüfen ortaya çıkmış insanın “en şerefli” varlık olarak görülmemesi gerektiğini söylüyorlar. Bu anlayış, ne yazık ki giderek güçleniyor. Bence kalpten uzaklaştığımızın, kalbimizin topyekûn kararmaya başladığının tezahürü bu anlayış.

Batılılar da bir şeylerin ters gittiğinin farkında

Ve geldiğimiz noktada varoluşumuzun merkezini, kalbimizi terk etmiş durumdayız. Bakın size bir şey söyleyeyim, kalbin zıddı beyin değil “merkezsizlik”tir. Kalbi, varoluşumuzun merkezini terk ettiğimiz için kargaşaya, kaosa doğru kayıyoruz. “Kalbe dönün” diye sadece Müslümanlara değil tüm insanlara söylüyorum. Zaten Batı’da bir şeylerin yanlış gittiğini, insanı ve toplumu anlayamadığımızı, bu gidişle anlayamayacağımızı söyleyen birçok insan var. Bunların bir kısmı inançlı bile değiller, mesela varoluşçular, çoğu öyleler. Birçok varoluşçu metni, adil bir dünya isteyen Batılıların söylediklerini kalpsizliğe karşı bir çığlık olarak okuyorum.

Kalbinden ayrı düşen herkesi özlem kurtaracaktır

Bu çığlık sahiplerinin ulaşmak istedikleri yer kalpse,  ‘kalp’ aranan ve özlenen bir yer midir o zaman?

Kesinlikle. Bir önceki kitabımda ‘yalnızlık ve özlem’ konusunu ele almıştım. O kitabımda da modernlik pahasına, güya daha çok bilgiye ulaşmak adına insanı parçalara ayırdığımızı anlatmaya çalıştım. Mesela “insan ve kültür”, “insan ve çevre”, “insan ve toplum” gibi yeni başlıklar bulduk, insanın biyolojik-fiziki, toplumsal ve psikolojik alanlarını birbirinden kopardık. Aslında insan bunların hepsinin toplamıdır.

İnsan dünya içinde varlıktır. Modernlikte insan tabiattan, dostlarından, kendisinden uzaklaşmıştır, yalnızlık hissinin artması bu yüzdendir. İnsandan, tabiattan, kendimizden uzaklaştık, onları özlüyor, yeniden bulmaya gayret ediyoruz. Bizi yalnızlıktan bu çaba, bu özlem kurtaracak. Kalbinden ayrı düştüğü için, insan kendini âlemin bir parçası olarak algılamayı bırakmış, merhametin anlamından uzaklaşmıştır. Merhametin diğer insanlara, canlılara, tabiata kıyamamak olduğu bilincini yitirmiştir. Kalbimizi, merhameti, kalp sahibi olmayı ve bu hassasiyetlere sahip insanları özlüyoruz. Bu özlem sebebiyle kendimizi yalnız hissediyoruz. Bizi kurtaracak olan işte bu özlemdir.

“Dünya beşten büyüktür!” sözünden çok umutluyum

Merhamete çok vurgu yaptık. Şu an salgın dönemin içindeyiz. Salgın ve merhamet bağlamında neler söylemek istersiniz?

Herhangi birisi ilerleyen günlerde salgın tamamen bittiğinde ‘nerede kalmıştık’ diye devam edeceğimizi düşünürse hata eder. Korona sonrası dönem yeni bir dünya olacaktır. Geleceğe baktığımda eşitsizliği, acımasızlığı daha da artmış bir dünya görüyorum. Uluslararası ilişkilerin karmaşıklaştığı, kapitalizmin her türlü arzuyu sömürdüğü, teknolojinin ultra geliştiği bir ortamda acımasızlık da artacaktır. Küresel salgın ölümleri hızlandırmaya başladığında bazı ülkelerin ve bazı zenginlerin çok bencilce davrandıklarını gördük. Dünya küreselleşti, küçük bir köye dönüştü diyorduk artık bunu iliklerimize kadar hissediyoruz. Ben bundan sonraki süreçte dünyanın hâlini pek parlak görmüyorum doğrusu. Böyle bir dünyada umudum, görünüşte sergilediğimiz manzara pek iç açıcı olmasa da kalplerinin hâlâ güçlü biçimde attığını hissettiğim Müslümanlardadır.

