1. Anasayfa
  2. Söyleşi

“Semadirek Uğulduyor” Üzerine Yunus Uslan ile Söyleşi

“Semadirek Uğulduyor” Üzerine Yunus Uslan ile Söyleşi
1

Adet olduğu üzere, sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

1994 Ankara doğumluyum, aslen Çanakkaleliyim. Mütevazı bir kütüphanesi olan bir evde yetiştim. 2017 yılında TOBB ETÜ Makine Mühendisliği Bölümü’nden mezun oldum. Özel bir mühendislik şirketinde yönetici olarak çalışıyorum.

Kitabın isminden itibaren kendisini hissettiren o “uğultu” hâli, yalnızca fiziksel bir ses değil; âdeta metnin karakterlerinden biri gibi. Hikâyelerinizde “Semadirek’in Uğultusu”, hakikati örten bir gürültü müdür, yoksa karakterlerin kaçamadığı içsel sessizliğin dışavurumu mu? Uğultu, bu metinlerde neyin üzerini kapatıyor, neyi açığa çıkarıyor?

Burada iki ayrı uğultudan bahsettiğimizi söyleyebiliriz.

Bunlardan ilki, uğultu denilince çoğumuzun zihninde canlanan ilk anlam: Boğuk, karmaşık, anlaşılması zor bir gürültü… Modern hayatın üzerimize boca ettiği o narkotik uğultu tam da böyledir. İnsanın hem kendi içindeki hakikati hem de kâinattaki işaretleri duymasını engelleyen uyuşturucu bir gürültü… Modern insanın bitmek bilmeyen bunalımı, belki de çözümü bulamamasından değil; bunca gürültü ve görüntü arasında cevabı duyamamasından ve görememesinden kaynaklanır.

İkincisi ise modernitenin hakikati örten bu gürültüsünün karşısında duran Semadirek’in uğultusudur. O, insanı durup soluklanmaya, kulak verip duymaya, bakıp görmeye çağıran müspet bir davetin sesidir. Bu uğultu, doğrudan bir şeyin üzerini kapatmaktan ya da bir şeyi açığa çıkarmaktan ziyade, aynı soruyu dönüp kendi içimize sormamız gerektiğini bize hatırlatır.

“Semadirek Uğulduyor” ve “Mehabet Hanım’ın Pelerini” hikâyelerinde modern olana dair kendiliğinden doğmuş bir gerilim söz konusu. Bunlar, kentleşme eleştirisinin en yoğun hissedildiği hikâyeler olarak da tanımlanabilir. Modern insanın bunalımlarıyla yazarlığınızı ortak bir bağlamda düşündüğümüzde neler söylemek istersiniz?

Soruya dilin ve kavramların imkânlarıyla yaklaşmak faydalı olabilir. Nitekim etimolojik olarak bakıldığında “modern”, en yalın hâliyle şimdiye, içinde bulunulan ana, güncel olana işaret eder. Ancak bir düşünce biçimi ve yaşam tarzı olarak modernite, şimdiyi ifade etmekten çok daha öte bir iddiadır; insanın kâinatla, zamanla, mekânla ve nihayetinde kendisiyle kurduğu bağı kökten dönüştüren felsefi bir kırılmadır.

Bugün hepimiz bu “şimdi çağı”nda yaşıyoruz; modernitenin sunduğu imkânları ve araçları kullanıyoruz. Dolayısıyla bunalım, modern insanın kaçınılmaz bir gerçeği olarak yanı başımızda duruyor. Nitekim bahsettiğiniz hikâyelerde bu baskının yansımaları mevcut.

Ancak bu bunalımı, insanı ezip geçen, çaresiz ve katı bir karamsarlıkla ele almamaya gayret ediyorum. Çatışmanın varlığı doğru. Fakat bu gerilimi bir son olarak değil, aksine insanın kendi hakikatine dönmesi için bir imkân veya uyaran olarak görüyorum. Mehabet Hanım’ın sarayını terk etmeyişindeki asalet de Semadirek’in uğultusuna kulak vermek de bu imkâna işaret ediyor.

Özellikle Çanakkale ve kıyı kasabaları ana mekân olarak dikkat çekiyor. Taşra, sizin için bir kaçış ya da kurtuluş alanı olarak değerlendirilebilir mi?

Taşrayı bir kaçış veya kurtuluş alanı olarak gördüğümü söyleyemem. Günümüzde pek çok genç öykücünün belki de hiç deneyimlemediği, kokusunu solumadığı bir taşrayı sırf moda ya da romantik bir sığınak olduğu için hikâyelerinin merkezine aldığı doğru. Ancak ben bu tercihin yazar için ciddi bir yapaylık riski taşıdığını düşünüyorum.

Bu dikkatle bakacak olursak, Semadirek Uğulduyor’da yer alan hikâyelerin çoğunun taşrada geçmediği görülecektir. Çanakkale ve kıyı kasabalarının birden fazla hikâyede ana mekân olarak belirmesine gelince… Memleketim olması hasebiyle, su içtiğim pınarlardan birinin Çanakkale olduğunu açıkça söyleyebilirim. Bu coğrafyayı hikâyelerime taşımam bir kaçış değil; bildiğim, duyduğum, hemhâl olduğum dünyaya duyduğum bir ahde vefadır.

Bir güzelin ardından koşmak gibi tanımlayabilirim bu tercihi.

“Jamides Elpis” hikâyesinin sonunda, biri hariç bütün kelebeklerin kaybolmasından hemen önce kelebeklere dair bir bilgi arayışı ve bunun bir karşılığı var. Sır bozuluyor belki de. Sizi “sır”landıran nedir?

Bir okur olarak da bir yazar olarak da katmanlı, görünenden fazlasını barındıran hikâyeleri seviyorum. “Jamides Elpis” öyküsünü de tam olarak bu iki katmanlı yapı üzerine inşa ettiğimi söyleyebilirim.

Hikâyenin ilk katmanında, kelebeklerin boşalan çerçevelerle kaybolması ve kökenlerine dair o bilgi arayışıyla sır belki de bozuluyor gibi görünebilir. Ancak ikinci katmana indiğinizde, duvarda sıralanan kelebek isimlerinin Yunan mitolojisindeki karşılıkları bekleme salonundaki sahnede yeniden belirmektedir. Bu çerçeveden bakıldığında sırrın hâlâ mahfuz kaldığına inanıyorum.

Kısacası, duvardaki yüzlerce kelebek arasından “Elpis”in gelişigüzel bir tercih olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Sırrın tamamen aşikâr olmadığı durumlarda bile o derindeki anlamı tahkiye edebilmeye gayret ediyorum.

Belki de anlama yüklediğimiz bu değerle içimizdeki aynayı sırlamaya devam ediyoruzdur.

Özellikle “Karanlığı Boyamak” ve “Mandalina Kokusu” hikâyelerinde, sizi tanımamama rağmen otobiyografik izler olduğunu düşündüm. Hikâyeleriniz ile otobiyografik unsurlar arasındaki ilişki konusunda neler söylersiniz?

Her hikâye, en nihayetinde yazarından bir iz taşır. İnsanın kalemi kendi yaşadıklarıyla, şahit olduklarıyla, kalbinde birikenlerle bilenir. Bu, hem insan olmanın hem de yazmanın doğasında var.

Kitaptaki öykülerde şahitliklerime ve iç dünyama dair otobiyografik izler elbette mevcut. Ancak “kendinden yazmak” ile “kendini yazmak” arasında çok temel bir fark olduğuna inanıyorum. Zira bir öykünün otobiyografiye ya da hatırata dönüşmesini bir yazar olarak arzu etmem.

Evvelden tanışmamamıza ve zikrettiğiniz iki öykünün kitaptaki otobiyografik ögeleri belki de en az barındıran metinler olmasına rağmen sizde böyle bir yakınlık ve gerçeklik hissi uyandırmış olması benim için çok kıymetli. Kendi duygu dünyamdan ve dertlerimden yola çıkarak kurduğum atmosferde ortak dertlere temas edebildiğimizi ve kurmacanın inandırıcılığını yakalayabildiğimizi gösteriyor. Bir yazar için bundan daha memnuniyet verici bir şey olamaz.

Hikâyeler biter bitmez zihninizde “bitmeyen” bir şey kalıyor mu? Bu kitabın sizde bıraktığı en uzun yankı nedir?

Hikâye yazmak benim için bir meseleyi çözüp kapatmaktan ziyade, onun kapısını aralayıp eşiğinde durmaya benziyor. Dolayısıyla metin kâğıt üzerinde noktalansa bile zihnimde uğultusu kalıyor.

İnsan bazen “Güzel ama daha temiz olabilirdi,” bazen de “Temiz ama daha güzel olabilirdi,” diye düşünmeden edemiyor. “Söylenmesi gerekeni gerçekten söyleyebildim mi?” sorusu, bu bitmeyen arayış ve tamamlanmamışlık hissi, zihnimde kalan en uzun ve en bereketli yankıdır.

Yazmaya devam etme cesaretini de bize zaten bu bitmeyişin kendisi veriyor.

Pek çok yazarın metinlerinde öncelediği, diğer kavramlardan daha fazla önem atfederek üzerinde işçilik yaptığı bir kavramdan söz etmek mümkün. Yunus Uslan, hikâyelerinde bilinçli olarak neyi önceler?

İnsanın hayvana nispet edilerek tanımlanması, Batı medeniyetinin sıklıkla başvurduğu bir yöntem. Bildiğiniz üzere “alet kullanabilen hayvan”, “konuşan hayvan”, “akıl yürüten hayvan” gibi pek çok tanım mevcut. Bu tanımların neredeyse tamamını, insanı yalnızca mekanik veya işlevsel bir varlığa indirgedikleri ve onun özünü ıskaladıkları için sorunlu buluyorum.

Bu noktada zihnimi kurcalayan istisna, Hermann Hesse’nin Bir Sobayla Söyleşi masalındaki o yalın tespittir: “İnsan, anlam yükleyen canlıdır.”

İşte benim hikâyelerimde bilinçli olarak merkezde tutmaya, üzerinde en çok işçilik yapmaya gayret ettiğim kavram da tam olarak budur: Anlam.

Kişinin varoluşuna, eylemlerine, eşyayla kurduğu bağa yüklediği anlamın peşine düşmeyi önemli buluyorum. Bu yüzden insanı ve onun anlam arayışını dışarıda bırakan iki uç anlatı biçimine de mesafeliyim.

Bir yanda hiçbir şey tahkiye etmeyen, anlamı durağanlığın içinde eriten durum öyküleri; diğer yandaysa insanı teğet geçip yalnızca kurgusal devinimden ibaret kalan salt olay öyküleri…

Benim için hikâye; ne yalnızca içsel bir sükûnetin kaydı ne de sadece dışsal olayların bir araya geldiği bir macera sahnesidir. Asıl işçilik, olayın getirdiği sarsıntı ile insanın o olaya yüklediği anlam arasındaki o ince çizgide yürüyebilmektir.

“Mütercim” de dikkat çeken hikâyelerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Ben okurken kendi dilimi aramak üzerine zihinsel bir yolculuğa çıktım. Bu hikâyede kahramanımız, hatta belki yazarımız da kendi dilini arayan biri midir?

Elbette. Aslında sadece bu hikâyede değil, genel olarak yazma eyleminin kendisi, yazarın kendi dilini ve sesini aradığı bitmeyen bir yolculuktur. Hele ki bu yolculuğun henüz başında, ilk kitabıyla okurun karşısına çıkan bir yazar için bu arayış çok daha hayati ve tazedir.

Fakat kendi dilini bulmak, “Şu kadar satır yazarsam o kadar özgün olurum.” gibi matematiksel hesaplara ya da zorlama formüllere gelmez. Sorunuz bana, İsmet Özel’in bir söyleşisinde André Gide’den aktardığı şu sözü hatırlattı: “Etkiden kaçanlar, bu soylu akrabalığa kendilerini layık görmeyenlerdir.”

Bendenizin de edebiyatın o büyük, soylu hafızasıyla akrabalık kurmaktan çekinmeden kendi dilini aradığını söyleyebilirim.

Mehmet Önder Karakaş, 1995 yılında Kırşehir Çiçekdağı’nda doğdu. Lisans eğitimini Karabük Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı. Yüksek lisans eğitimine Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalı’nda devam ediyor. Bir süre Karabük Üniversitesi Türkçe Öğretimi Uygulama ve Araştırma Merkezi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Şiir ve yazıları Dergâh, Notlar, Barbar, Nordik, İzdiham gibi muhtelif dergilerde yayımlandı.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumlar (1)

  1. 6 Eylül 2026

    Semadirek Uğulduyor kitabını okurken içimdeki duygu yoğunluğu her hikayede farklı iken yazarımızın kendi yolculuğuna da tanıklık ettiğimi ben de düşünmüştüm. Sorular ve cevaplar kitap kadar güzel olmuş. Yeni yolculuklara yazarımızla beraber çıkmak ve tanıklık etmek için yeni kitaplarını sabırsızlıkla bekliyorum.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir