Bizimle İletişime Geçin

Sinema

Sinema Sanatının Özü: Zamanı Mühürlemek

Seyircinin üretmesine müsaade eden bir yapıya sahip olmalıdır filmsel anlatım. Eksiltmelerle, seyircinin verilen parçalar arasındaki boşluğu kendi doldurarak yeni bir bütün oluşturmasına imkân sağlanmalıdır. Aptal muamelesi görmeyen muhatap sanat eseriyle daha sıcak ve güçlü temas sağlayacaktır.

EKLENDİ

:

“Sanatın amacı daha çok, insanı ölüme hazırlamak; onu iç dünyasının en gizli köşesinden vurmaktır.”

Sinema sanatına itibar, derinlik ve zenginlik kazandırmış Rus yönetmen Andrey Tarkovski, henüz bir asırlık ömre sahip bu genç sanatın özü, sınırları ve ayırt edici özelliklerine dair tespitlerini muhtevi kıymetli kitabı Mühürlenmiş Zaman’da zikretmiş bu can alıcı tespiti.

Andrey, seyircisini rahatsız ve tedirgin eden, kafa konforunu, şablonlarını bozan, kurcalayan zorlu bir sinema sanatçısı. Sanatçıyı, ‘kendisine neredeyse bir mucize sonucu bahşedilmiş sayabileceğimiz yeteneğinin bedelini ödemek zorunda olan bir hizmetkar’ olarak tanımlayan bir ahlakçı.

Kitabının ve tabii filmlerinin maksadını iki kelime ile özetleyebiliriz zannederim: Hakikati arayış. Ve çilekeş yönetmen bu arayışını belki ilk bakışta tezat görünen bir malzeme ile filmsel malzeme ile anlatmaya mahkûm olmuş. Mahkûm olmuş diyorum çünkü Tarkovski sanatçılığın bir hobi olamayacağına ancak “içre ben”den üretmeye dair ruhsal bir tazyik söz konusu ise yani bir şeyler söylemek zorunda hissediliyorsa söz konusu olacağına inanıyor. Sinema sanatı için, “kendimi evimde gibi rahat hissettiğim mecra” tabirini kullanıyor.

Mühürlenmiş Zaman’daki ana konuları, sinema sanatını diğer sanatlardan, özellikle edebiyattan ayırt eden hususiyetler; film yönetirken karşılaştığı anlatım problemlerini çözme tecrübeleri ve genel olarak insanın ve sanatçının dünyadaki varlığının gerçek maksadını soruşturma şeklinde tasnif edebiliriz.

Bizi pratik tecrübelerden ziyade, bunların nihayetinde belirmiş olan nazari tespitler kendine çekiyor. Zira üzerinden yüz küsur sene geçmiş bu uğraşın sanat olmaklık bakımından mahiyet ve keyfiyeti hala tartışılmakta iken bu resmi netleştirmede mücevher kıymetinde yol işaretleri sunmakta bizlere.

Bu meyanda edebiyat, şiir, tiyatro ve sinema paslaşmaları ve ayrışmaları hakkında mesned olabilecek çerçeveler çiziyor. Sinemanın gerçekten müstear olmayan bir özle, müstakil bir sanat olmasının biricik ve tartışmasız delilleri olmayacak elbette Tarkovski’nin fikirleri. Sinemayı ve sanatçı duruşunu ciddiye almış, tarihinin mümtaz simaları ile birlikte tamamlayacak önümüzdeki resmi şüphesiz.

‘Genelde insan, yitirilmiş, kaçırılmış ya da henüz erişilememiş zaman yüzünden sinemaya gider. Seyirci aldığı bir sinema biletiyle kendi deneyimindeki gedikleri kapatmaya çalışır, yani bir anlamda ‘yitirilmiş’ bir zamanın peşini kovalar. Bu sayede, huzursuzluk ve iletişimsizlikle belirlenen çağdaş hayatın yarattığı o manevi boşluğu doldurmayı umar.’

Mühürlenmiş yani kayıt altına alınmış, dondurulmuş zaman. Usta yönetmen sinemayı edebiyat, tiyatro, resim gibi sanatlardan ayırt eden alametifarikanın, bu kabiliyetinde aranması gerektiğine bütün kalbiyle inanmaktadır.

Gerçekten de insanoğlunun her daim ukdesi olan “ele avuca sığmayan, kayıp giden ve tanımsız olan zamanı kayıt alına alabilmek, durdurmak, geriye alarak tekrarlayabilmek” görsel, biçimsel olarak ancak sinema ile mümkün olmuştur. Düşüncesini, bu icadın zamanlamasının, çalınmış ve kayıp zamanlar mağduru modern insanın yitiğini karanlık salonlarda beyazperdeye yansıyan “rüya”larda bulma ümidiyle parallellik arzettiğini zikrederek açmaya çalışır.

Andrey, diğer türlerde olduğu gibi sinema için de ‘düz bir çizgi doğrultusunda geliştirilmiş ve mantıklı bir sebep sonuç ilişkisine dayalı bir konuyla anlatımın’ şiddetle karşısındadır. Filmi kompoze ederken ‘alışılmamış şiirsel bağlantılar, şiirsel mantık belirleyici olmalıdır. Yahut insan düşüncesinin mantığını sergilemelidir.’ yönetmen. Zira kesilip biçilen, hesaba kitaba gelen bu fazlasıyla akli yapı sinemayı zenginlik vadeden bir potansiyelden mahrum bırakarak fakirleştirmektedir.

Seyircinin üretmesine müsaade eden bir yapıya sahip olmalıdır filmsel anlatım. Eksiltmelerle, seyircinin verilen parçalar arasındaki boşluğu kendi doldurarak yeni bir bütün oluşturmasına imkân sağlanmalıdır. Aptal muamelesi görmeyen muhatap sanat eseriyle daha sıcak ve güçlü temas sağlayacaktır.

Tarkovski, sıkça kullandığı “şiir ve şiirsel” kavramları ile edebiyatın bir türü olan şiiri kastetmez. Ona göre şiir, ‘bir dünya görüşü, insanlara bütün hayatı boyunca eşlik eden bir felsefe, hakikatle olan ilişkinin özel bir biçimidir.’

‘Uzunca bir süre birbirlerini mükemmel bir surette tamamladığı iddia edilen sinemayla edebiyat arasında gözle görülür bir ayrım yapılmasından’ hoşnuttur. Sinemanın ‘ilerleyen zaman içerisinde yalnızca edebiyattan değil resim, tiyatro gibi sanat dallarına ait özgün ilke ve özelliklerden ayıklanarak bağımsız hâle geleceğine de’ inanmaktadır. ‘Sinema ile edebiyat arasındaki ortak nokta, gerçekliğin sunduğu malzemeyi yoğurma ve yeniden düzenleme konusunda sanatçıların sahip olduğu eşsiz özgürlüktür. Sinema edebiyat gibi bir dile sahip değildir.’ ona göre. Zira dolaysız yansıtan bir araçtır.

Hâlbuki serde bir ifade, anlam varsa orada bir dil muhakkak mevcuttur. Sadece, nevi şahsına münhasır dilin sırları tam anlamıyla ortaya çıkacak yeterli zaman ve tecrübeye sahip olamamıştır henüz. Bu olduğu takdirde sinemanın belagat ve fesahatine ilişkin sağlam kaideler kazanılacaktır.

Bu minval üzere hasbihâl ederken edebiyat uyarlaması üzerinde de durur. Anlaşılan o ki Tarkovski, her edebi metnin filme çekilemeyeceğini; vaziyeti küçümseyenlerin cahil cesareti ile bu nevi işlere balıklama atladıklarını; sonuçta da sinema sanatının inceliklerini haiz derinlikten mahrum ama aynı zamanda göz boyayıcı bir malzeme yığını ortaya çıkardıklarını düşünmektedir.

Sinema ve televizyon dramasını işgal etmiş yönetmenimsilerin filmsel metin üretme kabızı olmalarından mütevellit sık sık edebiyat klasiklerini iğfal etme günahlarını bu çerçevede tahlil edebiliriz. Edebi bir öykü çoğu zaman bir film için ancak “iyi bir çıkış noktası” olabilir. Tetikleyici, ateşleyici bir unsur.

Sinemayı nevi şahsına münhasır bir sanat olarak icra eden sanatçılarda bu algılama hemen hemen ittifak edilen bir noktadır denebilir. Zira aynı yaklaşımı Mustafa Kutlu hikâyelerini ilham verici bulan Osman Sınav’da da gözlemlemiştim. Yönetmeni harekete geçiren bir ilk duygudur; ister edebi bir öyküden ister şahsen bir ilhamla olsun.

Gerçekten de birebir edebiyat uyarlaması inadında direnen filmlerin çoğunlukla sinema diline mahsus dokuyu ıskaladıklarına, hemen hemen edebiyattan müstear anlatım üsluplarını sadece ve sadece gümüşnitratlı selüloite resmettiklerine tanıklık ederiz.

Andrey’e göre bu, yıllarca tiyatro ve edebiyat konservesi işlevi gören sinema zenaatının kolay kolay temizlenemeyecek kemikleşmiş kötü alışkanlıklarının eseridir. Bu müzminlik hem sinema adamları hem de izleyenler için geçerlidir. Bu yüzden değil mi ki en iddialı mürekkep yalamışlarımız bile halis sinema diline sahip filmleri sonuna kadar izleme sabrını gösteremiyor ve rezil, pespaye, seyircinin dimağını iğfal eden Amerikan filmlerini tercih ediyor. Çiğ balık yemekten sahte ve şeytani bir lezzet alan Japonları bazı tatların nezahetine ikna etmek pek kolay olmasa gerek. İyi veya kötü insan alıştırıldığını arıyor maalesef. Ancak materyalist zihniyetin dayatması olarak servis edilegelen bu sağlıksız ürünlere karşı kendimizi frenlemek; hazmı zor ama natürel ve temiz ürünlere yönelmek için kendimizi zorlamalıyız. Aksi takdirde standart olmaktan kurtulamayız.

‘Ne olursa olsun, yalnızca bir meta olarak tüketilmek istenmeyen her türlü sanatın amacı, hiç şüphesiz kendine ve çevresine, hayatın ve insan varlığının anlamını açıklamak, yani insanoğluna gezegenimizdeki varoluş sebebini ve amacını göstermek olmalıdır. Hatta belki de hiç açıklamaya bile kalkmadan onları bu soruyla karşı karşıya getirmelidir.

Çevremiz baştan çıkartıcı şeylerle dolu, basmakalıplıklar, önyargılar, genellemeler, bana yabancı, yapay düşünceler. ne de olsa bir sahneyi izleyicilerin alkışlarını alacak güzellikte ve etkileyicilikte çekmek çok daha kolay… O yolu bir seçmeye gör… Anında yok olursun.’

Bu düşünceler böylesi sanatçıların filmlerine neden ifrat derecesinde titizlendiklerini ve vicdani bir eylem olarak gördüklerini sarahaten ortaya koyuyor: Tüketmeye ve tüketilmeye direnmek. Tüketim kategorisine girmeyen çok az şeyimiz kaldı doğrusu.

‘Bilinçle yapılmış her sanat eseri derinlemesine bir kavrayış gerektirir. Çünkü kendi sanatının yasalarını bilmeyen bir kimse asla yaratıcı olamaz.’

Her yıl binlerce film çekiliyor; günümüzde yalnızca bir dilde yapılmış olanları bile arşivlemek imkânsız. Bu kemiyyet içinde sinema sanatının hassasiyetine sahip kaç tanecik hakiki eser seyredebiliyoruz dersiniz? Cevabı trajik.

Mühürlenmiş Zaman, sanatçının filmleri gibi yavaş yavaş hazmedilerek okunabilecek bir kitap. Tüketilmek için değil. Tadılacak daha çok öz barındırıyor.

Metnimizi, Asr suresinin tefsirinde ‘zaman’ın ehemmiyetine derin vukufiyeti sezilen merhum Muhammed Hamdi Yazır’ın Arapça olarak yazdığı beyti ile sona erdirmemiz isabetli olur zannederim:

‘Hayat bizi (kucağında) aldatıyor; hâlbuki ölümümüz onun göğsünden süt emiyor

İnsan nefes alışverişinin sesleri arasında yaşıyorum zannediyor, oysa ki (o sesler) kefenini dokuyan mekiklerin sesidir.’

Okumaya Devam Et...

Sinema

Dersu Uzala Filmi Etrafında: Tekno-Kapital İnsan ve Doğadaki Doğal İnsanı Yeniden Düşünmek

Dersu Uzala’nın her şeyin ruhunun olduğunu söylemesi değil, anlamlandırma çabasıydı önemli olan. Anlama ve anlamlandırma en çok sade ve kendiliğinden gelen bir iç ses gibi pazarlıksız olunca harita ruhun haritasına dönüştü Arseniev karakterinde. Bu seyirci filmi seyredenlerdi aynı zamanda. Dönüşümü ateşleyen olaylar yaşantılar örgüsüne takılanlar patika yolda otoban aradılar. Kaybolanlar hissetti.

EKLENDİ

:

Çatışma içimizde başlar. Doğadan yalıtılmış ortamlardan doğaya yapılan her seyir başka bir psikolojik haraketliliğe sebep olabilir. Karşılaşma kaçınılmazdır. Düşünen bir zihin, hala duyarlılığını yitirmemiş her kalp için doğa ya tedavi edici olur ya da hastalıkları arttırıcı olur. Dersu Uzala gibi bir bilge ile karşılaşılmışsa bu çoğunlukla tedavi edici bir sürece dönüşebilir.  Tüm dünyayı hatta tüm evreni hesaplamak, haritalamak ve böylece her şeyi kendi tekno-kapital dünyamız için daha kullanılmaya elverişli hale getirmek isteyebiliriz. Fakat bunu ruhunun derinliklerinde doğanın ritmini metafizik gerilimiyle rezonansa girerek yaşayan biri değiştirebilir. İç doğanın dış doğaya verdiği anlamlar dışımızdaki dünyanın etkileşiminde yanlış bir yola sapmış olabilir. Dış dünya tamamiyle yapay, sentetik ve doğayla uyumsuz bir formata girmişse insanın iç dünyasınının oluşumunda parazit etkiler yapabilir. Hatta bu parazitler yıkıcı bir etki ile hastalığa dönüşebilir.

İnsan tahayyülünün beton bir çerçevede buzullaşıp metalleşmesi karşısında filmdeki eşsiz sahneleriyle ormanın içinde tüm yüklerinden fazlalıklarından arındırması Dersu Uzala filmini seyredilir kılmaya değer. Hangi dolayımlara dolanıp zihnimizdeki hangi şartlanmışlıklara takılıp kalmışsak da sürekli yanan bir mumun alevinde eriyip gidebilecek bir aysbergin hiçbir şansının da olmayacağını unutmamamız gerektiğini kanıtlar niteliktedir bu film. M. Haneke’nin buzullaşma üçlemesinin buzları da eriyebilir. Bu doğal sürekliliğe ne dayanabilir?

İnsan ruhunun otobana değil patika yollara daha uygun olduğunu belirten bilge mimar Turgut Cansever’i hatırladım film boyunca. Köşeli, düz ya da geometrik modern (çoğu zaman da bu modernleşmeyi de başaramamış) mimarinin içinden hayal perdemiz sinemanın ekranında yansıyan çelişkili ruh halimizi patikalaştırdı film. Bir otobana çıkıp son sürat beklentisi içine gimek yerine sahneyi durdurup  bir kenarda doğayı temaşa etmek isteği doğduğunda mumun alevi yandı. Seyirlik ne kaldıysa o bile yeterdi. Nerdeyse kendiliğinden yanan ışık gibi bir anafordu bu.

Dersu Uzala’nın her şeyin ruhunun olduğunu söylemesi değil, anlamlandırma çabasıydı önemli olan. Anlama ve anlamlandırma en çok sade ve kendiliğinden gelen bir iç ses gibi pazarlıksız olunca harita ruhun haritasına dönüştü Arseniev karakterinde. Bu seyirci filmi seyredenlerdi aynı zamanda. Dönüşümü ateşleyen olaylar yaşantılar örgüsüne takılanlar patika yolda otoban aradılar. Kaybolanlar hissetti.

Kurosawa, doğduğu ve yetiştiği nehrin suları kirlenince yumurtalarını bırakamayıp çaresizce uzak Sovyet nehirlerine yüzmek ve yumurtalarını buralara bırakmak zorunda kalan bir somon balığının durumuna benzetmiş ve üzüntüyle ”Japon somonunun doğal olarak yumurtalarını bir Japon nehrine bırakması gerekmez mi” diye sormuştur. Yönetmen Kurusowa yabancılaşmanın sıkıntısını Sibirya steplerindeki ormanlarda mı yıkamalıydı? Anlaşılan o ki başka çaresi de kalmamış gibi. Biz yaşadığımız tekno-kapital dönüşümü hangi sularda ve hangi ormanın patika yollarında temizleriz bilinmez. Fakat bir arınma yaşanacaksa doğadaki sadeliğe, beklentisizliğe ve pazarlıksız oluşa dönüşü de gerektirir. Zamanın mekanda kurduğu ritmik ve döngüsel akış tekno-kapital beyinlerin yaptıkları ile yer değiştirmişse artık insan ne kadar insan kalabilir? İnsan doğaya hâkim olmaya çalışmak yerine onunla var olmak deneyimini yaşadığında gözündeki ışığın onun kalbindeki taşlaşmayı durdurduğu söylenebilir. Dersu Uzala hayatını bir misafir olarak bir çocuğun gözlerinde de devam ettirebilir velhasıl. Bazı filmler tahayyülümüzde öyle yer eder ki bir deneyime dönüşür zihnimizde. Yaşamsal bir pratik olarak kendini tekrar ederek buzullaşmayı durduran bir mum alevi olarak belleğimizde yeniden üretilir. Bu film de o tür filmlerden. Saygı ve selamlarımla…

Okumaya Devam Et...

Sinema

Her Zaman, Her Yerde

Nuri Bilge Ceylan’ın TRT’nin katkısıyla çektiği Bir Zamanlar Anadolu’da, 2011 yılında vizyona girmiş. Senaryo, filme ilham veren özgün hikâyenin yazarı Ercan Kesal, Ebru Ceylan ve Nuri Bilge Ceylan tarafından kaleme alınmış. Film, Ercan Kesal’ın hekimliğinin ilk yıllarında tayin olduğu ve benzer olayların yaşadığı Kırıkkale’nin Keskin ilçesinde çekilmiş. Ercan Kesal, hikâyenin fikir aşamasından senaryo haline gelişini ve bütün adımlarıyla filme çekiliş sürecini Evvel Zaman isimli kitabında anlatıyor. Filmi ve bu kitabı birlikte değerlendirmek sinemaya derin ilgi duyan herkes için ders niteliğinde olacaktır. Kitapta en çok dikkatimi çeken bölümlerden biri de, senaristlerin filme isim aradıkları kısımlar oldu. Doğru ismi bulmak için gösterilen çabaya değmiş ve filme çok isabetli bir isim verilmiş.

EKLENDİ

:

Yazar: Rabia Kanpolat

Sanat, bazı boyutlarıyla kültürden kültüre farklılıklar gösterse de aynı düşünceyi evrensel olarak farklı alanlarda, farklı yollarla seslendirme imkânı da sunmaktadır. Sinema; edebiyat, müzik gibi pek çok sanattan beslenerek; görsel, yazınsal, işitsel  enstrümanları kullanarak toplumu zihinsel olarak inşa etmektedir.

 

Ali Ural, konuk olduğu Trt 2’de yayınlanan Edebiyat Söyleşileri programında “Bir kitabın okuru sayısınca nüshası vardır.” diyor. Bu cümleden yola çıkarak “Bir filmin izleyici sayısı kadar versiyonu vardır.” diyebiliriz. Film, bittikten sonra izleyici zihninde yeniden çekmeye başlıyorsa iyi bir iş çıkarmış ve muhatabına nüfuz etmiş demektir.

 

Bir Zamanlar Anadolu’da benim üzerimde tam da böyle bir etki uyandırdı ve uzun uzun düşünmemi sağladı. Film bittiğinde sıradan bir izleyici olarak zihnimde oluşan ilk cümle “Bu filmde kimse işini düzgün yapmıyor.” oldu. Sonra tek tek doktorun, savcının, komiserin ve diğer rollerin film akışı boyunca sergiledikleri tutumları, katil karakterine  yaklaşımlarını gözden geçirdim. Kurduğum bu ilk cümle iyice koyulaştı zihnimde. Yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgi gibi, görevle kişisel alan arasında da ince bir çizgi var. Bu çizgi aşıldığında toplu bir boş vermişlik çıkıyor ortaya ve bireylerin hikâyesi asıl meselenin önüne geçiyor. Filmde bu olgu; manda yoğurdunun lezzetinden, kuzu etinin güzelliğinden bahsedilen sahnelerle ön plana çıkarılıyor. Bagaja cesetle beraber koyulan kavun sahnesi ise her şeyi tek başına anlatmaya yetiyor.

 

Nuri Bilge Ceylan’ın TRT’nin katkısıyla çektiği Bir Zamanlar Anadolu’da, 2011 yılında vizyona girmiş. Senaryo, filme ilham veren özgün hikâyenin yazarı Ercan Kesal, Ebru Ceylan ve Nuri Bilge Ceylan tarafından kaleme alınmış. Film, Ercan Kesal’ın hekimliğinin ilk yıllarında tayin olduğu ve benzer olayların yaşadığı Kırıkkale’nin Keskin ilçesinde çekilmiş. Ercan Kesal, hikâyenin fikir aşamasından senaryo haline gelişini ve bütün adımlarıyla filme çekiliş sürecini Evvel Zaman isimli kitabında anlatıyor. Filmi ve bu kitabı birlikte değerlendirmek sinemaya derin ilgi duyan herkes için ders niteliğinde olacaktır. Kitapta en çok dikkatimi çeken bölümlerden biri de, senaristlerin filme isim aradıkları kısımlar oldu. Doğru ismi bulmak için gösterilen çabaya değmiş ve filme çok isabetli bir isim verilmiş.

 

Evvel Zaman’da Kesal’ın bazı sahneleri yazarken Kolombiyalı yazar Gabriel García Márquez’in 1982 Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan eseri Kırmızı Pazartesi’yi tekrar okumuş olduğunu belirtmesi beni hiç şaşırtmadı. Romanda özetle, namus meselesi yüzünden işlenmek istenen bir cinayet var, bunu herkesin biliyor ve susuyor olması anlatılıyor. Film, kitaptaki duyguyu izleyiciye geçirmekte çok başarılı olmuş. Bu ikili zihnimde Kanadalı yazar, şair, müzisyen Leonard Cohen’in Every Body Knows parçasının “Herkes biliyor, geminin su aldığını/Herkes biliyor, kaptanın yalan söylediğini/Herkeste bu buruk duygular…” sözleriyle birleşerek iyi bir üçlü haline geliyor.

 

Bir Zamanlar Anadolu’da’nın can alıcı kareleri otopsi sahnesinde göze çarpıyor. Teknisyen Şakir’in doktora “Size de bulaşmasın.” repliği son kareyle birlikte belleklerde kalmaya devam ediyor. Sanat, farklı zamanlardan, değişik coğrafyalardan, birbirinden ayrı yollarla bizlere “aynı” şeyi söylüyor.

Okumaya Devam Et...

Sinema

Karınca Evine Varınca

Bizi kendimize getiren yolları severiz” der İbrahim Tenekeci. Yol, muhayyilemezin önemli imgelerinden biri. Hayatın, kişinin serencamının, kemalat yolculuğunun, “olmanın”, mukim kalmayışın, tamahkâr olmadan sebat etmenin ifadesidir yol. Yol hikayeleri, tasavvuf edebiyatımızın da önemli temalarından birini oluşturur.

EKLENDİ

:

Bizi kendimize getiren yolları severiz” der İbrahim Tenekeci. Yol, muhayyilemezin önemli imgelerinden biri. Hayatın, kişinin serencamının, kemalat yolculuğunun, “olmanın”, mukim kalmayışın, tamahkâr olmadan sebat etmenin ifadesidir yol. Yol hikayeleri, tasavvuf edebiyatımızın da önemli temalarından birini oluşturur.

Salik yola çıktıktan sonra artık aynı kişi değildir menzile ister varsın ister varmasın…

Şemsi, hayatın rahle-i tedrisinden geçmiş; yollar boyu düşünmüş taşınmış ölçmüş, biçmiş, tartmış; kamyonunun içinde hayat yolculuğunun da seyrinde bir karakter. Uzun yol şoförü olan Şemsi, İstanbul’a nakliye yapmak üzere yola çıktığında kamyonunda bir kaçak yolcu fark eder. Ve yolculuk burada başlar. Kaçak yolcu Fidan’ın ve Şemsi’nin gençlik yıllarından bugüne kendiyle hesaplaşmasının yolculuğu…*

Şemsi, Fidan’ın tedirgin hali sebebiyle onu İstanbul’a götürmek konusunda tereddüt yaşar. Ve Yolların dili ile Fidan’a sorar:

Ters yola girmiş olabilir misin kızım?

Ters yola girince bütün trafik insanın üstüne üstüne gelir, bilesin”

Fidan aksini söylese de , Şemsi cevabından mutmain olmasa da “Gençliğin acı tecrübeler manzumesi” olduğunu bizatihi kendi hayatından bilir ve Fidan’ın kararına çok da müdahil olmaz.

Nedir Gençlik?,

Akılcılık, duygusallık, duygularda istikrarsızlık, kimlik arayışı benlik duygusu, bencillik, kendini yüceltme, aşağılık kompleksi, bağımsızlık arzusu, bağımlılık, isyankarlık, idealizm, hayal kırıklığı, cesaret , mahcubiyet, çekingenlik, tedirgenlik, huzursuzluk, maceraperestlik, kesin inançlılık, şüphecilik, bunalım, hırçınlık, kavgacılık, çabuk sevinme, çabuk üzülme, çabuk heyecanlanma, kararsızlık, güvensizlikler çağı…

Gençlik, karıncanın hâlinin temsilidir. Filmin yönetmeni Nazif TUNÇ Kuran-ı Kerimde tasvir edilen karıncanın bu tedirgin, kararsız, vehimli halinden mülhem bu filmi çekmeye karar verir. Filmdeki karıncamız bir canlı bomba adayıdır. Gençliğinin gel-gitli hallerini fırsat bilen bir terör örgütü tarafından, İstanbul’a canlı bomba eylemini gerçekleştirmek üzere davet edilmiştir. Bu eyleme ulvî amaçlar yüklenmiş, başta Fidan’ın ölen ablası olmak üzere hak sahiplerinin haklarının yerini bulacağına, yolunda gitmeyen düzenin değiştirilebileceği ümidine inandırılmıştır.

Şemsi, Fidan’ı emniyet içerisinde İstanbul’a götürerek bir iyilik yapacağını düşünür fakat bilmeden bir kötülüğe aracılık eder. Hatasını telafi edebilmek için tekrar yollara düşer. Bayezid-i Bistami Hazretleri’nin, Hemedan’dan aldığı hardal tohumuna birkaç karıncanın karışarak Bistâm’a geldiğini görünce karıncaları Hemedan’a götürüp eski yerine, evlerine geri bıraktığı gibi,

Karınca benimle geldi, benimle gidecek” diyerek kendi canını da ortaya koyduğu bir yolculuğa başlar.

Bu noktadan itibaren Şemsi’nin gençliğinden başlayarak kendi vicdan hesaplaşmasını da izleriz. Gençliğinde 80’li yılların sol örgütlerinde yer almış, bedelini ödemiş, sevdikleriyle ve dostlarıyla yollarını ayırmış, yalnızlaşmış bir karakterdir Şemsi. Fidan’ı bulmak için eskiden yoldaşlık yaptığı dostlarının kapısını çalar. He*r bir dostu Türkiye’nin farklı bir orta yaş tipolojisinin temsilidir. Hararetli gençlik döneminde birbirine yoldaşlık yapmış, ardından kendi yolculuklarına ayrı menziller seçmiş kimselerdir bunlar.

Ama benzer kanaati paylaşırlar: Zamane örgütleri onların gençlik yıllarındakilere benzememektedir. Fikriyatı, kavramları, idealleri mesnetsiz, köksüz, amaçsız; fiiliyatları acımasız ve çok yıkıcıdır.

Şemsi’nin kendi yolculuğunda vardığı nokta vicdanın, adaletin, vatanseverliğin, hür bir kalbin, derin köklerden gelen bir bilgeliğin karar kıldığı bir noktadır. Ruhunun karar kıldığı bu yer karıncanın da ait olduğu Hamedan şehrinin bir temsilidir.

Şemsi, “Karıncayı” da alıp yurduna dönebilecek midir?

2020 Önder Yılın Sinema Ödülü

Pandemi sebebiyle vizyona giremeyen film izleyicisi ile buluşmayı bekliyor. Filmin başrol oyuncusu Halit KARAATA 8. Antakya Film Festivalinde en iyi erkek oyuncu ödülüne layık görüldü. Karaata, “Bir hayat tecrübesini” hâl diline dökerek oldukça başarılı bir şekilde Şemsi karakterine hayat veriyor. Ama Fidan’ı eski dostuyla kurtardığı sahnede polis de olsa, “Kahraman ne kaybederdi kahramanlığından?” diyerek küçük bir eleştiride bulunmak isteriz.

5. Önder Kültür Sanat ödüllerinde yılın Sinema Filmi ödülünü alan Nazif TUNÇ imzalı “Karınca”ya kendi yolculuğunda başarılar diliyoruz.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar