Bizimle İletişime Geçin

Düşünce

Prof. Dr. Erol Göka: Modern Zamanlar için Yeni Bir Milat; Gazze’den önce ve Gazze’den Sonra…

Kötülüğün sıradanlığının küreselleşmesinin farkındaydık ama artık vicdan da küreselleşmeye başladı, vicdanlı insanlar devletlerinin zulme ortak tavırlarını kabul etmiyorlar, “devrimci bir durum” ortaya çıkıyor bana göre.

EKLENDİ

:

Prof. Dr. Erol GÖKA

Birkaç gündür uyku sorunu yaşıyorum, nedeni büyük ihtimalle bu toplantı. Sürekli ne diyeceğimi düşünüyorum. Elbette birçok fikrim var ama bunları nasıl ifade edeceğim, bu kadar duygunun yoğun olduğu bir ortamda nasıl konuşacağım bilemiyorum.

Sulu gözlü bir adamım ben, ağlayarak devam edebilir miyim yoksa kendime çekidüzen verdikten sonra mı sürdürmeliyim konuşmamı?.. Bir de yanıma konuşmacı olarak Ayçin Hanım’ı koymuşsunuz.

Ayçin Hanım, benim ömrüm boyunca Türkiye’de gördüğüm en iyi üç konuşmacı kadından bir tanesi. Diğerlerini tanıyor musunuz? Bir tanesi ses tonu da konuşma ritmi de Ayçin Hanım’ı çok andırır, Allah uzun ömür versin Ümit Meriç Hanım’dır. Diğeri ise Allah rahmet eylesin Nur Vergin Hanım’dır.

Ayçin Hanım’ı ilk duyduğumda çok şaşırdım, Ayçin Hanım ikisinin toplamı mı acaba diye? Sosyal medyada işitmiştim hitabını. Böyle bir konuşma ustası Hanımefendinin yanında bir hoca olarak geri düşmemek de lazım… Gelirken dedim ki kendime “oluruna bırak Doktor Göka”. Böyle zamanlarda en iyi yöntem budur.

Dün Kıbrıs’tan döndüm, Ankara’daki hava muhalefeti nedeniyle bizim uçak iki saat rötar yaptı. Ben de fırsat bulmuşken oturdum ne diyeceğimi yazdım. O yüzden zaman zaman müsaadenizle kopya çekeceğim, bu sayede duygu yoğunluğumu düşürebilmeyi umuyorum.

Bundan sonra hiç değilse modern zamanlar için yeni bir milat literatüre girecektir: Gazze’den önce ve Gazze’den sonra

Öncelikle şunu ifade etmeliyim ki bundan sonra hiç değilse modern zamanlar için yeni bir milat literatüre girecektir: Gazze’den önce ve Gazze’den sonra. Bu böyle anılacaktır, öyle zamanlardan geçiyoruz.

Sanıyorum 17 Ekim devriminin pabucu da dama atılacaktır. 7 Ekim olayların başlangıcı, ekim ayı artık ondan önceki tüm devrimci girişimleri, bu ay ile birlikte anılan şeyleri rafa kaldıracaktır. Bundan sonra Ekim, 2023 Gazze soykırımı ve direnişi olarak anılacaktır diye düşünüyorum. Niye böyle? Birçok şey söylenebilir elbette.

Hiç ihmal edilmemesi gereken jeostratejik nedenler var. Öncelikle Çin’in yükselişi, Rusya’nın yeniden ayağa kalkması, Ukrayna ile savaşa tutuşmasından başlayarak birçok şey sayabiliriz.

Siyonizm-Evanjelizm ortaklığı ayyuka cıktı, meşhur Armagedon, Tanrı’yı kıyamete zorlamak fikri icraya konuldu

İsterseniz Ekim Gazze soykırımına ve direnişine gelmeden önce neler olduğuna şöyle hızlıca bakalım. Ekim 2023’e kadar yetmiş yıl boyunca yüzlerce Holokost (Holocaust) filmi seyrettirdiler bize. En az seyredeniniz 100 tane seyretmiştir. Holokost romanı, Holokost fikirleri. Holokost’tan sonra şiir yazılmaz, Holokost’tan sonra felsefe yapılmaz sözleri kulaklarımızda çınlıyor. Zihnimizi bunlarla yoğurdular hep.

Özellikle 2000 sonrası dönemde antisemitizm bağlantılı yasakların sınırları genişletildi. Bugün Elon Musk’ın X’ine de yeni bir süzgeç koydular. Sanıyorum Twitter’daki yasaklar da artacak. İsrail’e ve İsrail’in zulmüne karşı eliniz kolunuz yasaklarla bağlanacak.

Yine son yıllarda Siyonizm-Evanjelizm ortaklığı ayyuka çıktı. Neredeyse Yahudiler kutsal bir topluluk olarak Hristiyanların çoğu tarafından da benimsenmeye başlandı ve meşhur Armagedon, Tanrı’yı kıyamete zorlamak fikri icraya konuldu.

Eskiden bizim hastalarımızın söylediği türden tuhaf fikirler, bizzat popüler dilde ifade edilir hâle geldi. Ben hastalarımızı severim ve Allah’ın bize emaneti olarak görürüm, psikolojik rahatsızlıkları diğerlerinden ayırt etmem. Biraz önce sunuş konuşmasında Görmez başkanım Habermas gibilerini bizim kliniğe göndermeyi önerdiğinde kabul etmedim, yerimiz dolu diye.

Bana “son zamanlara gelene kadar yüzlerce yıl boyunca Batı için en yüksek gerilim oluşturan çelişki nedir?” diye sorsanız, doğrudan doğruya Yahudi-Hristiyan gerilimi derdim. Daha düne kadar, karşılıklı romanlarla, filmlerle birbirleriyle didişmeyi sürdürdüler. Bu gerilim vardı, hâlâ var evet ama Holokost ve II. Dünya Savaşı sonrası İsrail’in kurulmasıyla bu çelişkiyi ve gerilimi İslam dünyasının kucağına bırakıverdiler. Kendi en büyük dertlerini bize aktardılar, transfer ettiler.

Yahudi meselesinin İslam dünyasına transferi, Batı dünyasını aslında çok karışık hislere sokan, tırnak içinde bir “çözüm” şekliydi, “mış” gibi yaptılar “çözmüş gibi” yaptılar. Çünkü onların tarih boyunca devam eden, kitaba ve inanca dayalı olan teopolitik gerilimleri sürüyor hâlâ. Yahudiler ve Hristiyanlar orada olduğu sürece bu gerilim devam edecektir ama binlerce yıl taşıdıkları bu sorunu bize aktararak kısmi bir rahatlık yaşamaya başladılar. Aslında bunun tam nihai çözüm olmadığını kendileri de biliyorlar.

Demir perdenin, iki kutuplu dünyanın ortadan kalkması, Rus ayısı tehdidinin nispeten kalkar gibi gözükmesi, insanları özellikle dünyayı yönetenleri şöyle bir soruyla baş başa bıraktı: “Ama şimdi bizim ötekimiz, kötülükleri yükleyeceğimiz rezervuar kim olacak?”

O zamana kadar Batı ile birlikte hareket eden İslam dünyası büyük ölçüde birdenbire düşman ilan edildi. “İslami terörizm” diye bir şey uyduruldu. Batı psikolojisi, aslında biraz önce söylediğim çözümü tam benimsemese de provoke edilen İslam karşıtı tavırlar nedeniyle, ortaya çıkartılan ve ucube hâline sokulan bu yeni tip “Müslümanlar” nedeniyle “bizim bundan sonra esas düşmanımız Müslümanlardır” demeye zorlandılar. İlk başta bunu tam böyle söyleyemediler. “İslami terör” dediler, o bildiğimiz örgütleri saydılar ama daha sonra tüm Müslümanları düşman olarak telaffuz etmeye başladılar.

Teknomedyatik dünya; güya insanın çıkarlarına ve zevkine hizmet adı altında insanlık ve erdem karşıtı, ahlak karşıtı bir süreçtir

İcat edilen bu yeni “öteki”, Batı’da İsrail sevgisini artırmayı kolaylaştırdı. Kendi inançlarını -ki o inançları da giderek kayboluyor-, bir kenara bırakmaya, Yahudileri sevmeye başladılar. Bir süre sonra da Yahudilerle olan teopolitik çelişkilerini iptal edip rafa koydular, Yahudiler ve Müslümanlar arasında olup bitecekleri seyretmeye koyuldular. O günden beri bakıyor Batı dünyası… Öylece baktılar, onlar baktıkça İsrail sınırlarını genişletti, nüfusunu ve katliamlarını arttırdı.

Avrupa’nın göbeğinde Bosna soykırımı oldu. Orta Doğu kan gölüne döndü. Akdeniz zavallı mültecilerin cesetleriyle doldu. Onlar sanki hiçbir şey olmamış, bütün bunlarda payları yokmuş gibi baktılar, öylece baktılar. Zaman zaman özellikle Katolik ve Ortodoks olanlarının vicdanları bunları kaldıramaz gibi olduysa da Müslümanları feci yaratıklar olarak gösteren, türedi sözüm ona İslami oluşumları gerekçe göstererek korkuları karşıtlığa ve nefrete dönüştü. Irkçılık ve yabancı düşmanlığı giderek yükseldi.

Bütün bunlar olurken benim teknomedyatik dünya diye adlandırdığım süreç de devam ediyordu. Güya insanın çıkarlarına, zevkine hizmet adı altında insanlık ve erdem karşıtı, ahlak karşıtı bu süreç de alttan alta devam ediyor. Aile, toplum, sanat hatta bizi kadın ve erkek yaparak kimliğimize temel oluşturan biyolojik yapımız çözülüyor, liğme liğme ediliyor.

Ayağımızın altından ahlaki zemin kaydıkça bizi insan ortak paydasında birleştiren asgari müşterekler de anlamını yitirmeye başlıyor…

Mestrovic gibi düşünürler Batılı insanın bu psikolojisini, bu duruşunu “duyguötesi toplum” diye adlandırırlar

“Skandal” sözü, “Perişanlık, rezalet, olamaz!” anlamına gelir. Bir şeye, bir olguya “skandal” dediğimizde, “Biz sakın oraya bulaşmayalım, biz diğer insanlar olarak ona karşı bir araya gelelim.” de demek isteriz.

Vicdani hakikat, ahlaki doğru hissi dağıldı; skandalsız kalmaya başladı dünya. Bizi bir araya getirecek kötülük kalmamaya başladı. Daha doğrusu kötülük vardı, ziyadesiyle vardı ama bazıları ona “iyi” diyordu, olabilir diyordu, skandal olarak ilan edip ona karşı birleşilemiyordu. Biz skandalsız kaldıkça katı olan her şey buharlaşmaya başladı.

Aklı başında ve vicdanını henüz yitirmemiş Mestrovic gibi düşünürler Batılı insanın bu psikolojisini, bu duruşunu “duyguötesi toplum” diye adlandırırlar. Apatik, şaşkın şaşkın bakıyorlar olup bitene. Yirmi yıldır Batı dünyası bu hâldeydi.Siz ne düşünüyorsunuz bilmiyorum ama ben kendi adıma, insanın vicdanının ve Allah’ın yarattığı insanın ve kalbinin bütün bunlara dayanamayacağını içten içe seziyordum.

Psikolojik dayanıklılık iyidir ama insan olmanın da gerekleri vardır, insani tahammülün istiap haddi vardır, dayanıklıyız sağlamız diye her olup bitene de katlanmak gerekmiyor

“Bu olamaz, bu gidiş nereye doğru, bu çözülme, bu çürüme, bu dejenerasyon nereye kadar gidecek? Bütün kalpler mühürlenecek mi? Bütün kalpler kararacak mı? Hep bakacak mıyız? Batılılar hep bakacak mı?” diye sorup duruyordum. Bizim kitabımıza, bizim inancımıza göre her insan kalp taşır; hem maddi kalp taşır hem manevi kalp taşır. Manevi kalp sürekli merhamet üretir, bu manevi kalpler çalışmayacak, merhamet üretimini durduracak mı? Çalışmadığı sürece de kararır, karacak mı? Bunun bir sonu olmayacak mı acaba diye düşünüyorum ve olacağına, sonlara geldiğimize dair bir inanç besliyordum. Bu gidişe bir yerde “dur’” denilecekti ve çürüme istiap haddini dolduracaktı. Ahlaki çözülme “yeter!” denecek bir noktaya gelecekti.

Psikolojide son zamanlarda moda bir laf var, “psikolojik dayanıklılık” diyoruz, övgüler yağdırıyoruz. Doğrudur, psikolojik dayanıklılık iyidir ama insan olmanın da gerekleri vardır. İnsani tahammülün de bir istiap haddi vardır. Dayanıklıyız, sağlamız diye her olup bitene katlanmak da gerekmiyor.

Filistin I. Dünya Savaşı’nın sonunda İngiliz egemenliğine gireli ve Yahudi göçü almaya başlayalı beri acılar çekti. İsrail’in devlet olarak tanınmasından sonra birçok katliam yaşandı.Filistinlilerin yaşadığı katliamlar her zaman insanlığımızı, düşünce kalitemizi sigaya çeker nitelikteydi.

Habermas’ın ve birkaç arkadaşının geçenlerde yaptığını, on beş yıl kadar önce de Levinas ve diğer Yahudi düşünürleri yaptı. Levinas’a Sabre ve Şatilla katliamlarını sorarak “Üstat sen hiçbir şey söylemedin.” dediler. Levinas ise “söylemem” dedi. İyi ama sen “öteki”nin filozofusun, “öteki”nin literatüre bu kadar girmesinin nedeni sensin dedilerse de onun cevabı, “benim ‘öteki’den kastım komşularımdır, üçüncü kimseler değildir. Üçüncü taraf için empati değil siyaset gerekir, dediklerim onlar için geçerli değildir, ben Yahudi komşuma diyorum “öteki” derken, onun yüzünü kast ediyorum dedi. Yahudi komşum dışındakiler çok da mühim değil demeye getirdi büyük (!) Levinas. Bu söylenenlere şaşırdık, itiraz ettik ama o zamanlar pek kimseye dinletemedik.

Psikiyatride ve psikolojide saldırganla özdeşim diye bir şey vardır ama mağdur ettikleriyle özdeşim ilk defa görülüyor

2014’te yine bir Gazze katliamı oldu biliyorsunuz. O zaman bu Batılı Devletler ve Birleşmiş Milletler şimdiki tavırlarına benzer bir tavır aldılar, adeta bugünleri haber verdiler. İnsan hakları söylemleri, demokrasi, hukuk, vs. bunların sadece göstermelik şeyler olduğunu biz zaten biliyorduk da herkes, tüm dünya da anlamaya başlamıştı.

2023 Ekim’ine gelinirken kabaca bunlar oldu. Ama tüm bunlar 2023 Ekim soykırımı girişimi ve direnişinin “milat” olarak nitelenmesine yeter mi?

Bu katliamın, bu soykırımın, bu yaşananların diğerlerinden yine de bir farkı var. Nedenlerini sıralamaya çalışalım: Bugüne kadar biz Yahudi fanatizminin ve politik teorisinin kendisini bu kadar pervasızca ortaya koymasına şahit olmadık. Diğer insanları insan olarak görmediklerini 7 Ekimden beri ne kadar çok işitip seyrettik değil mi? Sadece kendi inançlarının doğru olduğunu, gerekirse bütün insanları öldürebileceklerini ve bunlara yetkileri olduklarını din adamları ve siyasetçileri ifade ettiler. Bu kadar ayan beyan ilk defa oldu.

Birinci adamları Batı dünyasını yardıma çağırırken “Uygarlar ve barbarlar çatışmasında uygarlar yanında yer alın.” dedi. Bu feci bir çağrıydı, doğrudan doğruya Batılıların unutmaya çalıştıkları emperyalizm dönemini hatırlatıyordu.
Uygarlar-barbarlar çatışması söylemi, Batılı bilinçdışını bütün kokusuyla birlikte tekrar ortaya çıkarttı. Eski Sömürgecilik günlerini, emperyalizm zamanlarını unutturmaya çalışıyorlardı Netanyahu bunu faş etti. Başta Almanya olmak üzere bir iki istisna dışında – ki o istisnaları hepimiz biliyoruz; İspanya, İrlanda, İskoçya belki Belçika- Batılı devletler şüphesiz Holokost suçluluk duygusuyla, bunu Cumhurbaşkanımız da yüzlerine söyledi, mağdur ettikleri Yahudi’nin adeta kimliğine büründüler, onunla, tüm günahları ile birlikte özdeşleştiler.

En önemlisi de hepimizi başta cesaret, fedakârlık ve adanmışlık olmak üzere erdemlerimizle ve ahlaki varlığımızla yüzleştiren, baştan ayağa edep giysili, Kassam Savaşçılarını gördük

Bütün dünyada bir infial var ama Almanya’da en az biliyor musunuz? Çok enteresan bir şey bu. Bütün Almanlar neredeyse Yahudileşmiş. Bu psikolojik olarak incelenmeye çok değer bir konu. Psikiyatride ve psikolojide saldırganla özdeşim diye bir şey vardır ama mağdur ettikleriyle özdeşim ilk defa görülüyor. Hepsi de İsrail savunusuna canhıraş bir şekilde giriştiler.

Bir devletin kendini savunma hakkı adı altında, gözümüzün önünde hukuk katledildi. Bütün bu şeyleri bir devletin kendini savunma hakkı altında meşrulaştırmaya kalktılar ve bunu insanlık vicdanı kaldıramazdı… Daha da önemlisi birkaç gün içinde sayıları binleri bulan çocuk ölümleri ve dahası çocukların paramparça edilmesi gözümüzün önünde oldu. Hepimiz paramparça çocuklar gördük. Bu kadar yıllık doktorum ben ilk defa paramparça çocuk gördüm.

Kötülüğün sıradanlığının küreselleşmesinin farkındaydık ama artık vicdan da küreselleşmeye başladı

En önemlisi de hepimizi başta cesaret, fedakârlık ve adanmışlık olmak üzere erdemlerimizle ve ahlaki varlığımızla yüzleştiren, baştan ayağa edep giysili, Kassam Savaşçılarını gördük. Baştan ayağa edep giysili Kassam Savaşçıları. Tüm bunlar Batılı bilinci ve vicdanını isyan konumuna getirmeye yetti.

Kötülüğün sıradanlığının küreselleşmesinin farkındaydık ama artık vicdan da küreselleşmeye başladı, vicdanlı insanlar devletlerinin zulme ortak tavırlarını kabul etmiyorlar, “devrimci bir durum” ortaya çıkıyor bana göre.

Gazze soykırımına verdikleri muazzam tepkilerden anlıyoruz ki Batı toplumları artık antisemitizm, İslamofobi, İslam karşıtlığı, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ve teknoloji merkezli siyasetten daralmışlar. İnsan ve ahlak merkezli dünya görüşüne dönmek istiyorlar. Ben böyle görüyorum.

Şüphesiz gönlümden geçenlerle, gözlemlerimden ulaştığım sonuçlar; olmasını istediklerimle, olacağını sandıklarım bu anlatımın içinde birbirinin içine geçiyor. Yarın tamamen yanıldığım ortaya çıkabilir, “Doktor ne diyordun ne oldu?” diyebilirsiniz. Hiç beni üzeceğinizi sanmayın, ne olursa olsun asla Gazze’nin yeni bir milat olduğunu düşünmekten vazgeçmeyeceğim. En azından bundan sonra benim için öyle olacak: Gazze’den önce Gazze’den sonra…

(İslam Düşünce Enstitüsü (İDE)’nde gerçekleşen “İnsanlık Vicdanı Yol Ayrımında: Gazze Paneli” Başkan Prof. Dr. Mehmet Görmez’in açılış konuşmasıyla başladı. 27.11.2023 tarihinde, Dr. Necdet Subaşı moderatörlüğünde, Prof. Dr. Erol Göka ve Ayçin Kantoğlu’nun konuşmacı olduğu panel büyük ilgi gördü. Bu yazı, Prof. Dr. Erol Göka’nın konuşmasından Dr. Fatma Somuncuoğlu tarafından derlenmiştir.)

 

Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Çok Okunanlar