Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

“Şehir Gazeli” ve “Eylem” Beytine İlişkin Bir Tahlil Denemesi

Mehmet Akif İnan, “Eylem” kelimesini “Hicret” adlı kitabında dört yerde kullanmıştır. “Tenha Sözler”de “eylem” kelimesi geçmemektedir. “Eylem”in amel ve aksiyon olmak üzere iki farklı manası vardır. İnan, dört beyitte de “Eylem”i aksiyon manasında kullanmıştır. “Çağı kurtarmanın bir eylemidir / Çağ dışı görülen ilgimiz bizim” beytinde olduğu gibi.

EKLENDİ

:

Mehmet Akif İnan, Divan şiirinde hikemi/öğretici tarzın en önemli temsilcisi kabul edilen Yusuf Nâbî ile aynı topraklarda, Şanlıurfa’da dünyaya gelmiştir. Divan şiirinin ve bu şiire ilişkin kültürün çarşıda, pazarda, dost meclislerinde, sıra gecelerinde hayatiyetini sürdürdüğü bir zaman diliminde, bu kültürü günbegün teneffüs ederek çocukluğunu ve gençliğini idrak etmiş, sanatsal beğenilerini bu kültür üzerine inşa etmiş, ilk şiir denemelerini bu kültürün şiirdeki kuralları çerçevesinde ortaya koymuştur.

Mehmet Akif İnan, sanatsal beğenisinin çağdaş sanat anlayışlarını da reddetmeyen bir boyuta evrildiği, şiirinin yoğrula yoğrula mecrasını bulduğu olgunluk döneminde bile Divan şiirinin kültüründen kopmamış, bu kültürü çağdaş bir yorumla, aruz vezniyle olmasa da beyit esasına göre şiirler yazarak sürdürmüştür.

Şiirde söylenecek her şeyin çeşitli anlam katmanları oluşturarak yoğun bir anlatımla iki mısrada başlayıp bitirilmesi Divan şiirinin en önemli özelliklerinden birisidir. Beyit evdir, mısra ise giriş kapısının iki kanadından birisi. Kapının iki kanadının bir araya gelmesiyle evin tamam olması gibi iki mısranın bir araya gelmesiyle de beyit tamam olur. Mehmet Akif İnan’ın şiirleri evleviyetle bu esası gözetir. Şiirleri beyit beyit ele alındığında da kendi içerisinde bir anlam bütünlüğü taşır. İnan, beyitlerinde hikemi bir içerik barındırmaya da özen göstermiştir.

Mehmet Akif İnan’ın kendi içinde anlamsal bütünlük taşıyan çeşitli beyitleri, Ziya Paşa’nın çeşitli beyitleri başta olmak üzere Divan şiirinden çeşitli şairlerin pek çok beyti gibi, konuşmalara revnak vermek, ifade edilmek isteneni beliğ biçimde iletmek gibi çeşitli vesilelerle çokça zikredilmektedir. Bunlardan en çok kullanılanları şunlardır:

“Türkümüz dünyayı kardeş bilendir

 Gökleri insanın ortak tarlası”[1]

“Bitirip şu kuru kara ekmeği

Göç etsem diyorum yar ellerine”[2]

“Bir adım atarsak kafes kırılır

Belki birden erir zincirlerimiz”[3]

“Bütün vakitlerim sana ayarlı

İste hesabını rüyalarımın”[4]

“Çağı kurtarmanın bir eylemidir

Çağ dışı görülen ilgimiz bizim”[5]

“Bütün giysileri yırtsak yeridir

Yeter bize vefa elbiseleri”[6]

“Ve bir sofra gibi sersem önüne

Yerli düşüncenin ürünlerini”[7]

“En iyi anlatış artık susmaktır

Anladım bunu ben seni bilince”[8]

“Ve ölüm konuğum olduğu zaman

Duyduğun vicdanın ayak sesidir”[9]

“Her eylem yeniden diriltir beni

Nehirler düşlerim göl kenarında”[10]

“Anamı sorarsan büyük doğudur

Batı ki sırtımda paslı bıçaktır”[11]

“Gel kurut bu çağın kargaşasını

Seninle beklenen şimdi şafaktır”[12]

“Kim demiş her şeyin bitişi ölüm

Destanlar yayılır mezarımızdan”[13]

 

Şehir Gazeli

Mehmet Akif İnan’ın 1992-2000 yılları arasındaki meşguliyeti olan ve bu öncülük ve meşguliyet dolayısıyla geniş kitleler tarafından tanınan, sevilen bir isim olarak öne çıkmasına vesile olan sendikal mücadeleyle muhtevası bakımından uyumlu addedilen bir beyti çok sık tekrarlanmakta ve İnan’ın anıldığı, sendikal mücadelenin yüceltildiği hemen her yerde dile getirilmektedir. Bu beyit,

“Her eylem yeniden diriltir beni

Nehirler düşlerim göl kenarında”

beytidir. Beyitte geçen “eylem” kelimesi ve “eylemin dirilticiliği” vurgusu dolayısıyla beyit; beytin ilk anlam katmanında yer alan vurguların sendikacılığın eylem boyutunu öne çıkaran mesajlar taşıdığı düşüncesiyle Eğitim-Bir-Sen ve Memur-Sen çevrelerinde, sendikacılığın adeta bir serlevhası hükmünde kabul edilmektedir.

Mezkûr beyit, Mehmet Akif İnan’ın ilk baskısı Ağustos 1974’te Edebiyat Dergisi Yayınları tarafından gerçekleştirilen Hicret adlı şiir kitabında yer alan “Şehir Gazeli”nin ilk beytidir. İnan’ın “Hicret”te yer alan 22 şiirinden 11’i [Umut Gazeli, El Gazeli, Adsız Gazel, Ey Bayaz Elâ, Kaside, Akşam, İstanbul, Yorumlar, (son üçü Terkîb-i Bend üst başlığıyla), Melce (Hurma adıyla) Tercî-i Bend, Olağanüstüler,] 1972-1974 yılları arasında Edebiyat dergisinde yayımlanmıştır. “Şehir Gazeli” bunlar arasında yer almamaktadır. Şehir Gazeli’nin “Hicret”ten önce herhangi bir yayın organında yayımlanıp yayımlanmadığı kesin olarak bilinmemekle birlikte[14] kuvvetle muhtemel ilk defa “Hicret”te yayımlandığı düşünülmektedir.

