Bizimle İletişime Geçin

Şahsiyet

Sezai Karakoç: Çamlıca Caddesi’nde Bir Şair

“…Fırın kapalı Sezai Bey dönüyordu. Yeni bir uygulama mı olacaktı ne pazar günleri diğer esnaflar gibi fırınların da kapanacağı hakkında? Genç arkadaşlar Sezai Bey’in Beylerbeyi’ne taşındığını öğrenmişler, çoktandır tanışmak istiyorlardı. Köşeyi dönüp Çamlıca Caddesi’ne sapacaktı ki önünü kestim. Selam verdim. Ağabey, gençler sizinle tanışmak istiyorlar, dedim…”

EKLENDİ

:

                                                                                                                       16 Mayıs 1982 – Pazar, Beylerbeyi

Sağanak halinde yağmur yağıyordu.

Dört kişiydik. İkindi namazını Hamid-i Evvel Camii’nde kıldık. Camiden çıktığımızda yağmur dinmişti. Sezai Karakoç fırına doğru gidiyordu. Gelin, dedim. Yakaladık şairi. Fırın kapalı Sezai Bey dönüyordu. Yeni bir uygulama mı olacaktı ne pazar günleri diğer esnaflar gibi fırınların da kapanacağı hakkında? Genç arkadaşlar Sezai Bey’in Beylerbeyi’ne taşındığını öğrenmişler, çoktandır tanışmak istiyorlardı. Köşeyi dönüp Çamlıca Caddesi’ne sapacaktı ki önünü kestim. Selam verdim. Ağabey, gençler sizinle tanışmak istiyorlar, dedim. Durakladı. Çetiner İlter, mühendis. Orhan Karabul, Edebiyat Fakültesi Türk Dili, pardon, İngiliz Dili ve Edebiyatı. Abdüssamed Bıyık, lise ikide. Böyle birer birer tanıştırıyorum genç arkadaşlarımı ayaküstü. O arada heyecanlanmış, Türkçeyle İngilizceyi karıştırmıştım. Zira Orhan Karabul arkadaşımız İngiliz filolojisinde okuyordu.

Biz daha önceden tanıştırılmıştık Sezai Bey’le. Belki bir yıla yakın bir zamandır Beylerbeyi’nde oturuyor Sezai Karakoç. Dükkânın önünden öyle geçip gider ve ben de hissettirmeden izlerim bu büyük şairimizi. Gıptayla izlerim, sevgiyle izlerim. Ama çıkıp efendim, buyurun bir çayımızı için, deme cesaretini gösteremem. Bir gün Yüksel Kanar ile caddede yürürlerken ben de dışarı çıkmıştım ve Yüksel Kanar Bey dükkânın önünde tanıştırmıştı beni Sezai Bey ile. Bu tanışıklıktan yararlanarak bir konuşma, bir sohbet etme imkânı arıyordum.

— Vaktiniz varsa biraz oturup konuşmak istiyoruz, pastanede veya yandaki kahvede. Ama rahatsız etmiş olmayalım.

— Yok, Estağfirullah, eve gidiyordum.

— Ekmek alacaktınız, ben bakayım. Lokantadan veya evden getireyim, dedim.

— Evde vardır biraz. Önemli değil, dedi. Yalıboyu Caddesi’nde fırının yanındaki kahveye doğru yürüdük.

 

Oturur oturmaz, daha doğru dürüst bir soluk almadan Çetiner İlter arkadaşımız kötü bir giriş yaptı. Zaten biraz fazla konuşkan bir meziyete sahiptir Çetiner, söyleyeceği lafı pattadak söyler.

— Diriliş dergisi neden kapandı, satmıyor muydu yoksa, kaç adet basılıyordu?

— Ne yapacaksın kaç adet basıldığını? Her şey maddi yönden düşünülmez, dedi. Sezai Bey.

 

Yüzümün kızardığını hissettim. Çünkü yüzüm yanmaya başlamıştı. Gerçi Çetiner arkadaşımızın sohbete girişi iyi olmadı ama sohbete bir canlılık getirdi. Sezai Bey kızmıştı bu haddini bilmez giriş karşısında. Çaylar geldi. Sohbet koyulaştı. Dergiden, derginin çıkışından, kapanışından, okurun ilgisinden, beklemesini bilmekten söz açıldı. Sezai Bey konuştu biz dinledik. Söz geldi Cemaat ve Millet kavramı üzerinde yoğunlaştı.

 

— Cemaat camiin içinde, dışarı çıkınca millet. Bu millet bizim. Biz bir milletiz. Ermeni cemaati, Rum cemaati… Biz ise milletiz. Mesela şöyle olur, Beylerbeyi cemaati, Kuzguncuk cemaati gibi. Mesela yüz bin cemaat bir araya gelir, bir milleti meydana getirir.

Orhan’la Sezai Bey Kur’an’daki millet ile ilgili ayeti okudular. İslam bir millettir, küfür bir millet. Sağcılar, solcular, ashab-ı sabikûn… Millet kavramı üzerinde çok durdu Sezai Bey. Cemaat küçük topluluklardır, millet ise büyük…

— Birtakım şeyleri empoze ettiler. Alıştırdılar. Alışkanlıklardan vazgeçmek lazım, deyip âdeta uyarıyordu bizi. İki saate yakın bir süre güzel bir sohbet oldu. Yeni bakış açıları, yeni yorumlar… Sezai Bey’le birlikte olmanın mutluluğu… Dinledik… Sezai Beyi dinledikçe daha da dinleyesi geliyor insanın. Öyle bir atmosfer meydana geliyor ki şaşıp kalıyorsunuz. Âdeta insanın zihni yeniden harekete geçiyor gibi oluyor. Bir ara Orhan Karabul arkadaşımızla göz göze geliyoruz:

Perşembe günkü şeyi söylesene, dedi, hafif bir sesle. Durdum, tereddütteydim. Bir şeyler sezdi sanıyorum.

— Tadında bırakalım, dedi. Bakın geldik, konuştuk, kırmadım sizi.

Bana baktı. “Belki anlamamıştır, dükkânına bile gitmedim daha. Ama hâlâ dostuz.”

— Ben normal karşılıyorum Ağabey, dedim yüzüm kızarmış bir şekilde. Utanmıştım.

— Sen öyle düşünüyorsun, başkası düşünmez.

 

Saat on dokuza geliyordu. “Oturacak mısınız?” dedi kalkmak üzereyken. “Biz de kalkalım,” dedik.

— Bir iftar yemeğimiz vardı, dedi, Orhan kalkacağımız zaman. Önümüzdeki perşembe günü Miraç… O gün oruç tutacağız nasip olursa ve Orhan kardeşimizin evinde iftar edeceğiz. Onu vesile ederek söylemiş oldu Sezai Bey’e.

— Olmaz, sağ olun, dedi. Bir takım haklı gerekçeler söyledi.

— Sizi rahatsız etmek istemiyoruz, sizden faydalanmak istiyoruz, dedim. Gençler çoktandır sizinle tanışmak istiyorlardı.

— Rahatsız olmak değil de zamanla inşallah, daha iyi zamanlarda.

 

Çamlıca Caddesi’nden yukarı doğru yürüyor Sezai Bey.

Yolcu ediyoruz. Uğurlar olsun, diyoruz peşinden.

Uğurlar olsun…

 

*

Zaman zaman Sezai Bey dükkânın önünden yürüyüp gidiyor. Âdeta bir uğrama yeri buluşma yeri de oluyor bizim berber dükkânı dostlar tanıdıklar tarafından.  Bir samimiyet var, bir birlik olma durumu bir ihtiyaç olarak kendiliğinden gelişiyor sanki. Bir toparlanma hâli oluyor aynı fikirde olan arkadaşlar arasında…

 

 

 

 

 

Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Çok Okunanlar