1. Anasayfa
  2. Sinema

Sinema Sanatının Özü: Zamanı Mühürlemek

Sinema Sanatının Özü: Zamanı Mühürlemek

“Sanatın amacı daha çok, insanı ölüme hazırlamak; onu iç dünyasının en gizli köşesinden vurmaktır.”

Sinema sanatına itibar, derinlik ve zenginlik kazandırmış Rus yönetmen Andrey Tarkovski, henüz bir asırlık ömre sahip bu genç sanatın özü, sınırları ve ayırt edici özelliklerine dair tespitlerini muhtevi kıymetli kitabı Mühürlenmiş Zaman’da zikretmiş bu can alıcı tespiti.

Andrey, seyircisini rahatsız ve tedirgin eden, kafa konforunu, şablonlarını bozan, kurcalayan zorlu bir sinema sanatçısı. Sanatçıyı, ‘kendisine neredeyse bir mucize sonucu bahşedilmiş sayabileceğimiz yeteneğinin bedelini ödemek zorunda olan bir hizmetkar’ olarak tanımlayan bir ahlakçı.

Kitabının ve tabii filmlerinin maksadını iki kelime ile özetleyebiliriz zannederim: Hakikati arayış. Ve çilekeş yönetmen bu arayışını belki ilk bakışta tezat görünen bir malzeme ile filmsel malzeme ile anlatmaya mahkûm olmuş. Mahkûm olmuş diyorum çünkü Tarkovski sanatçılığın bir hobi olamayacağına ancak “içre ben”den üretmeye dair ruhsal bir tazyik söz konusu ise yani bir şeyler söylemek zorunda hissediliyorsa söz konusu olacağına inanıyor. Sinema sanatı için, “kendimi evimde gibi rahat hissettiğim mecra” tabirini kullanıyor.

Mühürlenmiş Zaman’daki ana konuları, sinema sanatını diğer sanatlardan, özellikle edebiyattan ayırt eden hususiyetler; film yönetirken karşılaştığı anlatım problemlerini çözme tecrübeleri ve genel olarak insanın ve sanatçının dünyadaki varlığının gerçek maksadını soruşturma şeklinde tasnif edebiliriz.

Bizi pratik tecrübelerden ziyade, bunların nihayetinde belirmiş olan nazari tespitler kendine çekiyor. Zira üzerinden yüz küsur sene geçmiş bu uğraşın sanat olmaklık bakımından mahiyet ve keyfiyeti hala tartışılmakta iken bu resmi netleştirmede mücevher kıymetinde yol işaretleri sunmakta bizlere.

Bu meyanda edebiyat, şiir, tiyatro ve sinema paslaşmaları ve ayrışmaları hakkında mesned olabilecek çerçeveler çiziyor. Sinemanın gerçekten müstear olmayan bir özle, müstakil bir sanat olmasının biricik ve tartışmasız delilleri olmayacak elbette Tarkovski’nin fikirleri. Sinemayı ve sanatçı duruşunu ciddiye almış, tarihinin mümtaz simaları ile birlikte tamamlayacak önümüzdeki resmi şüphesiz.

‘Genelde insan, yitirilmiş, kaçırılmış ya da henüz erişilememiş zaman yüzünden sinemaya gider. Seyirci aldığı bir sinema biletiyle kendi deneyimindeki gedikleri kapatmaya çalışır, yani bir anlamda ‘yitirilmiş’ bir zamanın peşini kovalar. Bu sayede, huzursuzluk ve iletişimsizlikle belirlenen çağdaş hayatın yarattığı o manevi boşluğu doldurmayı umar.’

Mühürlenmiş yani kayıt altına alınmış, dondurulmuş zaman. Usta yönetmen sinemayı edebiyat, tiyatro, resim gibi sanatlardan ayırt eden alametifarikanın, bu kabiliyetinde aranması gerektiğine bütün kalbiyle inanmaktadır.

Gerçekten de insanoğlunun her daim ukdesi olan “ele avuca sığmayan, kayıp giden ve tanımsız olan zamanı kayıt alına alabilmek, durdurmak, geriye alarak tekrarlayabilmek” görsel, biçimsel olarak ancak sinema ile mümkün olmuştur. Düşüncesini, bu icadın zamanlamasının, çalınmış ve kayıp zamanlar mağduru modern insanın yitiğini karanlık salonlarda beyazperdeye yansıyan “rüya”larda bulma ümidiyle parallellik arzettiğini zikrederek açmaya çalışır.

Andrey, diğer türlerde olduğu gibi sinema için de ‘düz bir çizgi doğrultusunda geliştirilmiş ve mantıklı bir sebep sonuç ilişkisine dayalı bir konuyla anlatımın’ şiddetle karşısındadır. Filmi kompoze ederken ‘alışılmamış şiirsel bağlantılar, şiirsel mantık belirleyici olmalıdır. Yahut insan düşüncesinin mantığını sergilemelidir.’ yönetmen. Zira kesilip biçilen, hesaba kitaba gelen bu fazlasıyla akli yapı sinemayı zenginlik vadeden bir potansiyelden mahrum bırakarak fakirleştirmektedir.

Seyircinin üretmesine müsaade eden bir yapıya sahip olmalıdır filmsel anlatım. Eksiltmelerle, seyircinin verilen parçalar arasındaki boşluğu kendi doldurarak yeni bir bütün oluşturmasına imkân sağlanmalıdır. Aptal muamelesi görmeyen muhatap sanat eseriyle daha sıcak ve güçlü temas sağlayacaktır.

Tarkovski, sıkça kullandığı “şiir ve şiirsel” kavramları ile edebiyatın bir türü olan şiiri kastetmez. Ona göre şiir, ‘bir dünya görüşü, insanlara bütün hayatı boyunca eşlik eden bir felsefe, hakikatle olan ilişkinin özel bir biçimidir.’

‘Uzunca bir süre birbirlerini mükemmel bir surette tamamladığı iddia edilen sinemayla edebiyat arasında gözle görülür bir ayrım yapılmasından’ hoşnuttur. Sinemanın ‘ilerleyen zaman içerisinde yalnızca edebiyattan değil resim, tiyatro gibi sanat dallarına ait özgün ilke ve özelliklerden ayıklanarak bağımsız hâle geleceğine de’ inanmaktadır. ‘Sinema ile edebiyat arasındaki ortak nokta, gerçekliğin sunduğu malzemeyi yoğurma ve yeniden düzenleme konusunda sanatçıların sahip olduğu eşsiz özgürlüktür. Sinema edebiyat gibi bir dile sahip değildir.’ ona göre. Zira dolaysız yansıtan bir araçtır.

Hâlbuki serde bir ifade, anlam varsa orada bir dil muhakkak mevcuttur. Sadece, nevi şahsına münhasır dilin sırları tam anlamıyla ortaya çıkacak yeterli zaman ve tecrübeye sahip olamamıştır henüz. Bu olduğu takdirde sinemanın belagat ve fesahatine ilişkin sağlam kaideler kazanılacaktır.

Bu minval üzere hasbihâl ederken edebiyat uyarlaması üzerinde de durur. Anlaşılan o ki Tarkovski, her edebi metnin filme çekilemeyeceğini; vaziyeti küçümseyenlerin cahil cesareti ile bu nevi işlere balıklama atladıklarını; sonuçta da sinema sanatının inceliklerini haiz derinlikten mahrum ama aynı zamanda göz boyayıcı bir malzeme yığını ortaya çıkardıklarını düşünmektedir.

Sinema ve televizyon dramasını işgal etmiş yönetmenimsilerin filmsel metin üretme kabızı olmalarından mütevellit sık sık edebiyat klasiklerini iğfal etme günahlarını bu çerçevede tahlil edebiliriz. Edebi bir öykü çoğu zaman bir film için ancak “iyi bir çıkış noktası” olabilir. Tetikleyici, ateşleyici bir unsur.

Sinemayı nevi şahsına münhasır bir sanat olarak icra eden sanatçılarda bu algılama hemen hemen ittifak edilen bir noktadır denebilir. Zira aynı yaklaşımı Mustafa Kutlu hikâyelerini ilham verici bulan Osman Sınav’da da gözlemlemiştim. Yönetmeni harekete geçiren bir ilk duygudur; ister edebi bir öyküden ister şahsen bir ilhamla olsun.

Gerçekten de birebir edebiyat uyarlaması inadında direnen filmlerin çoğunlukla sinema diline mahsus dokuyu ıskaladıklarına, hemen hemen edebiyattan müstear anlatım üsluplarını sadece ve sadece gümüşnitratlı selüloite resmettiklerine tanıklık ederiz.

Andrey’e göre bu, yıllarca tiyatro ve edebiyat konservesi işlevi gören sinema zenaatının kolay kolay temizlenemeyecek kemikleşmiş kötü alışkanlıklarının eseridir. Bu müzminlik hem sinema adamları hem de izleyenler için geçerlidir. Bu yüzden değil mi ki en iddialı mürekkep yalamışlarımız bile halis sinema diline sahip filmleri sonuna kadar izleme sabrını gösteremiyor ve rezil, pespaye, seyircinin dimağını iğfal eden Amerikan filmlerini tercih ediyor. Çiğ balık yemekten sahte ve şeytani bir lezzet alan Japonları bazı tatların nezahetine ikna etmek pek kolay olmasa gerek. İyi veya kötü insan alıştırıldığını arıyor maalesef. Ancak materyalist zihniyetin dayatması olarak servis edilegelen bu sağlıksız ürünlere karşı kendimizi frenlemek; hazmı zor ama natürel ve temiz ürünlere yönelmek için kendimizi zorlamalıyız. Aksi takdirde standart olmaktan kurtulamayız.

‘Ne olursa olsun, yalnızca bir meta olarak tüketilmek istenmeyen her türlü sanatın amacı, hiç şüphesiz kendine ve çevresine, hayatın ve insan varlığının anlamını açıklamak, yani insanoğluna gezegenimizdeki varoluş sebebini ve amacını göstermek olmalıdır. Hatta belki de hiç açıklamaya bile kalkmadan onları bu soruyla karşı karşıya getirmelidir.

Çevremiz baştan çıkartıcı şeylerle dolu, basmakalıplıklar, önyargılar, genellemeler, bana yabancı, yapay düşünceler. ne de olsa bir sahneyi izleyicilerin alkışlarını alacak güzellikte ve etkileyicilikte çekmek çok daha kolay… O yolu bir seçmeye gör… Anında yok olursun.’

Bu düşünceler böylesi sanatçıların filmlerine neden ifrat derecesinde titizlendiklerini ve vicdani bir eylem olarak gördüklerini sarahaten ortaya koyuyor: Tüketmeye ve tüketilmeye direnmek. Tüketim kategorisine girmeyen çok az şeyimiz kaldı doğrusu.

‘Bilinçle yapılmış her sanat eseri derinlemesine bir kavrayış gerektirir. Çünkü kendi sanatının yasalarını bilmeyen bir kimse asla yaratıcı olamaz.’

Her yıl binlerce film çekiliyor; günümüzde yalnızca bir dilde yapılmış olanları bile arşivlemek imkânsız. Bu kemiyyet içinde sinema sanatının hassasiyetine sahip kaç tanecik hakiki eser seyredebiliyoruz dersiniz? Cevabı trajik.

Mühürlenmiş Zaman, sanatçının filmleri gibi yavaş yavaş hazmedilerek okunabilecek bir kitap. Tüketilmek için değil. Tadılacak daha çok öz barındırıyor.

Metnimizi, Asr suresinin tefsirinde ‘zaman’ın ehemmiyetine derin vukufiyeti sezilen merhum Muhammed Hamdi Yazır’ın Arapça olarak yazdığı beyti ile sona erdirmemiz isabetli olur zannederim:

‘Hayat bizi (kucağında) aldatıyor; hâlbuki ölümümüz onun göğsünden süt emiyor

İnsan nefes alışverişinin sesleri arasında yaşıyorum zannediyor, oysa ki (o sesler) kefenini dokuyan mekiklerin sesidir.’

1969’ta Sivas ‘ta doğdu. Liseyi Sivas İmam Hatip Lisesinde okudu. 1991 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. 1992-2009 yılları arasında kendi mezun olduğu Sivas İmam Hatip Lisesi’nde öğretmenlik yaptı. Bu esnada Arap Dili Belagati alanında "Hemze ve Hel istifham edatlarının Kur`an-ı Kerim'de nahiv ve belagat açısından kullanımı “ tezi ile yüksek lisansını, “Belağatta Talebi İnşa” tezi ile doktorasını tamamladı. 2009-2011 arası Kilis 7 Aralık Üniversitesi Doğu Dilleri ve Edebiyatları bölümünün kurucu başkanlığı ve öğretim üyeliği görevinde bulundu. Bu esnada Halep Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde misafir öğretim üyesi olarak Suriyeli öğrencilere Türkçe öğretti. 2011 yılında başladığı Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ndeki Arap Dili Belagati öğretim üyeliği görevi halen devam etmektedir. Özel ilgi alanları, dilbilim, edebiyat, sinemadır. Üniversite öğrenciliği yıllarında Birlik Vakfı Sinema Kulübü ve Marmara İlahiyat Fakültesi Edebiyat Sanat Kulübü yöneticiliklerini yaparak edebiyat, sinema, kültür, sanat alanında faaliyetlerde bulundu.  İslami bakış açısıyla sinema ve edebiyata dair yazıları Nida, Muştu, Sultan Şehir, Buruciye Edebiyat, Siyah Sanat ve Somuncu Baba dergilerinde yayınlandı. Bir kısmının yayın kurullarında yer aldı. Öğrencileri ile Sivas İmam Hatip Lisesinde Sessiz Çığlık isimli dergiyi, İlahiyat Fakültesinde Arapça-Türkçe Mim adlı gazeteyi çıkardı.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.