Mehmet Akif İnan’ın dışa dönük bir kişiliktir. Eylemciliği ile öne çıkan bir kişidir. Kitleleri harekete geçiren bir lider özelliklerini haizdir. Bir meydan hatibidir. Nitekim bütün bu özellikleri sendikacı olarak temayüz etmesine ve bu alanda başarı kazanmasına vesile olmuştur. Ancak “Şehir Gazeli”nde yer alan söz konusu beytin, ilk anlam katmanındaki vurgunun eylemselliği ve eylemselliği ihtiva eden sendikal mücadeleyi ifade etmesi söz konusu olmakla olmakla birlikte, Mehmet Akif İnan’ın sendikacılığa başlamasından asgari 18 yıl önce yazıldığı hesaba katıldığında ve diğer katmanları dikkate alındığında farklı bir bağlamının da bulunduğu tarafımızca düşünülmektedir.

“Şehir Gazeli” 4 beyitten müteşekkil bir şiirdir. Mehmet Akif İnan’ın şiirlerini bütün olarak yazmadığı, beyit beyit yazdığı, bazen şiirleri arasında beyitleri taşıyarak farklı bir kompozisyon elde ettiği bilinmektedir.[15] Alaeddin Özdenören, İnan’ın şiirinin bu yönüne ilişkin, “Akif İnan’ın şiirlerini, bu biçim yönünden şiirin doğuş psikolojisiyle açıklayabiliriz sanırım. Sanki şiiri ona zaman zaman vuku bulan doğuşlar halinde gelmiştir. Her bir beyit kendi içinde öylesine güçlüdür ki, bizde, şiirin bütünü değil de, tek tek beyitler kalır sonunda. Ne var ki, bütün şiirleri okunup bitirildiğinde, içimize tek ve bütün bir öz de sinmiştir.”[16] değerlendirmesini yapmaktadır. “Şehir Gazeli”nde yer alan dört beytin bu çerçevede beyit beyit yazıldığı, birbirleriyle ilgilerinin zayıf olmasından anlaşılmaktadır. Yazımızın sonunda gazelin bütününü ele alan bir tahlil denemesi de yapılacaktır.

“Her eylem yeniden diriltir beni”

“Her eylem yeniden diriltir beni

Nehirler düşlerim göl kenarında”

Şehir Gazeli’nin ilk beyti olan “Her eylem yeniden diriltir beni / Nehirler düşlerim göl kenarında” beytinde anlam yükünü taşıyan kelimeler, “eylem”, “dirilme”, “nehir”, göl” kelimeleridir. Diğer kelimeler bu kelimeleri anlamca bütünleyen, ayrıştıran, etkileyen kelimelerdir.

Mehmet Akif İnan’ın tasavvufi hayatı 1979 yılında başlamıştır.  Ancak yetiştiği kültür, tasavvufu da ihtiva eden bir kültürdür. İnan, Tasavvufi neşveyi birebir yaşayarak değil, Şanlıurfa’daki genel atmosferden etkilenerek edinmiş olmalıdır. Bu çerçevede bu beyitte tasavvufi bir anlam arayışı içerisine girilecektir.

Roger Garaudy, İslam ve İnsanlığın Geleceği adlı eserinde, “Şeriat, gidilip bulanık ve kokuşmuş su alınacak durgun bir su birikintisi değildir. O zaman bu yeni susuzlukları yalanlamak olacaktır. Şeriat ışıldayarak gürül gürül akan ve güçlü dalgalarıyla kıyılarını döverken oraları verimlileştiren güzelim bir nehirdir”[17] ifadelerini kullanmaktadır. Bu ifadelerden, “göl”ün durgun, bulanık ve kokuşmuş su olarak kabul edildiği, “nehir”in ise, ışıldayarak gürül gürül akan, güçlü dalgalarıyla verimlilik taşıyan bir su olarak kabul edildiği görülmektedir.

Yine, Sâmiha Ayverdi, “Kaybolan Anahtar” adlı eserinde, “Durgun sular zamanla taaffün etmeye mahkûm olduğuna göre ilim havuzuna yeni yeni pınarların gürül gürül akması lâzımdır.”[18] ifadesini kullanmaktadır. Bu cümleden de, durgun suların zamanla artan şekilde kokuşmuşluğu ifade ettiği, yeni pınarların ise tazeliği, tazelenmeyi ifade ettiği anlaşılmaktadır.

Yazar Asım Gültekin, Hüseyin Rahmi Göktaş tarafından ortaya atılan ve Türkçenin çok eski zamanlarda önek de aldığı esasına dayanan kökses teorisi çerçevesinde bir yorumda bulunarak “göl”, “çöl” ve “öl” kelimelerinin aynı kökten geldiğini ifade etmektedir.[19] Buradan hareket edilecek olursa, “göl”ün yaşamı ve canlılığı değil, ölümü ve durgunluğu tazammun ettiği anlaşılmaktadır.

Tasavvufi bir yorumda bulunmak gerekirse, göl, “masiva”dır denilebilir. Göl, durgun su olması bakımından kokuşmuşluğu ifade etmektedir. Olumsuz çağrışımları olan masiva, dünya, dünyalık, kişiyi Allah’a yaklaşmaktan alıkoyan her şeydir. Bütün kokuşmuşluğuyla insanı içine çeken ve Allah’a ulaşmasına engel olan her türlü dünyevi çeldiricidir. Göl bütün bunların mazmunudur. Buna karşın “nehir” Allah’a ulaşma yolunda bir akış, harekete geçme, engelleri aşma ve o yolda bir cehd içerisinde bulunma halinin mazmunudur. Akan su kir tutmaz. Nehir bir arınışın ifadesidir.

Nehrin akış içerisinde bulunması da sülûk’u ifade ediyor olabilir. Nitekim nehir anlamına gelen Farsça cuybâr kelimesi tasavvufta süluk ve ibâdet (kulluk mecrası, kullukla ilgili hüküm ve mukadderatın akış tarzı) anlamlarında kullanılan bir terimdir. Süluk ilminin konusu, tâlibin Hakk’a erme yeteneğini kazanmak için nefsini dünya kirlerinden arındırması, ahlâkını düzeltmesi ve güzelleştirmesi, amacı da nefsini ve rabbini bilmesidir.

İnan, dünya hayatının türlü gaileleri, dünyevi beklenti ve mücadelelerin, içe sinmeyen ancak yerine getirilmesi gereken uğraşıların içerisinde bir arınış arayışı gütmekte, bunu düşlemektedir. Nitekim bu arayış 1979 yılında bir sonuca ulaşmıştır. Buna dair sonuçlar, “Tenha Sözler” adlı şiir kitabının hemen tamamını teşkil etmektedir. “Tenha Sözler”de ilk şiir olarak yer alan “Yürek Gazeli” adlı şiirde, “Senin hatıranla beni her akşam dünyanın kirinden yuyar yüreğim / Düş kazılarımın bulgularını umut sergisine koyar yüreğim” diyerek düşlerinin bir sonuca ulaştığını ortaya koymaktadır.

Mehmet Akif İnan, “Eylem” kelimesini “Hicret” adlı kitabında dört yerde kullanmıştır. “Tenha Sözler”de “eylem” kelimesi geçmemektedir. “Eylem”in amel ve aksiyon olmak üzere iki farklı manası vardır. İnan, dört beyitte de “Eylem”i aksiyon manasında kullanmıştır. “Çağı kurtarmanın bir eylemidir / Çağ dışı görülen ilgimiz bizim” beytinde olduğu gibi. “Toprağın Babası” adlı şiirindeki “Eylemin o önder çocuğu büyür / Evrenin sebebi en soy ellerde” beytinde ise eylem özel bir anlam kazanmakta ve mazmun olarak İslam’ın mücadelesini ifade etmektedir.

Diriltici niteliği haiz ve tekrarlanarak “yeniden” dirilten eylem nedir? Bu soru, Mehmet Akif İnan “Fırın” adlı şiirinde yer alan şu beytini de hatıra getirmektedir: “Kalk sesime bağlan, sesim ki günde / Beş kez yinelenen savaş davulu”. Bu beyitte günde beş kez yinelenen savaş davulu, kişiyi yükümlülüğünü yerine getirmek üzere günde beş kez nefsiyle mücadeleye çağıran ezandır. Bir ‘büyük cihat’ çağrısıdır. Beytin ilk mısrası, bu çağrıya uymaya ve bu çağrının mesajına bağlanmaya davet eden bir ünlemi ihtiva etmektedir.

Eylem’den kasıt namaz olabilir mi? Namaz günde beş kez yinelenen çağrının sonunda gerçekleştirilen eylemdir. Hem bir duruş eylemidir, nerede durulduğu ortaya konulur, adres bildirilir, yoklama verilir; hem de bağlılığın ifade edildiği ve arınmayla sonuçlanan eylemsellik içeren bir harekettir. Namaz mü’minin miracıdır. Günde beş defa yaradanın huzuruna çıkmaktır. Tezkiyedir. Zekat yılda bir kez malın tezkiyesidir, namaz günde beş kez nefsin tezkiyesidir. Bu hareket, bu eylem, her seferinde yeniden arındırmakta, temizlemekte, yenilemekte, diriltmektedir. Namaz diriltir, diri tutar.

Mehmet Akif İnan, namaza düşkünlüğü ile bilinmektedir. Metin Önal Mengüşoğlu, Mehmet Akif İnan’ın ruhaniyetine seslendiği “Mahcup Mektup” başlıklı yazısında şöyle söylemektedir: “Bir gün Fikir Yayınları bürosunda otururken, sen yine çıkageldin. Namazın geçmesin diye aceleyle abdest alıp namaz kıldın.”[20] Nurettin Sezen ise şöyle anlatmaktadır: “Mehmet Akif İnan, manevi yönden de bir liderdi. Namaz vakitleri geldiğinde abdestini alır, beyaz takkesini giyer ve seccadenin başına geçer namazını kılardı. Sendikada ziyaretçi bulunmadığı zamanlarda, ‘Nurettin Hocam, kalk hazırlan da namazımızı kılalım’ derdi. Seccadenin başına geçtiğimizde bütün liderlik vasıflarını geride bırakır, ‘Nurettin Hocam, imamlığı sen yap’ der ve ileriyi işaret ederdi. Israrlarıma rağmen imamlık yapmazdı.”[21]

Beyti toparlamaya çalışacak olursak, İnan, dünyanın her türlü kirinden, Allah’a kavuşmaktan alıkoyan her türlü dünyevi bağdan uzaklaşıp bir seyr ü süluk neşvesi içerisinde sürekli bir Allah’a bağlanma özlemi içerisinde olduğunu bildirmekte, bunu da diriltici bir eylem olan namazda bulduğunu ifade etmektedir.

Şehir Gazeli’nin diğer beyitleri  

Ey deprem gel yetiş bu şehirlerin

Doğayı çarptıran konumlarına

Mehmet Akif İnan, modernizmin doğayı tahrip eden vahşiliğine karşı isyan halindedir. İnan’da doğa sevgisi babadan tevarüs etmiştir. “Babamın Gazeli”nde Hacı Müslim İnan’ın doğa sevgisine ilişkin, “Ağlardı kesilen zeytin dalına”, “Saksıda taşırdı kışın baharı”, “Toprağa dosttu ölüme hazır” mısralarını yazmıştır.

İnan, “Ağ” şiirinde de, “Betonlar mezardır düşe sevince / Saksılar doğaya özlem eylemi” beytiyle betonlaşmanın şehirleri mezar yerlerine çevirdiğini, insanların doğa özlemini saksılarda giderdiklerini, saksıların ‘doğaya evet, betonlaşmaya hayır’ eyleminin sembolü olduğunu ifade etmektedir.

İnan’ın “Bu yılan caddeler zehirli vitrin / dolaşır kanımda bir ifrit gibi”, “Aşka ve tabiata ulaştır bizi / Gel kurtar bu şehrin gürültüsünden” beyitlerinde de doğayı tahrip eden şehir yaşamına ve bu yaşamın dayattığı kültüre itiraz, doğaya özlem vardır.

Deprem doğanın kendisini yenilemesidir. Nitekim insanın doğadan gayrıtabii şekilde aldıklarını doğa depremle birlikte geri almaktadır. Deprem bir yenilenmedir. Deprem yeryüzünde insanın gerçekleştirdiği gayrıtabiileştirmeye karşı tabiileşme yönünde bir tepkidir. Deprem yeryüzünde bir yenilenme olduğu gibi yeraltında da bir tazelenmedir. İnsanoğlunun yeraltından çeşitli metotlarla yeryüzüne çıkararak eksilttiği madenler depremle yenilenir. Bu madenler, depremle oluşan kırıklardan, yerkürenin merkezinden insanoğlunun ulaşabileceği derinliklere doğru ilerler. İnan, insanoğlunun doğaya verdiği zararın depremlerle geriye döndürülebileceğine işaret etmektedir. Beyitteki “yetiş” ünlemi, doğasever insanların ve yönetimlerin aldıkları tedbirlerin doğaya yönelik tahribatı önlemede yetersiz kaldığı ve bir ilahi el koyma arzusu içerisinde olduğunu ortaya koymaktadır.

Doğ ey güneş erit taştan adamı

Ve kurut taşları diken elleri   

Mehmet Akif İnan’ın bu beyiti bütünüyle resmi ideolojiye karşı bir savaş ilanıdır. “Taştan adam” mazmunu ilahi nizamın karşısında insanı özünden koparan beşeri nizamı ifade etmektedir. “Güneş” ise ilahi nizamdır. Beytin ilk mısrasında, “Hak geldi, bâtıl yok oldu. Zaten bâtıl yok olmaya mahkûmdur.” (İsrâ,17/81)” ayetine bir telmih vardır. Güneş doğunca karanlık yok olur, ilahi nizam hükümran olunca beşeri nizam ortalıktan çekilir. İnan, ikinci beyitte ilahi nizamın insanı bütün anları ve yönleriyle kuşatan evrensel mesajını hayattan dışlayarak insanı fiziki bir varlık olarak algılayan tek yönlü beşeri nizamı ikame eden güçlerin etkisizleştirilmesini niyaz etmektedir.

Bu beyitte, Necip Fazıl Kısakürek’in “Destan” adlı şiirinde yer alan “Heykel destek üstünde benim ruhum desteksiz” mısrasından bir etkilenme olduğu ifade edilebilir. Yine Mehmet Akif İnan’ın “Ağ” adlı şiirinde yer alan “İnsani kirleten heykeller gördüm / Güneşi karartan kıyamet gibi” beyti de aynı muhtevayı işaret etmektedir. Bu beyitte “kirletme” ifadesinde resmi ideolojinin eğitim sistemine de bir işaret vardır. Karartılan güneş ise, yine ilahi nizamdır.

Mehmet Akif İnan Urfalıdır. Hazret-i İbrahim de Urfalıdır. Hazret-i İbrahim bir putkırıcıdır. Putkırıcılıktan maksat yalnızca fiziken putların kırılması değildir, putların temsil ettiği mana ve mazmunların da reddidir. İnan’ın bu beytine bu açıdan da yaklaşmak gerekir.

Babamın gölgesi koruyor beni

Oh ne güzel şehir bu eski şehir

Mehmet Akif İnan, yukarıda da dile getirildiği gibi, babası için “Babamın Gazeli” adlı bir şiir yazmıştır. İnan, altı beyitlik bu şiirinde babasını bütün yönleriyle geleneksel değerleri ve birikimi taşıyan bir figür olarak işlemiştir. “Şehir Gazeli”nin son beytinde ise, baba figürü yine geleneği ifade etmektedir. İnsanı koruyan kollayan, çağın insanı özünden uzaklaştıran saldırıları karşısında insana kalkan olan gelenektir. Bu beyitte gelenek “babamın gölgesi” mazmunuyla ifade edilmektedir.

Temel kaynaklar, bu kaynaklardan neş’et eden yüzlerce yıllık birikim, kişinin savrulmasını önlemek için tutunacağı en önemli daldır. Geleneğin hayattan çekilmesi, bu birikimin düzenleyici vasfını yitirmesi gerek kişilerin gerek toplumların, rüzgârın önündeki yaprak misali hedefsiz ve amaçsız oradan oraya dolaşmalarına yol açacaktır. O bakımdan gelenek önemlidir, bir milletin hayat damarıdır.

Geleneğin yaşadığı mekân şehirdir. Geleneğin direnişine en önemli katkıyı mekân sunar. Kişi için geleneğin siluetini oluşturduğu şehirler daha korunaklıdır. Bu yönüyle Urfa geleneğin korunduğu ve geleneğin koruduğu bir şehirdir. Bir eski şehirdir. Bu şehir ve bu şehirle bütünleşik gelenek İnan’da bir sığınak duygusu uyandırmaktadır. İnan gelenekten hiç kopmadığı gibi Urfa’dan da hiçbir zaman kopmamıştır. Nitekim İnan, “Ağ” adlı şiirinde yer alan, “Soyumu yüklendim bu çağ içinde / Urfa bir dağ gönlüm bir ağ içinde” beytiyle kendi çağında kendi yerini ve misyonunu belirlediği gibi, Urfa’ya da bir atıf yapmakta, aidiyet belirtmektedir.

Arapça bir kelam-ı kibarda, “El-Ma’nâ fî batnı’ş-şâir / mânâ şairin karnındadır” denilmiştir. Bizimkisi bir anlama denemesidir.

[1] Mehmet Akif İnan, Hicret, Eğitim-Bir-Sen Yayınları, Ankara 2016, s. 28.

[2] Hicret, s. 29.

[3] Hicret, s. 33.

[4] Hicret, s. 34.

[5] Hicret, s. 38.

[6] Hicret, s. 48.

[7] Hicret, s. 51.

[8] Hicret, s. 53.

[9] Hicret, s. 59.

[10] Hicret, s. 76.

[11] Hicret, s. 78.

[12] Hicret, s. 78.

[13] Mehmet Akif İnan, Hicret, Eğitim-Bir-Sen Yayınları, Ankara 2016, s. 67.

[14] Yusuf Turan Günaydın ve Selma Günaydın tarafından hazırlanan Mehmet Akif İnan Bibliyografyası’nda “Şehir Gazeli”nin yayımlanışına ilişkin herhangi bir bilgi yer almamaktadır. Bkz. Mehmet Akif İnan Bibliyografyası, Yusuf Turan Günaydın-Selma Günaydın, Eğitim-Bir-Sen Yayınları, Ankara 2015.

[15] Hıdır Yıldırım, Mehmet Akif İnan Şiirinin İmkanları, Eğitime Bakış, S. 46, Mayıs-Haziran-Temmuz-Ağustos 2019, s. 117

[16] Alaeddin Özdenören, Şiirin Geçitleri, İz Yayıncılık, İstanbul 2018, s. 77.

[17] Roger Garaudy, İslam ve İnsanlığın Geleceği, Pınar Yayınları, s. 71.

[18] Sâmiha Ayverdi, Kaybolan Anahtar, Kubbealtı, İstanbul 2008, s. 165

[19] Asım Gültekin, “Göl nasıl çölleşerek ölür?”, Karar gazetesi, 21.12.2018.

[20] Metin Önal Mengüşoğlu, Medeniyetin Burçları, Memur-Sen Kayseri Şubesi Yayını, Kayseri 2004, s. 218

[21] Nurettin Sezen, Tanıklığımla Eğitim-Bir ve Mehmet Akif İnan (1992-2000), Eğitim-Bir-Sen Yayınları, Ankara 2013, s. 138

 

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Hastahane Günlüğü (Van Araştırma Hastahanesinde 7 gün)

Ziyaret saatinde kalabalık var. Tanıdıklar, arkadaşlar, aile efradı yavaş yavaş sökün ediyor. Hakkını yememek lazım, beni ilk ziyaret edenler arasında Mehmet Feyat ve Ersin Bayram, iki mesai arkadaşım geldiler. Duyanlar hastaneye damlıyor. Gerçekten insanın kıymeti kaybolduktan sonra anlaşılacak, mı acaba?

EKLENDİ

:

6 Aralık 2000 Çarşamba

(1. gün)

saat 22:00

Beyaz çarşaflar içine yatalı henüz bir saat bile olmadı. Koğuşumuzda bir adam, iki de genç var. Biri asker…

Kardeşlerim yanımdan ayrıldıktan sonra yapayalnız kaldım. Düşündüm, uzun uzun yıllardan sonra hastane koğuşlarında bir başıma kalmanın burukluğu var. İşin aslı kardeşim Feridun Araştırma Hastanesinin personeli olmasaydı bu kadar kısa bir zaman diliminde zor yatardım.

Bugün Ramazan’ın onuncu günü.

Uzun süredir hiç bu kadar iki hüznü bir arada yaşamamıştım. Apar topar getirildiğim için cebimde ne tütünüm ne sigaram ne de çakmağım var. Canım müthiş sigara çekiyor. Nöbetçi hemşiremiz esmer ve sempatik. Henüz bir diyalog geliştirememişim. Dönüp duruyor. O da bir ayrıcalık olduğunu seziyor ama üzerinde durmuyor galiba… Doktorların biri geliyor biri gidiyor.

Yarına çok var…

Müthiş bir can sıkıntısı yaşıyorum bu saatlerde. Keder her yanımı sarmış. Geçmiş ve gelecek arasında bocalıyorum ama kendime bir türlü kızamıyorum. Hep suç benim biliyorum. Her işin bir dünü olduğu gibi bir yarını da olması muhakkak.

Acil servisin veznesinde bu gece nöbetçi olan Feridun’un arkadaşı Lokman’a indim. Geç saatlere kadar çaylı, sigaralı bir sohbet yaptık.

7 Aralık 2020 Perşembe

(2. gün)

saat 12:00

Nurcan hemşireyle teste çıktık. Sonra Doç. Dr. Ahmet Kutluhan geldi. Takıldı bana. Eninde sonunda seni buraya yatırdık, dedi.

Serum… iğne… derken… orucumu bozmuyorum…

Bir tartışmadır alıp başını gidiyor. Böyle konuşmak beni sıkıyor. Gözlerim pencereden dışarı kayıyor. Gökyüzünde pırıl pırıl bir kış güneşi var.

Ziyaret saatinde kalabalık var. Tanıdıklar, arkadaşlar, aile efradı yavaş yavaş sökün ediyor. Hakkını yememek lazım, beni ilk ziyaret edenler arasında Mehmet Feyat ve Ersin Bayram, iki mesai arkadaşım geldiler. Duyanlar hastaneye damlıyor. Gerçekten insanın kıymeti kaybolduktan sonra anlaşılacak, mı acaba?

saat 20:30

Sessizlik hâkim. Evden öteberi, yiyecek, içecek gelmiş. İştahım yok. Sahura saklayacağım.

Bugün yoğun bir gündü…

Kim bilir, nasılım, nerelerdeyim?

Gök şimdi nasıl?

Evlerin, odaların köşelerinde ne konuşuluyor şimdi? Benim ismim geçer mi her karede?

Odam, bilgisayarım, raflarda duran kitaplarım, benim yokluğumda hüzünlendiler mi?

Kime ne anlatıyor hayat sayfasının müdavimleri?

Ya ay ve yıldızlar, beni özleyecekler mi?

Her yanımdan hazan akıyor. Dışarısı kış. Ölümü ve hayatı beraber yaşıyor hastane koridorları. Her aşkın içindeki ayrılık, her kimyanın ötesindeki simya ve her zaman dilimine ayrılmış beklenti; beklemeyi öğrenememiş insanlara bir şey ifade etmiyorsa, hayatın kendisi artık “hayat” değildir…

Öyleyse ben niçin akıyorum insancıklardan yana!

Bunu düşünüyorum…Düşünüyor ve yoruluyorum.

8 Aralık 2020 Cuma

(3. gün)

Hayat devam ediyor…

Burnundan ameliyat olan genç öğretmenin iniltisi var kulaklarımda. Koğuştakilerle iyice haşır-neşir olmuşuz. En renkli sima 23 gündür yatan sevimli asker. Ben ona “badi asker” diyorum. Hem burnundan hem de kulağından ameliyat olmuş. Maskotumuz. İstanbul’da oturuyormuş ama aslen Kastamonulu. Ona İbrahim Tenekeci’yi tanıyor musun, diyorum. Başını sallıyor. Bu taraklarda bezim yok der gibi…Ama her işimize koşuyor. Hizmetimizi yapıyor, koğuşlar arası işlerimizi, hemşirelerle olan diyaloğumuzu o sağlıyor.

Oktay şuraya!

Oktay buraya!

Dünya hâlâ dönüyor mu?

Dışarıda pırıl pırıl bir dünya.

En çok, ölüm oruçlarını düşünüyorum, merak ediyorum. Ben hastaneye balıklama düşmeden 48. günlerini doldurdular. Ölüm sınırına dayandılar… (Ölüm oruçlarının 61. gününde devlet cezaevlerine müdahale etti, en az 30 kişi öldü. Bu gündem de maalesef diğer gündemler gibi uzun sürmedi Türkiye’de…)

Dün geceye dönüyorum…

Dr. Oğuz Bey’le güzel bir sohbet gerçekleşti. Ehli beyte muhabbetim devam ediyor böyle güzel insanları gördükçe, tanıdıkça…

Dr. Oğuz Bey, sen bin yaşa…

“Yalnız bir ağacın meyve vermesi düşünülemez” demiş bir düşünür. Hangi makamda söylemiş, tartışılır.

saat 18:00

Av. Ahmet Husrev sağ olsun her gün geliyor. Bugün de bana süt getirmiş. Karşılıklı sohbet ediyoruz. Acılarımı o dindiriyor. Üç tane de kitap … Yarama tuz-biber…

Koğuşumuzdaki yaşlı ağa değerli bir insan… Koğuş adeta bir dergâh. Her saat yemek var, her saat çay pişiyor… Oruçlu olmayanlar yeme içmede bir zorluk çekmiyorlar. Doğrusu hastahanenin bu bölümünde pek ses çıkmıyor. Ramazan’dan mıdır, nedir?

Malazgirtli ağanın tahlilleri geldi. Kansermiş… Üzüldüm…İki gün sonra da İstanbul’a göndereceklerini söylüyorlar. Bir yeğeni var, adı İbrahim.  Van’da öğretmen. İbrahim Hoca hergün ziyaretine geliyor. Doğrusu oğlunu da yâd etmek lazım. Arkadaşları arasında Kâmil olarak çağrılan Kemal, dört-dörtlük bir oğul olduğunu gösteriyor…

saat 22:00

Gazeteden bir haber yok, hâlâ…

saat 23:45

Bir gece kelebeği, iri mi iri, dönüp dolanıyor koğuşun içinde. Yanan parlak ışıklara ulaşmaya çalışıyor. Nerden girmiş olabilir? Bu saatte, bu ortamda işi ne?

Onu da kendime benzetiyorum. Gariban, nereden geldiği belli olmayan, bu ortama hiç de yakışmayan bir aksesuar gibi…

Birdenbire pat diye düşmüyor muyuz uluorta yerlere…

Şem u pervane… Şem yanıp kendini tüketmeden önce etrafında deli-divane dönen pervaneyi yiyip bitirecek…

9 Aralık 2020 Cumartesi

(4. gün)

Şark cephesinde vukuat yok.

Bugünü nedense yazmak istemiyor canım.

10 Aralık 2020 Pazar

(5. gün)

Evdeyim. İzinli çıktım. Aynen askerden veya hapishaneden biri olur ya, tıpkı onun gibi…

Yaşamın nankör bir yanı vardır. Ne kadar iyilik yaparsan o kadar sana çektirir…

Gece iki şair ziyarete geldi.

Melih Erzen ve Nurullah Ulutaş… Nurullah’ın bir erkek evladı doğmuş. Bu sevindirici bir haber… Seni artık tamamen kaybettik, diyerek dalaşıyoruz, gecemizi şamata ile geçirmeye çalışıyoruz.

Olağandışı tek şey mahallede düğün var. Ramazan’da düğün neyin nesi diyeceksiniz ama…

Feridun bize çay pişirip veriyor.

11 Aralık 2020 Pazartesi

(6. gün)

Sabahın erken vaktinde geldim yattım, hastaneye, hastane koğuşuma, beyaz çarşaflı yatağıma. Yine koluma serumu taktılar. Hemşireye incitmemesi için ricada bulunuyorum yine. Yine yalnızlık çekeceğim bu koğuşun kalabalığına rağmen… Orucumu yemeyeceğim yine esaslı tartışmalardan sonra…

saat 14:00

Daha önce çekilen tomografi filmlerim geldi. Buna kısaca ‘tomo’ diyorlar. Aklıma muziplikler geliyor. Ha tomo, ha homo diyorum… Doktor beni taburcu etmek istiyor. Sen çok yattın diyor. Yok ya, diyorum doktora. Bırak biraz şu hastanede yatıp kafamı dinleyeyim. Evdn daha rahat. Bana bakıyorlar. Ziyaretime geliyorlar. İstediğim her şeyi alıyorlar. Nazlanabiliyorum. Dışarda ne rahat yüzü gördüm ki. Hastalardan hiçbir şikâyetim yok. Dedikodudan uzak. Kötülüklerden uzak. Zulüm ve pisliklerden uzak…

Yalandan ve ikiyüzlülükten uzak…

Sizi bırakıp gitmeyeceğim diyorum şakayla karışık. Gülüşmeler… Hoşnut tavırlar… Hemşirenin gözbebekleri yanıp sönüyor…

Doktorum; Seni salacağım ama karşılıksız olmaz, diye takılıyor.

Teşekkür ilanı yazacağım gazeteye, diyorum. Bana biraz daha istirahat ver…

-Teşekkür metni için bir hafta…

-Bir hafta yetmez, iki hafta…

-Bir teşekküre bir hafta olur ancak. O da senin için yoksa hastalarıma istirahat yazmıyorum normalde.

-O zaman iki haftaya iki teşekkür…

Koğuş gülmekten kırılıyor.

Yardımlarını esirgemeyen değerli Doç. Dr. Ahmet Kutluhan’a teşekkür ediyorum. (Parantez: Ama yine de bir haftadan fazla istirahat vermedi.)

saat 16:00

İftarda menüm zengin. Tas kebap-çorba-salata-çiğköfte-otlu peynir-meyve…

saat 18:00

Yeni bir olay yok.

Yeni bir gelişme yok.

Yeni bir değişiklik yok.

Yüzüme mütemadiyen gülen ve bana ismini bir türlü söylemek istemeyen hemşirenin nöbeti başlamış. 6 kişilik koğuş tamamen dolmuş. Yeni hastalar gelmiş. Onlarla tanışma faslı. Kanser olan ağa İstanbul’a gidecek. Badi asker Oktay hâlâ taburcu olamamış.

Şimdi İstanbul’da olmak vardı! diyor. Ben de katılıyorum bu temenniye… Duygulanıyor Oktay. Dokunsan gözlerinden pınarlar gibi yaş akacak… Ufak-tefek ama gelişmiş kasları ve pazuları var. Ne iş yapıyormuş sivillikte: Demir döküm fabrikasında…

Aydınlı

Tatvanlı, dört yıldır Saray ilçesinde öğretmenlik yapan Memduh Hoca burnundan ameliyatlı. Tatvanlı Nevzat artık buranın demirbaşı olmuş. Bu üçüncü gelip yatışı. Yine kulağından ameliyat olacak…

saat 22:30

Nihayet Dr. Murat aradı.

O da geçmiş olsun için değil. Matbaada çalışanlardan dolayı, sorun varmış…Onu haber vermek istemiş…

(Parantez: Daha sonraki günlerde sitemimi dinlerken bunun böyle olmadığını, el altından sürekli benden haberdar olduğunu, önemli bir iş olmadığı için, doktorluğun gerekliliğini yerine getirdiğini söyledi.)

12 Aralık 2020 Salı

(7. gün)

saat 7:30

Önce lapa lapa, usul usul inen kar, şiddetini arttırmış. Gökyüzünün gri karanlığını görüyorum yattığım yerden.

Kar yağışının ne zaman başladığını bilmiyorum. Şafak vaktinde dalmışım. Uyandığımda kar yağıyordu. Aklımda yıllardan kalan bir iz: Adamo’nun ‘Her Yerde Kar Var’ şarkısı…

Aman doktor vurma beni,

Ve öğlen sonrası…

Taburcu oldum.

“Oh be!” mi demeliyim? Diyemiyorum. Sanki evde çok rahat edeceğim. işyerinde… gazetede…

Başımdaki vaveyla yeni başlayacak desene…

Ve ben, her günümün bir dert olduğunu yeni yeni anlamıyorum…

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Ramazan Şehri

Oruçtur o hayaleti görünür kılan. Karanlığın içinde omuzlarında seccadeleriyle sessizce yürüyen insanların elinden tutan o hayali. Sonra Ramazan biter ve biz biraz fitreyle onu tamamen sileriz. Bayram ona da gelir mi o zaman? Fabrikalar düdük çalarak kutlar mı bunu? Çiçekler gürültüyle açar mı, neşeyle tüter mi buğu topraktan?

EKLENDİ

:

Yazar:

Ramazan ne öğretmeye gelir her sene bize? Biz orucu tutarken oruç da bizi tutar mı? Hangi kapalı kapıyı açar? Açar mı ruhun tıkanmış damarlarını?

Ramazan şehrinde dolaşan çocuk hayaletleri vardır. Dumandan, isten, anasızlıktan arta kalmış yüzler… Dolmuşların arasında koşar gibi görünüp kaybolan kırgın çocuk yüzleri…

Ramazan kolilerinin köşesinden tutarken görebiliriz onları. Kirli elleriyle ekmeğin kenarını dişlerken bir an yansıyıp kaybolan ve arkasında yıkık görüntüler sürükleyen, açlıktan uyuyamayan çocuklar… Orucun bazı tenha günlerinde iftar vakti boşalan sokaklarda kayda geçer onu asfalt birkaç saniye. Ramazan davulcusunun ardından yürür bakarsanız, karanlıkta kaldırım kenarlarına düşmüş ezik dutları toplaya toplaya…

Oruçtur o hayaleti görünür kılan. Karanlığın içinde omuzlarında seccadeleriyle sessizce yürüyen insanların elinden tutan o hayali. Sonra Ramazan biter ve biz biraz fitreyle onu tamamen sileriz. Bayram ona da gelir mi o zaman? Fabrikalar düdük çalarak kutlar mı bunu? Çiçekler gürültüyle açar mı, neşeyle tüter mi buğu topraktan?

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Edebiyat Dünyasından İlginç Anekdotlar

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi. Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

EKLENDİ

:

Eski aydınlarımız, yazılarına ve konuşmalarına sık sık bir beyit ya da şiir alıntısı yaparak zenginleştirir güzelleştirir ve zenginleştirirlerdi. Edebiyatçılar arasındaki tartışma ve seviyeli kavgalar, zevk verir ve herkes kendine göre dersler çıkarırdı bunlardan… Bu nedenle şiir ve edebiyat kültürü günümüze de aktarılmalıdır, sızmalıdır yazı ve konuşmalara… Edebiyatçıların ilginç konuşma, davranış ve yaşantıları örnek alınmalıdır daima…

Psikolojik tahlil ve karakter özellikleriyle kişiliğimizin olgunlaşması ve derinleşmesi için büyük, köklü ve örnek alanlarımızdır bu anekdotlar. Bu yazımızda birtakım yaşanmışlıkları gündeme taşıyarak okuyucunun zevkli vakitler geçireceğini tahmin etmekteyiz.

Ziya paşa ve Namık Kemal, çok iyi dost ve arkadaştırlar. Ziya Paşa, Harabat adında bir şiir antolojisi hazırlamak ister. Arkadaşı Namık Kemal’den yayımlanmış ve yayımlanmamış şiir ve yazılarını ister. Oldukça kıskanç olan Namık Kemal, “Davul boynumda tokmak neden Ziya Paşa’nın elinde olsun” düşüncesiyle kendi yazdığı şiirleri vermez.

Harabat yayınlanınca, mal bulmuş mağribi gibi hemen harekete geçen Namık Kemal, alır eline kalemi ve başlar kritik ve tenkide… Ziya Paşa, Fuzuli`yi Harabat’ın önsözünde şiir kalıpları içinde anlatırken:

“Yanıktır o şairin kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı”

Dediğinde, Namık Kemal hemen kaleme sarılır ve onu alaya alır. Namık Kemal, bu yöntemiyle kimi zaman nükteden yararlanmayı da ihmal etmez. Nitekim Ziya Paşa`nın Fuzulî hakkındaki sözlerine mukabil Namık Kemal, nüktedanlığını konuşturur. Namık Kemal, muhatabının Fuzulî hakkındaki söylemini alelade bulduğunu ima ederek istihza ve alaylı bir dil kullanır. “Hele Fuzulî için tanzim buyurulan:

“Yanıktır o âşığın kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı.”

Beytini okudukça, kendimi Harabat`da (Meyhane’de) değil, Bahçekapısı lokantalarında zan ediyorum. Af buyurursunuz amma şu “ciğer kebabı” mazmunu (imgesi) ne kokmuş söz ne iğrenç tasavvur! Demekten bir türlü kendimi alamayacağım. Fuzulî Divan`ını kedi yavruları için mi söylemiş, yoksa Arnavutların manda yuttu dedikleri meşhur kitap mıdır?”

Necip Fazıl ve Sezai Karakoç çok iyi ahbap, ya da Necip Fazıl üstat, Sezai Karakoç da onun bağlısı ve çok sadık bir öğrencisidir. Öğrenciden öte samimi ve candan manevi bir evladıdır. Necip Fazıl ona, “Benim kara gözlü Seza’im” diye hitap eder.

Necip Fazıl, Ankara’ya gittiğinde daima Sezai Bey’le görüşür ve hoşça vakit geçirirlermiş. İşte bir “yelek” hikâyesi…

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi.

Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

Cahit Sıtkı Tarancı, Cumhuriyet döneminin büyük şair ve yazarlarındandır. Aynı zamanda çok iyi bildiği Fransızcasıyla iyi bir çevirmendir de… “Otuz Beş Yaş” şiiriyle özdeşleşen Tarancı, “sanat için sanat” anlayışına bağlı kalır. Şiirlerinde en çok yaşama sevinci ve ölüm temalarına yer verir. Ayrıca yitik aşklar, mutlu sevdalar, yalnızlık, yaşadığı bohem hayatın buruklukları, çocukluk özlemi de şiirlerine konu olmuştur zaman zaman. Küçükken yaramazlık yaptığı için babası tarafından pencereden aşağı sarkıtılmıştır. O günden sonra ölümden korkmuş ve eserlerinde sürekli “ölüm” temasını işlemiştir.

Özdemir Asaf: 11 Haziran 1923’te Ankara’da doğar. Asıl adı Halit Özdemir Arun’dur. İlk ve ortaöğreniminin bir bölümünü Galatasaray Lisesi’nde yapar. 1942 yılında Kabataş Erkek Lisesi’nden mezun olur.

İstanbul Üniversitesi’nde, önce Hukuk Fakültesi’ne, sonra İktisat Fakültesi ve Gazetecilik Enstitüsü’ne devam etse de 1947’de yükseköğrenimini yarıda bırakır. Bir süre sigorta prodöktörlüğü yapar. ‘Zaman’ ve ‘Tanin’ gazetelerinde çevirmen olarak çalışır. 1951’de Sanat Basımevi’ni kurarak matbaacı olur…

“Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin,

Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin.

Bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır bir güldürür,

Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin.”

Veya:

“Sana gitme demeyeceğim.

Üşüyorsun ceketimi al.

Günün en güzel saatleri bunlar.

Yanımda kal.

Sana gitme demeyeceğim.”

Gibi güzel şiirleri vardır. “R” harfini söyleyemeyen şair… Bir gün matbaadan çıkıp Karaköy’e gitmek için bindiği taksinin şoförü sorar: “Neğeye biğadeğ?”  Utancından “Kağaköy” diyemez, “Eminönü” der. İner. Oradan Karaköy’e kadar yürür.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar