Bizimle İletişime Geçin

Din ve Hayat

Saklı Bir İbadettir Susmak*

İncinmekten incelen, söze mahrem anlam yükleyenler; susarak ve kerterek sevmek suçunu geceye direndiler, ömürden çok ölüm itibar görür bu sağır coğrafyada demeden. Saklı bir ibadet, kadim bir oruç, yeni bir lisan öğrenmektir susmak. Ölüm de susarak hayatı anlama telaşı değil midir zaten?

EKLENDİ

:

Tüketilebilir ile harcanabilir olmak arasındaki o ince çizgiyi ıskalayan insanı anlatırken: ‘Susmanın ibadet/Olduğu yerde/Ne çok/Konuşuyordu’ diye başlıyor Bir Susma Eğrisi şiirine Behçet Necatigil.

Bütünlemeye kaldı mutluluğu demeyi tercih etmek yerine; ‘yatılı okul mezunuydu acıları’ diye tanımlıyordu çağıl ve çoğul acıları Ahmet Ada Boşlukta isimli şiirinde. Çıdam henüz yeniyetme bir çocuktu susmak denen gürbüz gencin dilinde. Susarak yol alırdı ‘sükût sefiri’ her seferinde.

Ipıssız bir su gibi içine sızan gecelerin sızısını nasıl unutabilir insan? Avucunda çiçek açan güzellerin yüzünde hüznün miladıdır göğsünde zemheri söndürülmüş ekim. Ağustos öksüz, eylül yetim; belki de hep bir eksik yaşanacak bir gün, kim bilir, gün gelecek iki eksik…

Taşralı dervişler gibi nasıl da hazla öpmüştü yazgının o güz yanığı yüzünü. Bir dikili kaçış planı da olmadı bu dünyada ki sesi sümbüller serpsin dağlara. Üşümesin diye sözü kıyısında bir yangının. Bir kereye mahsustu kavuşma hakkı, buluşmamız mahşere kaldı demeye dili varmıyor şimdi. Yanan naylondan eline damlayan bir sancıydı çocukluğu.

Yasaları altüst olmuş simyanın. Buna karşın aşkı sınamaya kalktı insan; lekesiz bir ölüm gibi ek ile im arasında. Çiy düştü eşiğine tutuştu mezar, çoğaldı dünyaya alışmak korkusu, ölü evinin matemi kadar.

Umudun yalımına kapılıp bir çiçeği öperken özlemek suçunu işledi. Yalnızlık tamam da zor olan sensizlikti demeye dili varmadı yetim bir kedi sırnaşırken ayakucunda. Yoruldu beklemekten, yalnız hatırla açılan leylak rengi kapılarda. Mühürlenmiş bir dergâhın duvar diplerinde unuttu, bakışıyla kuşkanatlarını okşayan elsiz ve dilsiz dervişleri.

Rüzgârla inatlaşan saçlarını yelpaze yaptı sönmüş bir ateşi tutuşturmak için. Gemiler gelip geçti içindeki denizlerden, gözlerinin güzellerin gözlerinden teklifsiz geçtiği gibi. Alnında yılkı atı gibi özgürlüğe çağıran çizgileri hizalamak için didinip durdu. Kavgada yaka düğmesinden önce nabzı düşen soyluluğun çetelesini tuttu.

Hiç giyilmemiş bir gelinlik kadar berrak yüzlü sevgilileri karlı bir gece çıkıp gelecek diye bekleyip durdu insan, dolunayı doldurup o sımsıcak avuçlarına. Çoğalttı leylâkları gölgeler kadar, tazelenir sağalmayan her yara kaygısıyla, aldırmadan içinde bir bir devrilen şetaret kırıntılarına.

‘Aşksız ve kimliksiz’ sokağa çıkılmayan bu çağda, çözülmedi gitti sürgülü kapıları kalbinin, adı alnında kayıtlı kaderi ile merbut, libası ivedi kumaşından biçilmiş insanın. Bir şarapnel serpintisi gibi sürgünlerde bıraktı umudunu.

Balta yemiş ağaçtaki umut kadar fidan verir mi pişmanlıklar? Hevesi bitenin nefesi de bitermiş, ölenler ölünce kalanlar yaşar mı ki? Kararan bir gölge gibi karışmak varken kalabalıklara, sahte cennetlerine pencere yapmak için cehennemin kapısını çalmaya yeltenenlerden geçilmiyor sokaklar. Oysa sönmez hiçbir ateş başka bir narla.

Yüreği yarasız kaç anne vardır ki? Fitili hep yarım, kısık alev bir gaz lambasıydı çocukluğu insanın, yazımına uzak kelimeler gibi harf devriminden mustarip olan. Söz denen bayat bir tortudur susmaktan geriye kalan.

 

Usul usul mü alışır insan suskunluk iklimine, yüzü güneşle yıkanmış çocukların dilinde; öfke topraktan alırken rengini gökyüzünde. Hangi usta onarır gövdede iz bırakan onca utancı? Akşam libaslarını gece eskileri ile yamayan sabahların ustasına selam durmadan önce.

Susmak, ecza olur mu umur görmüş insana? Bu sunturlu sorulara tutunmak yerine acıya yer aç ki bağdaş kursun sofranda. Dağın çağrısına kulak ver, bir mağara kıl gönlünü yedi uyurlar için. Dağa sığın, dağa kat gövdeni ki ırmak sesi gibidir dağların çığlığı.

Sustukça kendi içine kaçarmış insan; ağzında çakıl taşları pörsür, cebinde kuş cesetleri. Renkler solar, çekilir sular. Çiçekler susar, kesilince çocuk sesleri. Susar bütün sözcükleri cesedin. Baharda yeni sürülen toprak gibi hızla geçer yeryüzü hevesleri.

İncinmekten incelen, söze mahrem anlam yükleyenler; susarak ve kerterek sevmek suçunu geceye direndiler, ömürden çok ölüm itibar görür bu sağır coğrafyada demeden. Saklı bir ibadet, kadim bir oruç, yeni bir lisan öğrenmektir susmak. Ölüm de susarak hayatı anlama telaşı değil midir zaten?

* Zekeriya, “Rabbim! Bana bir alamet ver” dedi. Allah (c.c) da şöyle dedi: “Senin için alamet, insanlarla üç gün konuşmaman, ancak işaretleşebilmendir…” (3/41)

Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Çok Okunanlar