Siyaseti ve toplumsal dönüşümü değil; kalbi, merhameti ve nefs tezkiyesini esas alabilirsek, buna uygun bir dil geliştirebilirsek, mazlumlarla aynı safta durabilirsek, insanlığa ışık olabiliriz. Salgın döneminde dünyada merhametsizliğin tüm boyutlarını gördük. Buna karşın merhamet sahibi insanlar da artmaktadır. Merhametli insanların yaşadığımız dünyayı sorgulamaya başladıkları da bir gerçek. İşin diyalektiği gereği böyledir. Zulüm, hırs, rekabet artarsa, bundan rahatsız olan insanların sayısı da artar. ‘Dünya beşten büyüktür’ sözü, zihinlere kazınmıştır, bundan sonraki davranışlarımızla da hak ve adaletten yana olduğumuzu göstermeye devam etmeliyiz. Kalpsizlerle kalbin önemini bilenler, insanlığa inancı olanlar ile insanları teknolojiye kurban vermekten çekinmeyecek sömürücüler arasındaki gerilim, Korona sonrası dünyada daha da artacaktır. Hazırlanmalıyız.

Bu ülkeden umudum hiç kesilmedi

Salgın sonrası yeni bir dünya düzeninin olacağını bahsettiniz. Salgın sonrası insanın kalbinde ve ruhunda kalıcı bir hasar olacak mıdır?

Dünyada salgın ile birlikte ortaya çıkabilecek ruhsal sıkıntılara işaret edildi.  Dünya genelinde aile içi çatışmalar, boşanmalar, insanlarda şiddete eğilim arttı. Kriz uzamaya başladığında, kronikleştiğinde dünyadaki durum nedir tam bilemiyorum ama ülkemizin psikolojik direnci, dayanıklılığı adına olumlu gözlemlerim var. Kriz uzadıkça toplumun direnç noktaları da harekete geçmeye başladı. Şimdiye kadar salgın karşısında psikolojik olarak iyi bir sınav verdiğimizi söyleyebilirim. İnsanlar birbirlerine, ailelerine, hastalarına, yaşlılarına sahip çıkıyorlar. Umarım bu olumlu tablo pandemi sonrasında da değişmez. Bu sürecin sonunda, kalpleri ve ruhları hasar görmeyenler ne kadar çok olursa, yeni bir dünya umudumuz o kadar artacak.

Söyleşi

Evsizlerin Hâmisi Emin Kır Hoca

Bir tevafuk eseri İstanbul Eyüp Müftülüğüne bağlı Hz Kaab Camii’nin faaliyetlerinden haberdar oldum. Yapılan çalışmalar önemli bir yaraya merhem oluyordu. Marifet iltifata tabidir sözü uyarınca broşürdeki irtibat numarasını aradım ve bu yazıya konu olan Emin Kır Hoca ile tanıştım. Tanışmadan sonra yaptığı çalışmanın örnek teşkil etmesi açısından yazıya dökme arzumu iletince Emin Hoca “Bu çalışmayı her yere yayabilsek keşke” diyerek memnuniyetini izhar etti. Emin Kır Hoca 1965 Trabzon/Araklı doğumlu. İlkokulu memleketinde okuduktan sonra ortaokul ve İmam Hatip Lisesini Eyüp Sultanda okumuş. Otuz dört senedir Eyüp Müftülüğüne bağlı camilerde görev yapan Emin Hoca 2006 yılından beri Hz. Kaab Camii’nde görev yapıyor. Cami sahabe-i Kiramdan Kaab b. Malik Hazretlerinin türbesi yanına yapılmış.

EKLENDİ

:

Bir tevafuk eseri İstanbul Eyüp Müftülüğüne bağlı Hz Kaab Camii’nin faaliyetlerinden haberdar oldum. Yapılan çalışmalar önemli bir yaraya merhem oluyordu. Marifet iltifata tabidir sözü uyarınca broşürdeki irtibat numarasını aradım ve bu yazıya konu olan Emin Kır Hoca ile tanıştım.

Tanışmadan sonra yaptığı çalışmanın örnek teşkil etmesi açısından yazıya dökme arzumu iletince Emin Hoca “Bu çalışmayı her yere yayabilsek keşke” diyerek memnuniyetini izhar etti.

Emin Kır Hoca 1965 Trabzon/Araklı doğumlu. İlkokulu memleketinde okuduktan sonra ortaokul ve İmam Hatip Lisesini Eyüp Sultanda okumuş. Otuz dört senedir Eyüp Müftülüğüne bağlı camilerde görev yapan Emin Hoca 2006 yılından beri Hz. Kaab Camii’nde görev yapıyor. Cami sahabe-i Kiramdan Kaab b. Malik Hazretlerinin türbesi yanına yapılmış…

Ebu Eyyub el-Ensarî ve diğer pek çok sahabe gibi Hz Kaab (ra) da Rasulullah’ın müjdesine nail olmak arzusuyla Konstantiniye surları dibinde şehit düşmüş. Türbe ve Cami surların hemen yanı başında Haliç köprüsünün yanında altı dönümlük bir alanda yer alıyor.

Okuduğum broşürde Hz.Kaab Camii’nde;

-Sokakta kalan kimsesiz vatandaşlarımız için kış aylarında barınma yeri olduğu,

-Sabah-akşam çorba ve çay ikramı yapıldığı,

-Ailesi ile barışmak, buluşmak isteyenlere yardımcı olunduğu,

-Evsizler için sıcak su, banyo ve çamaşır imkânı olduğu yazıyordu…

Emin Hocayla bu güzel hizmetleri üzerine küçük bir sohbet gerçekleştirdik.

Sevgili hocam “Kıldır beşi al maaşı” demek yerine sizi böyle hayırlı hizmetleri yapmaya iten sebep nedir, nasıl başladınız?

Camimiz surların dibinde olduğundan madde bağımlısı insanların uyuşturucu içtikleri, sarhoşların bol olduğu bir yerdi burası. Camiye gidip gelirken korkuyordum. Zaman zaman önümü kesip benden para istiyorlardı. Ben de bir- iki lira veriyordum.

Daha sonra bunlara –Camide size sıcak çorba, çay yapayım içer misiniz? deyince memnuniyetle kabul ettiler. Böylece iletişime geçmiş olduk…

Artık bu bağımlı, evsiz gençler etrafımda toplanmaya başladılar. Birbirlerine haber verdikçe etrafımızdaki halka genişliyordu. Böylece güvenlerini kazandım, dostluk kurduk, artık birbirimize önyargısız bakıyorduk. İşte bu olay hizmetlerimizin başlamasına vesile oldu.

Çok güzel bir başlangıç olmuş Hocam Allah sizden razı olsun.

Camide Her gün sabah- Akşam Çorba ikramınız oluyor değil mi?

Evet, Cami avlusunda oluşturduğumuz mekânda sabah ve akşam sıcak çorba ikram ediyoruz. Bunun yanında çayımız da oluyor.

İstanbul Eyüp Müftülüğüne bağlı Hz Kaab Camii

Ama benim asıl dikkatimi çeken barınma ve banyo hizmetiniz oldu?

Hocam zaten çayı çorbayı herkes veriyor, sokakta kalan insan için asıl önemli olan kış gününde başını sokacak, banyosunu yapabileceği bir yer. Biz camimizin altında yirmi kişinin kalabileceği bir misafirhane oluşturduk.

Ayrıca Haftada üç gün banyo imkânı sağlıyoruz, sabah dokuzdan akşam yediye kadar…

Herkes için Havlu, iç çamaşırı, çorap ve temizlik malzemesinin içinde olduğu birer temizlik setimiz var bunlar da bizim hediyemiz oluyor. Günde en az yirmi kişi banyo hizmetinden faydalanıyor.

Sadece sokakta yaşayanlar mı, yoksa iş için İstanbul’a gelmiş kalacak yeri olmayanlar da kalabiliyor mu misafirhanede?

Tabii ki hocam, otuz güne kadar kalabiliyorlar, hatta iş bulunca ilk maaşlarını alıncaya kadar bir ay daha misafir ediyoruz.

Bir de bizim buyuru panomuz var, iş bulmak için gelenlerin bilgilerini, mesleklerini, orada paylaşıyoruz, Cumaya camimize gelen işverenler zaman zaman bunların içinden kendilerine lazım olan elemanı da seçebiliyor.

Maşallah İş-Kur gibi de çalışıyorsunuz

Hocam İslam’da cami böyle olmalı esasında, sadece namaz kıl vaaz dinle, git olmamalı…

Hizmetlerinize çevreden destek geliyor mu hocam?

Elbette, bizim hizmetlerimizi duyanlar, hayırseverler destek oluyor, Allah onlardan razı olsun. Hatta Eyüp sultana ziyarete gelen bazı hanımlar biz de yemek yapalım getirelim diyorlar. Ben de pasta börek yapın getirin, hatta kendi ellerinizle dağıtın burada diyorum..

Yaşadığınız ilginç hatıralarınız vardır, bizimle paylaşabilir misiniz?

Bizim aylık kumanya dağıttığımız ailelerimiz de var… Bir abla kumanya paketini almış metrobüse doğru giderken yolda bıçaklı bir kapkaççı önünü kesmiş elindeki paketi almaya çalışınca Hanımefendi “Erzak paketini aşağıdaki camiden aldım git sen de oradan iste!” deyince,  kapkaççı vatandaş onu bırakıyor ve “Emin Hoca’nın camisi o, hoca bize çorba ikram ediyor, güler yüz gösteriyor” diye bize minnettarlığından kapkaç yapmaktan vazgeçtiği gibi hanımefendiye yardım edip metrobüse kadar paketini taşıyor. Bu ilginç hadise de insanlara güler yüzle davranmamızın önemi açısından önemli bence.

Bir de hocam Geçenlerde bir genç geldi, cezaevinden çıkmış, uyuşturucu kullanmış, bir haftadır uykusuz vaziyette misafir haneye aldık iki gün uyudu. Bu arada biz Kaymakamlık, ilçe emniyet ve ilçe sağlık müdürlüğüyle koordineli çalışıyoruz. Polisler her gün gelip burada GBT yaparlar, kaçak falan var mı diye. Geçen sabah kimliği olmadığı için bu genci almak istedi polisler, genç misafirhaneden çıktığı gibi benim yanıma geldi. “Ben sizinle gelmiyorum, İmam abiye geldim ben, o beni bu illetten kurtaracak dedi. Aldım kaymakamlığa götürdüm, kimlik tespiti ve kimlik çıkarma işlemlerini yaptım. İnşallah AMATEM’e götürüp tedavisine başlatacağız.

Ailesi ile barışmak, buluşmak isteyenlere de yardımcı olduğunuzu öğrendik. İstanbul’un her yerinden size geliyorlar mı?

Bir vatandaşımız bize başvurduğu zaman öncelikle hangi ilçede ikamet ediyorsa o ilçenin müftülüğünü arayarak, oradaki Dînî Rehberlik Bürosuna yönlendiriyoruz. Geçenlerde eşiyle problemi olan bir kardeşimiz bizi duymuş, geldi. Bu vatandaş eşini öldürmek için pusuya yatmış. İlgilendik, yapma etme, sana bir iş buluruz, sorunlarını çözeriz dedik. Bir hafta misafir ettik, sohbet ettik vazgeçirdik. Şimdi duyuru panomuza ismini, vasfını yazdık, inşallah iş de bulacağız.

Allah sizden razı olsun hocam, siz ilgilenmeseniz az ilerinizde kiliseler var, belki bu gençler üç-beş kuruş yardım karşılığında dinlerini değiştirecekler. Siz İmamlığın sadece namaz kıldırmak ve vaaz etmekten ibaret olmadığını bize gösterdiniz. Rabbim toplumun derdiyle dertlenip yarasına merhem olmaya çalışan imamlarımızın sayısını artırsın.

Hizmetleriniz daim olsun hocam…

Okumaya Devam Et...

Söyleşi

25/Sorgusuz Sual- Ömer Aksoy/Öğretmen

1965 yılında Trabzon da doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokul ve liseyi Trabzon İmam Hatip Lisesinde okudu. İlahiyat Fakültesi’nden mezun olan Aksoy, lisans eğitiminin ilk iki yılını Erzurum’da; son iki yılında Bursa’da okudu. Öğretmen ve idareci olarak Mardin, Bayburt ve Türkmenistan’da görev yaptı. Halen Trabzon ‘da öğretmenliğe idareci olarak devam eden Ömer Aksoy’a göre sevginin tanımı ”Masum İlkokul aşkları” şeklinde oldu.

EKLENDİ

:

1-  Sizi çarpan ilk kitap?

Huzur Sokağı- Şule Yüksel Şenler.

2- Yayımlanmış kitaplardan birini siz yazmış olacaksınız, hangi kitap?

Safahat- Mehmet Akif Ersoy.

3- Yaşamayan/yaşayan bir yazar veya şairle bir gününüz var. Kimi seçtiniz?

Mehmet Akif Ersoy.

 4- Şiir mi, düzyazı mı?

Şiir tabii ki.

5-  İzlemelere doyamadığınız film?

Aamir Khan- Dangal.

 6- Dizi, film, belgesel?

Dizi.

7- Sizi en çok ne üzer?

Yapmadığım bir şeyle itham edilmek.

8- Ruhunuzda derin iz bırakan şarkı?

Dünyada ölümden başkası yalan- Candan Erçetin. 

9- Yaşamak/ölmek istediğiniz şehir?

Bursa.

10- Hayattaki en önemli üç kavram?

Sevgi-Umut-Yardımlaşma.

11- Günlük hayatta kullanmayı en çok sevdiğiniz kelime?

Hikaye…

12- Nefret ettiğiniz kelime?

Yalancı.

13- Başarı sizce nedir?

Hedefi için çaba göstermek.

14- Ne olmadan yaşayamazsınız?

Kitaplarım.

15- İlk aldığınız hediye neydi, kimdendi?

Bir kurşun kalem. İlkokul öğretmenim Ali Haydar İslam ‘dan.

16- Hangi gün unutulmazınız?

Erzurum İlahiyatta Hazırlık sınıfı muafiyet sınavını kazandığımı panoda gördüğüm gün.

17- Facebook/İnstagram/Twitter güne başlarken ve günü kapatırken hangisini kullanıyorsunuz?

Facebook.

18- Sizce çocukluk?

Köyde sığır çobanlığı.

19- Sevgi neydi?

Masum İlkokul aşkları.

20- Yapmak isteyip de yapamadığınız bir şey?

Eşimle birlikte hac yolculuğu.

21- Bir gece uyuyorsunuz sabah bir lisanı ana dil akıcılığında konuşma yetisine sahipsiniz. Hangi dil?

Fransızca.

22- Dilediğiniz bir dönemde yaşayacaksınız. Hangi dönem?

Gün bu gündür.

23- ‘Şimdiki aklım olsa’ diye başlayan cümleyi nasıl tamamlarsınız?

Fırsat eldeyken daha çok yer gezerdim.

24- Annenize ve babanıza çok isteyip de kuramadığınız cümle ne olur?

Bu konuda haklı olduğumu bildiğiniz halde niçin söyleyemezsiniz.

25- Sizce ‘insaniyet’?

Bir büyük köy olan dünya hepimize yeter birbirimizin haklarına riayet edelim: Merhamet…

Okumaya Devam Et...

Söyleşi

25/Sorgusuz Sual-Kürşat Dulkadir/Daire Başkanı

1979 yılı Malatya doğumlu. İlk ve orta öğrenimini Malatya’ da bitirdi. Lisans öğrenimini Sütçü İmam Üniversitesi Kimya bölümünde, yüksek lisansını Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesinde tamamladı. Yaklaşık 16 yıllık Tokat mesaisinde 4 yıl öğretmenlik 12 yıl çeşitli kademelerde idarecilik yaptı. 2019 yılında Özel Eğitim ve Rehbelik Hizmetleri Genel Müdürlüğüne ‘Daire Başkanı’ olarak atandı. Evli, bir erkek bir kız çocuğu bulunmaktadır. Kürşat Dulkadir’in aldığı ilk hediye tuttuğu oruca karşılık yengesinin kendisini sırt üstünde mahallede gezdirmesi oluyor.

EKLENDİ

:

1- Sizi çarpan ilk kitap?

Âmâk-ı Hayâl.

2- Yayımlanmış kitaplardan birini siz yazmış olacaksınız, hangi kitap?

Kürk Mantolu Madonna.

3- Yaşamayan/yaşayan bir yazar veya şairle bir gününüz var. Kimi seçtiniz?

Mitat Enç.

4- Şiir mi, düzyazı mı?

Düzyazı. Ayrıntılı anlatmayı severim.

 5- İzlemelere doyamadığınız film?

Akıl Oyunları.

6- Dizi, film, belgesel?

Film, bazen kurgu bazen gerçek ama ufku geniş filmler

7- Sizi en çok ne üzer?

Çaresiz kalmak, çözüm bulamamak, hele de sevdiğin biri için.

 8- Ruhunuzda derin iz bırakan şarkı?

Yüksek Ayvanlarda Bülbüller Öter. Bağda bahçede çalışırken babam mırıldanırdı.

9- Yaşamak/ölmek istediğiniz şehir?

Malatya/Malatya.

10- Hayattaki en önemli üç kavram?

İman, Çocuk, Haysiyet.

11- Günlük hayatta kullanmayı en çok sevdiğiniz kelime?

İnşallah.

12- Hoşlanmadığınız bir kelime?

“Bana ne” ne kötü kelime.

13- Başarı sizce nedir?

İnsanın hayata geliş gayesini yerine getirmesidir başarı.

14- Ne olmadan yaşayamazsınız?

Aile, akraba, dost, ahbap, arkadaşlar…

15- İlk aldığınız hediye neydi, kimdendi?

Hatırladığım ve unutamadığım ilk hediyem büyük yengemden. İlk tuttuğum oruca karşılık sırt üstünde mahalle gezisi.

16- Hangi gün unutulmazınız?

Oğlum Göktürk’ün dünyaya geldiği gün. Aynı günde her an birbirini kovalayan o heyecanı, korkuyu, sevinci unutamam.

17- Facebook/İnstagram/Twitter güne başlarken ve günü kapatırken hangisini kullanıyorsunuz?

Günü kapatırken twittera bakarım. Diğerlerini pek kullanmam.

18- Sizce çocukluk?

Her daim keşke diye iç geçirdiğim, huzur, saflık, kaygısızlık.

19- Sevgi neydi?

Babamın “Vay! Allah’ına kurban” demesiydi sevgi.

20- Yapmak isteyip de yapamadığınız bir şey?

Bir üniversitenin bir fakültesinin dekanına “Haksızlık yapıyorsunuz!” diyemedim hala uhdedir içimde, sonra hoca vefat etti.

 21- Bir gece uyuyorsunuz sabah bir lisanı ana dil akıcılığında konuşma yetisine sahipsiniz. Hangi dil?

Ne yazık ki İngilizce.

 22- Dilediğiniz bir dönemde yaşayacaksınız. Hangi dönem?

Soyadımdan dolayı Osmanlı-Yavuz dönemi.

23- ‘Şimdiki aklım olsa’ diye başlayan cümleyi nasıl tamamlarsınız?

Üzüldüğüm bir çok şeye üzülmezdim.

24-  Annenize ve babanıza çok isteyip de kuramadığınız cümle ne olur?

Ben hala sizin küçük oğlunuzum.

25- Sizce ‘insaniyet’?

Bazen yola fırlayacak kediyi korkutmaktır geri kaçsın diye, bazen fırçayı yiyeceğini bile bile uyarmaktır arkadaşını, amirini, memurunu, büyüğünü, küçüğünü, bazen bir film seyrederken ağlamaktır acılı babaya, anneye… Doğru sözdür, merhamettir, kararmamış kalptir insaniyet.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar