2011 yılı, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde köklü değişimlere neden olan Arap Baharı’nın başladığı bir dönüm noktasıydı. Tunuslu seyyar satıcı Muhammed Buazizi’nin kendini yakmasıyla alevlenen olaylar, halkların özgürlük ve adalet taleplerinin zincirleme etkisiyle bölgeye yayıldı. Bu dalga, Arap dünyasında mevcut rejimlerin istikrarını tehdit ederken, Suriye’de uzun yıllar hüküm süren Esad rejiminin karşısında da ciddi bir muhalefet hareketi doğurdu.
Suriye’de 1963 yılında Baas Partisi’nin iktidara gelmesiyle “Baas Rejimi” olarak adlandırılan bir yönetim anlayışı hâkim oldu. Lüey Atasi, Emin Hafız ve Nurettin Atasi gibi isimler kısa süreli yönetim dönemleri geçirdikten sonra, 1971 yılında Hafız Esad askeri bir darbe ile iktidarı ele geçirdi. Bu dönem, Suriye siyasetinde demokratikleşme umutlarının tamamen sona erdiği ve sistemin dikta rejimine dönüştüğü bir süreci başlattı.
Hafız Esad, 2000 yılında hayatını kaybettiğinde yerine oğlu Beşar Esad geçti. Londra’da tıp eğitimi alan Esad, iktidarının ilk dönemlerinde sınırlı reformlarla halk desteğini kazanmaya çalıştı. Ancak bu değişiklikler yüzeysel kaldı ve kısa sürede babasının mirasını devam ettiren otoriter bir yönetim anlayışını benimsedi.
Tunus ve Mısır gibi ülkelerdeki ayaklanmalar, Suriye halkı için bir ilham kaynağı oldu. 2011 yılının Mart ayında Der’a kentinde ortaokul öğrencilerinin duvarlara “Özgürlük” ve “Rejim yıkılsın” sloganlarını yazması, büyük bir kıvılcıma sebep oldu. İstihbarat güçlerinin çocukları tutuklayarak işkenceye maruz bırakması, 13 yaşındaki Hamza Hatib’in ölümüne yol açtı. Bu olay, başta Der’a olmak üzere Suriye genelinde halkın sokaklara dökülmesine neden oldu.
Başlangıçta barışçıl protestolar şeklinde başlayan gösteriler, rejimin sert müdahalesiyle şiddet sarmalına dönüştü. Rejimin silahlı müdahalesi halkı da silahlı mücadeleye sürükledi ve kısa sürede birçok bölge muhalifler tarafından ele geçirildi. 2011 yılında Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) kurularak rejime karşı silahlı direniş başlamış oldu.
Suriye iç savaşında rejim, başlangıçta ciddi kayıplar yaşadı. Ancak İran ve Hizbullah’ın 2014 yılında Suriye’de rejime desteğiyle yeniden toparlandı. Bu durum, savaşın dengelerini değiştirdi. 2015 yılında Rusya’nın askeri olarak müdahil olması, savaşın uluslararası bir boyuta taşınmasına yol açtı. Rusya’nın hava desteği, rejimin kaybettiği bölgeleri geri kazanmasında kritik bir rol oynadı.
Muhalif grupların başlangıçtaki birlikteliği, zamanla yerini iç çatışmalara ve bölünmelere bıraktı. Yabancı savaşçıların katılımıyla birlikte sahada farklı ideolojilere sahip gruplar ortaya çıktı. Özellikle El Nusra Cephesi, savaşın önemli aktörlerinden biri haline geldi. Ancak Nusra’nın sert ve katı uygulamaları, muhalifler arasındaki birliği zayıflattı.
2013 yılında Irak’ta kurulan DAEŞ, kısa sürede Suriye sahasında da etkili olmaya başladı. DAEŞ, sansasyonel saldırılar ve propaganda yöntemleriyle dünya çapında dikkat çekti. Ancak bu süreçte muhalif gruplarla savaşarak, rejime dolaylı olarak fayda sağladı. DAEŞ’in uygulamaları, İslam’ın imajına ciddi zararlar verdi ve uluslararası toplumun tepkisini çekti. 2019 yılına gelindiğinde DAEŞ büyük oranda etkisiz hale getirildi.
El Nusra Cephesi, 2016 yılında ismini Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) olarak değiştirdi ve dış bağlantılı bir oluşum olmadığını ilan etti. İdlib bölgesinde hakimiyet kurarak mini bir devlet yapısı oluşturdu. HTŞ, kurumsallaşma çabaları ve halkla ilişkiler politikalarıyla farklı bir yol izledi. Ancak zaman zaman halka karşı sert uygulamaları, protesto ve eleştirilere neden oldu. Bu eleştiriler, grubun daha insancıl bir politika benimsemesine yol açtı.
29 Kasım 2024, Suriye’nin kaderini değiştiren ve tarihe geçecek bir dönüm noktasını temsil etmektedir. Heyet Tahrir el-Şam’ın koordinasyonunda farklı muhalif grupların birleşmesiyle başlayan operasyon, Halep’in ardından Tel Rıfat, Hama, Humus ve nihayet Şam’ın alınmasıyla rejimin çökmesiyle sonuçlandı. Bu zafer, Suriye’de sadece bir yönetim değişikliğini değil, aynı zamanda Müslüman dünyasının direniş ve dayanışma ruhunu yeniden inşa eden bir dönüm noktası oldu.
Şam’ın alınmasıyla muhalefet, artık Suriye’nin yeni hükümeti olarak halkın karşısına çıktı. İlk günden itibaren birlik ve kuşatıcılık mesajları verildi. Ellerine silah almayan herkesin affedildiği ilan edilirken, Suriye vatandaşlığı vurgusu yapılarak tüm etnik ve dini gruplara kapsayıcı bir yaklaşım sergilendi. Esirlere yönelik insancıl muamele, yardımların hızla organize edilmesi, belediye hizmetlerinin süratle devreye sokulması ve düzenin sağlanması halk arasında güven ve umut oluşturdu.
Savaşçıların mütevazı davranmaları gerektiği, silahsız insanlara zarar verilmemesi ve kaçanların kovalanmaması gibi talimatlar, yeni hükümetin adalet, merhamet ve insani değerlere olan bağlılığını gösterdi. Bu yaklaşım, sadece Suriye halkı arasında değil, uluslararası kamuoyunda da olumlu bir yankı uyandırdı.

Suriye’nin yeni hükümetinin, geçmişte yapılan hatalardan ders çıkardığını ve önemli tecrübeler kazandığını söylemek mümkündür. Özellikle kuşatıcı ve adil yönetim anlayışı, halk arasında güçlü bir karşılık buldu. Diplomatik mesajlarda ve uygulamalarda sergilenen bu yaklaşım, Müslüman dünyanın siyasi ve toplumsal birliğini yeniden tesis etme yönünde önemli bir adımdır.
On yıllardır savaşlar ve yenilgilerle sarsılan Müslüman dünyası için bu zafer, özgüvenin yeniden kazanılmasında bir dönüm noktasıdır. Müslümanlar, tarih boyunca yaşanan yenilgilerin sadece bir süreç olduğunu, bu tecrübelerin doğru değerlendirilmesi durumunda zafere dönüşebileceğini öğrenmelidir. Suriye’nin özgürleşmesi, Müslümanların sadece askeri bir başarısı değil, aynı zamanda siyasi, toplumsal ve kültürel bir zafer olarak değerlendirilmelidir.
Günümüz dünyasında coğrafi uzaklıklar artık tecrübe paylaşımı için bir engel oluşturmamaktadır. Afganistan, Gazze ve son olarak Suriye örnekleri, Müslümanlar arasında tecrübe paylaşımının ve dayanışmanın zaferlere nasıl katkı sağlayabileceğini göstermektedir. Bu süreç, sadece bir bölgenin özgürleşmesini değil, Müslümanların küresel ölçekte bir kurtuluş mücadelesine öncülük etmesini sağlamaktadır.
Şam’ın özgürleşmesi, Müslümanların Batı ile olan tarihi rövanşında önemli bir mihenk taşıdır. Bu zafer, Kudüs’ün özgürleşmesi yolunda bir aşama olarak görülmelidir. Müslümanların yenilgi psikolojisinden kurtulup komplo teorileri yerine somut stratejilere yönelmesi, birlik ve dayanışma ruhuyla hareket etmesi gerektiği bu süreçle bir kez daha anlaşılmıştır.

Suriye’de rejimin çökmesi ve Şam’ın özgürleşmesi, Müslüman dünyasının dirilişi için bir dönüm noktasıdır. Bu zafer, sadece bir ülkenin kurtuluşunu değil, aynı zamanda İslam dünyasının birlikte hareket edebilme potansiyelini ve özgüvenini yeniden kazanmasını temsil etmektedir. Müslümanlar, tecrübe paylaşımını ve dayanışmayı güçlendirerek, coğrafi ve siyasi sınırları aşan bir birliktelik oluşturma yönünde önemli adımlar atmalıdır.
Bu yeni dönem, sadece Müslümanların değil, tüm dünyanın dikkatle izlemesi gereken bir süreçtir. Çünkü bu zafer, yalnızca Suriye’nin değil, tüm insanlığın adalet, merhamet ve barış temelinde yeni bir düzen inşa edebileceğine dair umutları güçlendirmektedir.
